Çizgi Dışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çizgi Dışı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 May 2010

Deniz'ler ve Onat Kutlar'ın Bir Şiiri...



Bugün Cumhuriyet gazatesinde yayımlandı Onat Kutlar'ın şiiri.Bilindiği gibi idam kararına karşı düzenlenen çalışmalarda hep en önde yer almıştı bu usta şair ve öykücü.Deniz'ler asıldıktan sonra yazmış bu şiiri ancak ne hikmetse kaybetmiş,daha önce de hiç çoğaltmadığından şiir yok olmuş.Yalnız bir arkadaşına vermiş vakti zamanında çoğaltsın diye(Mete Akalın),arkadaşı da eliyle bir kopyasını kendine ayırıp Kutlar'a geri vermiş şiirini.Tesadüf o ki,kısa zaman sonra arkadaşı da şiiri kaybetmiş ve Onat Kutlar'ın şiir kitaplarının hiçbirinde kendine yer bulamamış bu ağıt.

Yıllar sonra,kuytuda köşede bekleyen bir kitabın içinde bulmuş bu şiiri Mete Akalın ve Cumhuriyet Gazetesi de 6 Mayıs 1972'nin anısına 6. sayfada yer vermiş Kutlar'ın şiirine.İşte o şiirin 3. ve 4. kısımları:

3.

Üzülme baba,nerdeyse çıkar
Şimdi dağlardan
Gelir serin bir esinti terini siler
Okşar derisini kanı temizler
Biz o rüzgarı biliriz
Rüzgara parmaklık konur mu?

Kahırlanma baba demir kapılar
Ardından iki türkü şimdi erişir
Biri köpekler üstüne biri aslanlar
Yüzünden sular gibi geçer ölü oğlunun
Biz o türküleri tanırız
Doldurur gökyüzünü,toprağa yeter
Türküye kurşun sıkılır mı?

Unutma baba onun arkadaşları var
Çatlamış nar gibi mayıs ayında
Yazları ürperen zeytin dalları
Altın eylül ağaçları gibi genç kızlar
Alnını çiçeklerle donatırlar
Çiçeksiz düğüne gidilir mi?

Unutma baba onun arkadaşları var
Seyrek ağaçlı korularından yoksulluğun
Ve uçsuz bozkırlardan koşarak
Ölüme açılan yiğit çocuklar
Yaşamanın savaşçısı çocuklar
Tez ulaştırırlar onu güneşe
Kentlerin kanalına dolar balçığı
Güneş balçıkla sıvanır mı?

Hatırlar mısın baba,ninem anlatırdı
Serin yaz sabahlarında Sivas'ın
Soğüt dallarında bir ak güvercin
Açarmış eski kitabın sayfalarını
Okuu okuuu...dermiş ağzında can dili
Denizi geçen Yusuf'un sayfalarını
Hüseyin'in Battal Gazi'nin sayfalarını
Her birine Simav'dan bir zeytin dalı
Koysak bir gün okuyan olur mu?

4.

Baba Hıdır İlyas kıssadan hisse söyledi
Darağacına tahta veren çınar bir gün anlar
Bayrağı taşıyan düşerse onu taşırlar
Son yoksul çocuğun yüzü gülünceye kadar.


Son olarak şiir,Deniz'ler için yazılanlar arasında en son ortaya çıkan olduğu için mi yoksa benim bir öykücü olarak ayrı sempati duyduğum Onat Kutlar tarafından yazıldığı için midir bilmiyorum,bu devrimcilerin ardından yazılan şiirler arasında en çok hoşuma giden şiirlerden biri oldu.

27 Nis 2010

Oliver Bierhoff ve Ümit Karan




1996 yazı ömrümün en unutulmaz yazlarından biriydi.Koskoca bir yazı Sarımsaklı'da geçirmiştim ve artık yaşım itibariyle mahalle maçlarına da alınır olmuştum.Hatta bir maç için evden çağırdıkları anlar bile oluyordu.İşte o anlarda çocuk aklımla,ömrümün en mutlu,en gururlu dakikalarını yaşıyordum.Maça çağrılan kişi olmanın gururu,benim için Nobel alan bir fizikçinin yaşadığı gururdan daha büyüktü...O yaşlarda,taş toprak demeden atlayan bir kaleci,dizi daima kanlı bir defans oyuncusu ya da hırçın bir forvet olmanın hiç bir getirisi yoktu fakat dünyada sizin de olduğunuzu,top rakip kaleye doğru hareket ederken,sizin de dönen topla birlikte evrildiğiniz,değiştiğiniz hissini yaşıyordunuz ki sizi temin ederim-futbol oynayanlar bilir- o his hiç bir maddi değerle ölçülemeyecek kadar büyüktür.

İşte öyle bir yazdı Bierhoff'u bana sevdiren.Almanya'dan kuzenim gelmişti.Bizden 10 yaş kadar büyüktü.Tam gençlik çağlarındaydı yani.Evin içindeya da sokakta,abim ve diğer kuzenlerimle birlikte top oynardık ama hiç birimiz Hakan Şükür ya da Romario,Bebeto değildik.Birmiz Ziege,birimiz Müller,birimiz Sammer,birimiz de Klinsman olurdu söz gelimi.Yalnız her bir oyunda yerine geçtiğimiz isimler değişirdi.İşte ben bu yüzden hep o turun bitmesini isterdim.Bierhoff olabilmek için...

Televizyondan izlemiştim Euro 96 finalini.O zaman Bierhoff olmaya karar vermiştim.Çek Cumhuriyeti karşılaşmayı 1-0 önde götürüyordu ve 68. dakikada oyuna giren Bierhoff,attığı iki golle kupayı Almanya'ya getiriyordu.O gollere öylesine vurulmuştum ki artık her oyunda Bierhoff bendim.Küçücük aklım,öylesine yükselip,havada asılı kalıp,kafasıyla topu ağlara gönderebilmesini çözemiyordu.Bu işte bir iş vardı.Demek bunu ancak Bierhoff yapabiliyordu...Ne Romario,ne Klinsmann ne de Stoichkov...Benim yıldızım Bierhoff idi.Çünkü kimse onun kadar yükseğe zıplayıp,onun kadar güzel kafa vuruşları yapamıyordu.Tabii bu kafa vuruşlarını,zihnimde ilahi bir figürün arşa çıkması gibi resmetmemin ardındaki en büyük sebep benden 10 yaş kadar büyük "Almancı" kuzenimin dönüp dolaşıp bu golleri bana anlatmasıydı.Öyle ki,artık arkadaşlarıma Bierhoff'un izlemediğim gollerini anlatırken buluyordum kendimi.

Buna benzer bir şekilde sevdim Ümit Karan'ı da...Aynı kuzenim,bu sefer biz Almanya'da onun yanındayken,artık abimle bana Bierhoff'u değil de Ümit Karan'ı anlatıyordu...Almancıymış,tıpkı Bierhoff gibi kafa vuruşları varmış,koyu Galatasaraylı'ymış,Neo-Nazilere karşı çok dövüşmüş(kuzenim bunu da anlatıyordu.),öyle inanmışçasına anlatıyordu ki kafamda ikinci bir Bierhof resmi oluşmuştu bile.Türkiye'ye döndükten sonra,onu Gençlerbirliği formasıyla izledim ve yaşadıklarımın,duydukalarımın etkisinde de kalmış olacağım ki onu biraz Bierhoff'a,biraz kuzenime ve nasıl olduysa biraz da kendime benzetmiştim.Daha doğrusu,Ümit'i izledikçe Bierhoff'u taklit ettiğim dönemlerin kokusunu alıyordum ve zamanında Bierhoff olabildiğime göre şimdi de Ümit oluyordum.

Son defa aynı duyguyu dün akşam oynanan Eskişehir-Trabzon maçında tattım.Aslında maç boyunca Şenol Güneş'in takımını destekliyordum ne var ki,top Ümit'in ayağına her geldiğinde kendi ayağımın sanki Ümit'in ayağıymışçasına hareket ettiğinie,bir anlamda seyirdiğine tanık oluyordum.Nihayet son dakikadaki o enfes kafa golü geldi.İşte o an babama sarılırken,aynı anda,Ümit'in Galatasaray'a geldiği ilk gün sanki biz Galatasaray'a gitmişiz gibi sevindiğimiz abim,Ziege'nin Bierhoff'a açtığı ortayı ve Bierhoff'un o doğa üstü sıçrayışını dakikalarca anlatan,bizlere taklit ettiren kuzenim ve tabii ki çocukluk kahramanım Bierhoff'un ta kendisi olduğumu hissettim.

Çocukluk kimi anıların en saf haliyle korunduğu,saklandığı bir dönemin adı ise,ben çocukluğumda en çok Bierhoff ve ardından Ümit Karan'ı sevmiştim.Ve hala bu iki isim kadar güzel kafa vurabilen bir başka futbolcuya daha rastlamadığıma yemin edebilirim.


18 Nis 2010

Popülizm ve Açılım

Mesele Kürt açılımına ya da doğrudan Kürtlerin "haklarına" karşı olmak meselesi değil,aksine tutarlı olduğumuz ölçüde destekleriz de.Ancak asıl mesele belki de gözden kaçan toplantıların,buluşmaların altında yatan "popülist zihniyettir".Demokrat Parti'nin,Ecevit CHP'sinin popülizmi üzerine sadece İletişim Yayınları tarafından basılan yüzlerce makale,onlarca kitap var belki de.Peki böylesi örnekler mevcutken nasıl olur da bu popülizm görülmez? Nasıl olur da görmezden gelinir? Demek ki,iki sihirli söze kananlar var.Tartışmanın içine girmek istemiyorum.Muhakkak değerli insanlar da kendi bildiklerini söylemek,inandıkları şeyler uğruna somut bir şeyler yapabilmek için katılmışlardır.İnanıyorum.Ancak en çok hatırlanması gereken sanatın,edebiyatın ya da başlı başına yazmak eyleminin kendisinin "muhalif" bir uğraş olduğudur.Konuyu yeri gelir,vaktimi olursa,ilerde elimden geldiğince ayrıntısıyla ele almaya çalışacağım.Yalnız şimdilik kısaca “Acı çeken bir halkın toplantısını ballı börekli saraylarda yaparsan böyle popülist bir toplantıya katılmam”(Kadir İnanır) anlayışının insanlığımıza en yakışır anlayış olduğunu savunuyorum.

Ayrıca yaklaşık 80 davetli yazardan 3-5'inin toplantıya(bakın açılıma veya Kürt sorununun çözümü yolunda atılacak adımlara demiyorum) inanmadıkları gerekçesiyle katılmayacaklarını belirtmesi edebiyat dünyamızın bağımsızlığını,samimiyetini tartışmaya açmıştır.Ötesini düşünmek istemiyorum,bir yazarın siyasal iktidarla,otoriteyle el sıkışması,çay içmesi,oturup dertleşmesi pek hayırlı bir iş değildir.

8 Nis 2010

Şampiyonlar Ligi'nin Öğrettiği...


Şampiyonlar Ligi'nde son bir kaç haftadır izlediğimiz futbol sayesinde, pek Süper Ligimiz'de oynanan, daha doğrusu oynanmaya çalışılan, 90 dakikanın sonunda bırakın Almanları, neredeyse ilahi bir performans sergileyen, buna karşın doğası gereği yenmek-yenilmek nedir bilmeyen "kas"ların ya da özünde iyi mücadele edenin kazanmasıyla ya da maçın centilmence geçmesi dileğiyle hiç bir ilgisi olmayan, yalnızca kazanmayı isteyen "ruh"ların dahi kazanamadığı top oyununun(adına futbol denirse!), aslında hakettiğimiz oyun felsefesi olduğunu bir kez daha gördük. Öyle ya, her türlü toplumsal, siyasal olayda kaostan beslenen bir ülkenin futbolcularının da doğabilecek her türlü kaostan medet ummasından daha doğal bir şey olamaz herhalde. Yoksa henüz geçtiğimiz Pazartesi tanık olduğumuz, Barış Özbek'in "kasti" tekmesinin kaos yaratma isteğinden başka bir açıklaması olabilir mi? Sorun kuşkusuz toptan bir zihniyet sorunudur.Peki Vassel'inden Sapara'sına, Tigana'sından Del Bosque'sine onca "profesyonel"in görev yaptığı ülkemizde söz konusu zihniyet devriminin gerçekleşmemesini nasıl yorumlayabiliriz? Oysa ülkemizin genel tercihidir, "tepeden inmeci" modernleşme. Pekala futbolda zihniyet değişimi de bu sayede gerçekleşebilirdi. Ama her zaman öyle kolay olmuyor tabii. Eleştirdiğimiz Cumhuriyet modernleşmesinin bile köklerinin Tanzimat'a kadar uzandığını biliyoruz. Öyleyse,Gökçek familyasının, "tepeden inmeci", Lemerre'li, Geremi'li, Vassel'li girişimleri ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin taratftarsız bir kulüp yaratıp , ülkeyi Avrupa'da temsil etme noktasına kadar getirme amaçları ne yazık ki nafiledir.

Amacım "beylik" laflar etmek değil. Ancak tek işi futbol oynamak olan, profesyonel bir futbolcunun sözleşme imzaladığı kulübü 24 saat geçmeden terk ettiği bir ülkeden bahsediyoruz.Dolayısıyla, takımının, top salt kendi takımındayken değil karşı takımın ayağına geçtiğinde de nasıl pozisyon alacağına kafa yoran futbol adamlarının karşı karşıya geldiği arenalardaki randevular, biz izleyicilerin sözü geçen icra edicileri sanki başka bir gezegenden gelmiş gibi görmemize sebep oluyor. Oyuncularının eğitiminde bilgisayardan yani istatistiki verilerden faydalanan bir teknik adamı, öteki "golü bilgisayarlar değil,futbolcular atar" diyerek küçümsemeye çalışıyor. Üstelik bu söylediğine inanıyor da. Şampiyonlar Ligi'nin öğrettiklerinin önemi de burada ortaya çıkıyor : salt oyun oynama niyetinin ötesinde, oynadığı oyuna bir isim vermek, onu biçimlendirmek, zaman içinde kendi tarzını oluşturmak gibi sanatsal kaygılar öne çıkıyor. Hangi işi yaparsanız yapın, yaptığınız işi güzel kılan da budur zaten. Ona kendinizden bir şeyler katabilmek ,ona şekil vermek, gerektiğinde üzerine imzanızı atabilmek...Hepsinin dışında, tek isteğim, ülkemin futbolunda da bir kanat akınını bir yanılsamayı izlercesine büyüyle, ardındaki gizemi çözmeye çalışarak izleyebilmektir.

6 Nis 2010

Zeki Demirkubuz ve Ahlak

Zekâyı, manipülasyon ve kötülükle özdeşleştiriyor gibisiniz sürekli...

"Evet, tabii. Bu benim hayatımda, daha gençken sezdiğim, sonra anlamlandırdığım bir şey. Entelektüellerle, aydınlarla, akıllı insanlarla aramda hep bir mesafe olmuştur. Benim onlardan hoşlanmamam, onların benden nefret etmesi için de hep bir vesile olmuştur bu. Ahlaktan bağımsız akıl, dünyanın en tehlikeli ve aşağılık şeyidir. Bu yüzden, ahlaki olarak sorumluluklarını almayan bir zekâya ya da akla asla inanmam. Yaradılış itibariyle, doğa itibariyle, kötülüğün, karanlığın kaynağı herkeste mevcuttur. Sadece, ahlak dediğimiz şeyin, bunu dışarıya yansıtırken neyi öne çıkaracağımız iradesini belirleyen şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden, elbette ahlaka bu kadar vurgu yapan biriyim. Bunların hiçbirinden bihaber olmadığım gibi, zekâ yüzünden, bütün bu kötülüklerin, bütün bu aşağılık yanların hepsi potansiyel olarak bende, belki birçok insana göre fazla fazla mevcut. Ama irademi, ahlaklı yanımı kullanmaya çalışarak bunlara engel olmaya çalışıyorum."

"Altyazı" dergisinden aynen alınmıştır.Üstüne laf edip zihinleri kurcalamanın bir anlamı yok.Zaten her şey tüm berraklığıyla ortada duruyor...

12 Mar 2010

Bi' Zahmet...


Bir gün içinde Cho Grey'in enfes Ramos postunu,Stalker'de aynı derecede güzel olan,Alp'in yazısını ve dönüp Aceto'nun çok değerli "Peki Sen Kimsin" adlı baş ucu eserini okuyunca,dayanamadım ve bir kaç satırda ben karalamak istedim bu konularda.


Öncelikle,Aceto'nun o "kutsal" yazısındaki düşüncelere sahip çıkanların bilmesi gereken şudur:bir görüş ve o görüşün uzantısında bağlılık hissedilen semboller veya fikirler eleştirilirken bir başka ezberin içine düşülmemesi gerekir.Yani,eğer son yıllarda futbola kendi halince "sol"dan bakmaya çalışan bir grup insan varsa -ki allahtan var,yoksa halimiz ne olurdu düşünemiyorum.-ve sen bu insanların bağlı oldukları sembolleri,takımları,klişelerini eleştirirken,"aslında futbol sadece futbol'dur." dersen,sözünü ettiğin kişileri Guardian okuduğu için eleştirip,kendi yazdıklarına,dediklerine bakmadan her hafta AS'ın,Marca'nın manşetlerini çeviriyorsan,üstelik bu işten para kazanıyorsan,yaptığın iş eleştiri değildir,yazdığın yazı da klasik,sol karşıtı,bayağı söylemlerden başka bir şey içermiyor demektir.Hemen burada,senin eleştirdiğin Guardian'ın mevcut koşullar altında okunabilecek en eli ayağı düzgün gazete olduğunu da belirtelim.Yoksa senin Marca'n mesela İngiltere'de olsa olsa "The Sun" olabilir ki ufkumuz,insanlık onurumuz için hiç yararlı bir kaynak olmadığı açıktır.Yani sen aklınca ezber bozarken,bir başka ezberin tam ortasına düşüyorsun.Sana kalsa Simon Kuper okumayalım,Tanıl Bora okumayalım da Kemal Belgin'i mi okuyalım?Barcelona'yı tutmayalım da Lazio'yu mu tutalım?Bunlar mıdır,bizleri özgürleştirecek seçimler?


Bu ülkede onca yıldır hangi solcuyu kulak verip 5 dakika dinlediniz de onun seçimlerine klişe yaftası yapıştırıyorsunuz.Tamam,Aykut Kocaman'ı sevmeyelim,Ersun Yanal'ı da...Peki sonra ne olcak?Yıllardır bu iki isim dışında Türk futbolunda farklı cümleler kurabilen bir başka isim mi var sanki?Peki sen göster,madem biz bir ezber yaratmışız,sen boz.Bahsedilen isimler dışında farklı değil,yeni bir söz söyleyebilen bir tane figür göster,biz de seni dinleyelim.Bir "ötekileştirme" almış başını gidiyor.Evet İtalya'da Livorno'yu,İngiltere'de Liverpool'u,Almanya'da St.Pauli'yi destekliyorum.Çünkü,kulağımıza egemen ideolojilerin,hakim görüşlerin dışında farklı bir şey söylendiği mecralar bunlardır.Bütün bir halkı,"PKK dışarı" diye bağırarak yok saymak,dışlamak,ötekileştirmek bizlere uymuyorsa ve bu bir ezber olmuşsa,varsın olsun.Yatar kalkar bu ezberi tekrar ederiz.Onun dışında,tıpkı Stalker'de de yazdığı gibi kimi destekleyeceğimize bırakın biz karar verelim.Biliyoruz,"sansür" geçmişinize dair en anlamlı sözcüklerdendir.Yine de,bir zahmet izin verin,biz dört bir yanımız endüstriyel futbolla çevrili olsa da bir liman kentinin takımını,sol görüşlü olmadığı halde destekleyebilelim.


22 Oca 2010

Ruhundan Tramvay Geçen Adam


Ferhan Şensoy'un son oyunu...Prömiyeri 14 Ocak'ta yapıldı.17'sinde,sanıyorum ikinci gösteriminde izleme fırsatı buldum.Ferhan Şensoy'un son oyunu ve "İçinden Tramvay Geçen Şarkı" nın kahramanı Karl Valentin'in maceralarına devam etmesi gibi,oyunu rahatlıkla izlenebilir kılan etmenlere rağmen salonun neredeyse yarısının boş olması düşündürücüydü.Onun dışında her şey gayet iyiydi.

Kısaca gözüme takılanları paylaşacağım çünkü iyi bir oyun izleyicisi olmadığımdan nasıl bir eleştiri yazabileceğim konusunda herhangi bir fikrim yok.Belli tiyatroların oyunlarını fırsat buldukça takip etmeye çalışıyorum o kadar.Paşa gönül kriterlerine göre oyunu ilgi çekici yapan detaylar ise kısaca şunlardı:Öncelikle,oyunun akışında yer yer bir film izler gibi bulabiliyorsunuz kendinizi.Bunda Şensoy'un kurgusunun çok başarılı olmasının ve iyi yazılmış senaryosunun büyük etkisi oluyor.Ayrıca Grup Gündoğarken'in yumuşak ve içli şarkıları da sizi çabucak oyunun içine çekebiliyor ve sahne sanatlarının iyi kullanılmış müziklerle tamamen farklı bir kimliğe bürünebileceğini görebiliyorsunuz.Herşeyin ötesinde,Ali Çatalbaş ve Ferhan Şensoy'un oyunculukları yine çok farklı bir yerde duruyor.Şensoy hakkında zaten bir söz edemeyiz ama Ali Çatalbaş'ı da bir kere dahi "vasat" bir performans sergilerken izlediğimi hatırlamıyorum.

Bol esprili,ince ince örülmüş mizahi kurgusuyla ve harika anlatımıyla hem kulağımızın pasını siliyor hem de içimizde bir hoşluk bırakıyor Ruhundan Tramvay Geçen Adam.Bu arada hala Karl Valentin hakkında bilgisi olmayan biri varsa Karl Valentin ismini google'ye yazması yeterli olacaktır.Yazıyı spekülatif bir iddia ile bitiriyorum:Ferhan Şensoy şu an Türkiye'nin en iyi tiyatro icra edicisidir.Bu yargıya varılırken Şensoy'un yıllardır bitmeyen çalışma aşkı,hemen her sene hepsi belli bir standartın üstünde oyun yazabiliyor oluşu,bir tiyatrocuda olmazsa olmazı konumundaki mizah yeteneği ve Türk Tiyatrosu'nda Ortaoyuncular adlı bir ekol oluşturabilmesi gibi gerçekler göz önüne alınmıştır.


NOT:Prömiyere Şensoy'un daha sonra Pardon adıyla sinemaya da uyarladığı "Çok Tuhaf Soruşturma" adlı oyununda rol alan Tuncel Kurtiz,ustasına duyduğu derin saygıyı her fırsatta dile getiren Vedat Özdemiroğlu ve İlhan Şeşen katılmışlar.

23 Ara 2009

Olmadı mı? Bi Daha!...


Güiza'nın son haftalardaki başarılı formundan sonra,bir kısım "yorumcu" çok değil daha iki hafta öncesine kadar söylediklerine aldırış etmeyip makarayı geri sarmaya başladı.Aslında leblebi gibi gol atarmış ama Fenerbahçe'nin hücum oyuncuları ancak anlayabilmiş Güiza ile nasıl oynanacağını falan filan...Bunlar işin hikaye kısmı,zaten bu tip isimlerin hikayelerden,yaşanmışlıklardan başka anlatabilecekleri bir tek satır yoktur.Kimilerinin ana dilini düzgünce kullanabilme yetisi dahi sanki çok olağan dışı bir durummuş gibi övülür olmuştur.Böylelerinin kapladığı köşelerden futbol tabii ki çıkar ama bir birini takip eden herhangi bir düşünce dizininin,siteminin çıkması mümkün değildir.Tutarlılık nedir bilmemeleri de bundandır.

Neyse,yeni yıla aynı kadroyla gireceğimize kesin gözüyle bakabiliriz.İşin ilginç kısmı bizim bile kendileri hakkında kaygı duyduğumuz aşikarken,onların kendilerini geliştirmek,bir gün olsun bir tek farklı kelime etmek gibi ufak kaygılardan dahi yoksun olduğunu görüyoruz.İnsan geleceği hakkında,beşeri sermayesine katkıda bulunmak adına en ufak bir kaygı taşımıyorsa yaşayamaz.Onlar hala nasıl yaşıyorlar aklım almıyor.

Arsene Wenger ekonomi,Pep Guardiola hukuk eğitimi almış olsa ne olur?Etiket olur.O yüzden Yılmaz Vural dağı,taşı dolaşıp Almanya'da eğitim aldığını söylüyor.Hangisi para ediyorsa ondan var...Yerliyse yerli,görgüyse görgü...Eğitim başka bir mevzu ancak asıl mesele insanın niyetindedir.Güzel bir şey yapmaya hevesli bir insanın kudreti başka kimsede yoktur.Eğer bir teknik adamın üçüncü sınıf motivasyon yöntemlerinden,basit kavgalardan,polemiklerden,basmakalıp sistemlerden başka futbola değil,takımına değil bir öğrencisine dahi bu saydıklarımdan başka katabileceği bir şey varsa,o ihtiyacı olan puanı almak için bir stratejisi varsa hiç şüphesiz söylüyorum o antrenör iyi bir antrenördür.

Mustafa Denizli sezon başında eleştiriliyordu,ardından gelen yenilmezlik serisinden sonra adına övgüler düzülmeye başlandı ve bugün yeniden eleştiriliyor.Türkiye'nin futbol tarihinde karalama amaçlı eleştiri,o takımın puan tablosundaki yeri ile pozitif bir ilişki içerisindedir.Aksini ne gördüm,ne duydum.Zaten ülkede de,herkes her zaman haklıdır.Henüz bir tartışmadan haksız çıkanı görmedim.O yüzden Güiza gol atsa da atmasa da bu ülkenin bir numaralı yorumcusu bellidir.Nasıl olsa o söylemiştir önceden.Söylemediğimiz bir şey kalmayınca haliyle söylediklerimizden biri doğru çıkar.Yeni yılda bir eksik söylemeleri dileğiyle...

20 Kas 2009

Galip İrlanda'yı Anlatmak


Kimi Fransız kültürüne derin bir sempati besler,hayranlık duyar...Kimi İspanyol kültürüne...Fakat her ne hikmetse,kültürüne,yaşam tarzına,müziğine ve hatta edebiyatına sempati duyulan ülke sayısı bir elin parmaklarını geçmez.Yani,kimi seveceğimiz,kimin kültürüne sempati duyabileceğimizin bile tam olarak elimizde olmadığını söyleyebiliriz.Tabii,kimsenin istediğini sevmesine,istediğine öykünmesine karşı sözümüz olamaz.Bütün bunların yanında ben,hüzünlü ve naif bir İrlanda baladını veya kıyıda köşede kalmış,yemyeşil ve sisli çayırlarından yükselen İrlanda tarihini ne Fransa'ya ne de İngiltere'ye değişebilirim.Dolayısıyla bu yazının ""galip" gelmiş bir İrlanda yazısı" yazamamanın verdiği usançla yazıldığını ve kesinlikle "yanlı" bir yazı olduğunu belirtmem gerekir.

Bu satırların yazarı daha önce Robbie Keane'i de kendini yerlere bırakırken,hakemi aldatmaya yönelik hareketler yaparken gördü.Dolayısıyla,Henry'nin yaptığını çok görmüyorum.Herkesden "Fowler" olmasını beklemek saçma olurdu.Fakat bu,gene de Henry'nin "ben hakem değilim,bana ne" türünden vızıldamalarının hoşuma gittiği anlamına gelmiyor.Hatta yaptığı açıklamadan iğrendiğimi itiraf etmeliyim.Hayat bu,yüz yıllarca hor görülen,hatta görülmeyen,yok sayılan bir ırkın evladı fırsatını buluyor ve kendisine yıllar önce yapılanın aynısını bir diğerine yapıyor,haksız bir golle karşı tarafı cezalandırıyordu.Üstelik bundan sonra üzgün olduğunu söyleyemiyecek kadar da pişkince konuşuyordu.Evet artık önümüzdeki tablo gayet net ve açıktır:Fransa'nın "zencileri" artık "beyazlaşma" yoluna girmişlerdir.Buna karşılık İrlanda'nın ve kimi benzer ülkelerin de şerefli mağlubiyetleri,yüz yıllarca anlatılacak direkten dönen topları,kaçan fırsatları ve bunun paralelinde oluşan makus talihi bir türlü son bul(a)mamaktadır.Play-off'larda Given her türlü ayrımcılığa,haksızlığa maruz kalmış bir zenci,Gallas ise sadece sonuç odaklı,en ufak bir estetik kaygı gütmeyen ve bir anlamda da Batı dünyasının siyasi düşünce tarihine tahmin edemeyeceğimiz çabuklukta entegre olmayı başarmış bir figür olarak önümüze çıkıyordu.

Yıllar sonra "galip bir İrlanda yazısı" yazmaya bu kadar yaklaşmış biri olarak,yukarıda yazdıklarım gayet karikatürize olsa da haklılık payı vardır.Ve bu acı ancak ve ancak olası bir Barcelona-Manchester United Şampiyonlar Ligi Finali'nde O'Shea'nin Henry'i madara etmesiyle dinebilir.


NOT:Yazıyı postladıktan hemen sonra Henry'nin son açıklamalarını okudum.Gene de dediklerimin arkasındayım.Dediğim gibi bu yazı objektiflik iddiası taşımıyor ve Henry'nin samimiyetine inanmıyor.

29 Eki 2009

Türk Romanı'nın Gerçek Prensi


Öncelikle,bu yazının Hasan Ali Toptaş' kendimce övmek için yazdığımı belirtmem gerekir.Yazının ciddi,edebi bir niteliği yoktur.Onun romanlarından anladığımı dilim döndüğünce paylaşmak istedim sadece.Romanları hakkında "post-modern" denir.Türkiye "post-modernizmi"nin en önemli eserlerinin sahibi olduğu söylenir.Muhakkak bu fikir doğrudur fakat onu bu kadar başarılı yapan kesinlikle sadece "post-modern" vurgular değildir.Önce,Türkçe'nin çok uzun zamandır kimsenin kaleminde bu kadar ahenkli olduğunu görmemiştim.Her sözcük,her tasvir,bir diğerine eklenen her duygu tarif edilemez bir ruha bürünüyor adeta.Gerek mistisizm,gerek varoluş,gerek yokoluş,gerek ölüm...Her biri zihnimizin içine ince ince örülen bir örgü gibi...Sarıyor,sarmalıyor.Dili efsanevi boyutlara taşıyor Toptaş.

İkinci olarak;benim için Hasan Ali Toptaş,-sıkça söylendiği üzere- Türkçe'de Kafka'yı yaşatandır tabii.Belirsizliğin,zamansızlığın,mekansızlığın o cezbedici atmosferinde akıp gider romanları.Kendi içinde kaybolanlar,bir türlü gidemeyenler,bulamayanlar,ulaşamayanlar,ulaşsa da ne zaman ulaştığını bilemeyenler...Ancak bunun yanında taşraya,Türk Edebiyatı'nda uzun yıllar sonra bu kadar vakıf olan,taşrayı bu kadar layıkıyla anlatan belki de tek yazardır.Onun kaleminde,o hayalini bile kurmakta zorlandığımız köy meydanı başka bir havaya bürünür,dağlar dile gelir,masal mı gerçek mi içinden çıkamadığımız bir taşra havası kaplar etrafımızı.Bu anlamda,taşrayı büründürdüğü ruhla aynı zamanda bir Yaşar Kemal edası da taşır kelimeleri.Türkçede belki de hiç bir yazar bir oturuşa onun kadar anlam kazandıramamıştır.Üstelik bunlar benim Hasan Ali Toptaş'tan anlayabildiklerim.Anlayamadıklarım için okuyorum ben onu.Yeni kuşağın en iyi romancısıdır gözümde.Ne kadar anlatsam boş.Onun okuyucularının üzerinde bıraktığı etkiyi kendi kalemi bile tam olarak anlatamaz diye düşünüyorum.

22 Eki 2009

Kanal-i-zasyon


Film 23 Ekim Cuma(yarın) vizyona girecek aslında ama filmin İstinye Park'ta yapılan galasına gitme şansım oldu ve izlenimlerimi sıcağı sıcağına yazabilme imkanı buldum.Değerlendirmelere başlamadan önce,Okan Bayülgen'in oyunculuğa dönmüş olması filmin bana göre en büyük artısı olmuştur diye belirtmek istiyorum.

Gala izlenimleri gibi magazinel muhabbetleri geçip filme dönersek;Kanal-i-zasyon'un yönetmenliğini,bir zamanlar Şahan Gökbakar'ın televizyonda yayınlanan skeçlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız Alper Mestçi üstlenmiş.Alper Mestçi denince akla ilk gelen hep Şahan Gökbakar olmuştur ancak Kanal-i-zasyon'un Mestçi'nin ilk filmi olmadığını belirtelim.Mestçi, daha önce önüne hangi türe ait olduğunu belirten cinsten bir sıfat koyamayacağımız Musallat filminin de yönetmenliğini yapmıştı.Bu anlamda,Kanal-i-zasyon'u,yönetmenin ilk filmine nazaran çok daha fazla ciddiye alabiliriz diye düşünüyorum.Öte yandan,çoğu kişinin aksine ben Alper Mestçi'yi,Hüseyin Özcanla birlikte hazırladıkları,Milliyet'te çıkan "Serin Duruş" köşesinden tanıyorum.Köşede ünlülerin gaflarını ve mizah yazılarını paylaşıyorlardı ve gerçekten çok başarılılardı.Yani,kendi adıma,yazar Alper Mestçi yönetmen olanından daha başarılı diyebilirim.Kanal-i-zasyon'un yazım ekibinin içinde de olduğunu söyleyelim.

Filmin tek amacı günümüz televizyon programlarını "ti"ye almak ve televizyonculuk işinin ne kadar basitçe yapıldığını göstermek.Zaten Hakan Yılmaz'da filmin içindeki "Adam osurdu ve sen güldün.Öyle mi?" cümlesiyle filmin tüm niyetini belli ediyor.Okan Bayülgen'in projeyi kabul etmesini ve hatta benimsemesini de filmin niyetine bağlayabiliriz.Sonuç olarak Okan Bayülgen'de yıllarını bu tür programları eleştirmek için harcamadı mı?İşte Kanal-i-zasyon tam olarak böyle bir film.Komik mi?Çok komik sahneleri var gerçekten.Yaratıcı olabilmiş mi?Yeterince.Oyuncu kadrosu da gayet iyi.Okan Bayülgen,Rasim Öztekin,Erol Günaydın,Hakan Yılmaz gibi çok bilindik,yıldız oyuncular var filmde.Bir de Serhat Özcan var tabii RED derigisindeki yazılarıyla daha bir tanıdığımız,sevdiğimiz.Üstelik bu oyuncu kadrosunun yanında,bir o kadar ünlü konuk oyuncu kadrosu da var.Metin Uca'dan Ahmet Çakar'a,Medyum Memiş'den Hakkı Devrim'e kadar bir sürü isim daha...

Yazıyı böyle bitse çok güzel bir film olmuş gibi gözükecekti ama ne yazık ki herşey o kadar toz pembe değil.Film bu güzel yönlerinin dışında uzun bir skeç gibi olmuş adeta.Skeçten bir film gibi.Nedense,bir film olarak göremiyorsunuz hiç bir zaman ve Şahan Gökbakar'ın skeçlerinde yaşadığımız duyguyu hatırlayacak olursak:bir süre sonra,ne kadar komik olursa olsun sıkılıyorsunuz.Kanal-i-zasyon'da da böyle oldu.Herşey çok güzel giderken nasıl olur da insan sıkılır?Söyleyeyim,yaptıkları komedinin bir sonu yok ve espriler,karakterler çok karikatürize.Özellikle,sadece Okan Bayülgen filmin en büyükartısını ve eksisini yaratmış gözüküyor,yılalr sonra oyunculuğa dönüşüyle ve canlandırdığı İmdat karakteriyle.Fakat İmdat'a dönersek:o ne kadar karikatürize bir karakter öyle?İmdat'ın doğulu bir karakter olmasına ne gerek vardı?Bu da bir klişe değil midir?İmdat üstünden televizyon halleri,klişeleriyle dalga geçmek isterken dalga geçilecek duruma düşürmüş filmi Okan Bayülgen.Üstelik Okan Bayülgen'in doğulu aksanı yapamadığını,ağzında ne kadar iğreti durduğunu herkes biliyor.Hal böyle olunca,film gibi izleyemiyor izleyici perdeyi.Skeçler filmi olmuş.Siz yine de gidin izleyin derim.Akşam "Var Mısın,Yok Musun" izlemektense...

18 Eki 2009

Bir İşçi Sınıfı Güzellemesi: Billy Elliot


Sene 1984,İngiltere'de Margaret Thatcher ikinci kez hükümeti kurmaya hak kazanmış fakat ortalık henüz yatışmamış aksine daha da hareketlenmiştir.Thatcher 1979'da İşçi Partisi'nden hükümeti devralmış ve ilk günden beri İngiltere'yi ekonomide ve uluslararası arenada eski günlerine getirmeyi amaçlamaktadır.O dönem tüm dünyada tekrar etkisini hissettiren liberalizm rüzgarının da etkisiyle,ekonomide devletin rolünün azaltılacağını savunmuş fakat uyguladığı politikalar liberalizmin vaadettiği gibi tam istihdamla sonuçlanmamış aksine işsizlik İşçi Partisi dönemindekinin iki katına kadar yükselmiştir.Üstelik,sanayideki gerileme de Thatcher'ın söylediklerinin gerçekleşmediğinin açık bir göstergesi gibidir.Fakat 83 seçimlerinde tüm olumsuzluklara rağmen savaşlar ve krizlerden mevcut iktidarların beslendiği adeta ispatlanmış ve Arjantin cuntasının Falkland adalarını işgal etmesiyle İngilizlerin adayı geri almasının arasında neredeyse bir zaman farklılığı olmamasına rağmen,bir "savaşcık" çıkmıştı.Tahmin edilebileceği gibi,halk tüm olumsuzluklara rağmen kenetlenmişti,bu kriz ve savaş ortamından daThatcher yeniden hükümet kurma göreviyle çıkıyordu.

Thatcher nasılsa her mağlubiyetten galibiyetle ayrılmasını biliyordu fakat ona karşı tepkiler de dinmiş değildi.1984 senesi İngiliz sendikacılık hareketinin belki de en etkili olduğu seneydi.Bunlardan en önemlisi de Milli Madenciler Sendikası'nın bir seneyi bulan greviydi.İşçiler greve uzun süre devam etseler de istediklerini elde edemiyorlardı çünkü Thatcher bu grevden hemen önce kömür stoklamıştı...Hiç bir şey elde edilemeden sonlanmıştı grev.İngiltere'nin kuzeyinde,insanların potansiyel birer maden işçisi olarak doğduğu Durham kentinde ve her anlamda bu çizginin dışına çıkmaya çalışan Billy Elliot'ın evinde aynı hüzün vardı...

Uzun sayılabilecek bir girişin ardından filme gelirsek;Billy'nin babası ve abisi sendikada aktif olarak yer almaktadırlar ve kaderlerine boyun eğmeyi reddetmektedirler.Bu uğurda gerek grev kırıcılarla gerekse de polislerle sürekli çatışma halindedirler.Billy'nin hayatı ise o kadar karışık ve tehlikeli değildir.O,gününün çoğunu yaşlı ve biraz da arızalı "büyük anne"siyle ilgilenerek geçirmektedir ve okula gitmektedir.Haftada bir günde boks kursuna gider.Babasının arttırdıklarıyla...Fakat onun hayatı boks kursu almaya gittiği spor salonunda gördüğü bale dersleriyle değişecektir.Gizli gizli bale yapmaya başlar.Çünkü,babası da abisi de onun kendileri gibi güçlü olmasının ancak boksla gerçekleşebileceğini düşünürler.Bu onlarda bir güdülenme gibidir.Üretimin sürekli hale gelmesi için,aksamaması için,işçilerin sağlıklı ve güçlü olmaları gerekir.Kaderlerine karşı çıkan bir baba-oğul bile iç güdüsel olarak ailenin en genç ferdini dövüş sporlarına sevk etmektedir.Öyle ya,Billy'de er ya da geç yerin altına inecektir.Öyleyse gerçek bir işçi gibi "güçlü" olmalıdır.Ancak Billy'nin aklı ne bokstadır ne de maden işçiliğinde.O kendini sadece dans ederken iyi hisseder.Geleneklerden haberi bile yoktur.Tek istediği dans etmektir.

Stephen Daldry'nin ilk filmi Billy Elliot.Bir ilk film olarak çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz.Özellikle bir şeyler anlatma derdinde olan çoğu filmin başaramadığı,hikayeyle gerçeğin uyumu,bir birlerinin önüne geçmemeleri ve ikisininde ağırlığını hissetirmeleri övgüye değer.Bana kalırsa filmin sanatsal açıdan en başarılı olduğu yan da bu.Bir yandan Billy'nin hikayesi anlatılırken,fondaki Durham'da da İngiltere tarihinin en önemli grevi gerçekleşiyor ve Billy tabii ki bu gerçekten etkilenmeden devam edemiyor hayatına.Yani,içinde bulunulan durumun kişinin hayatına etkisi söz konusu.Bunu başarıyla gerçekleştirebilen film sayısı gerçekten az.Ayrıca,İngiliz aile yapısına,genel olarak alt sınıfların yaşayışına,eş cinselliğe bakışıyla da dikkat çekiyor Daldry.2000 yapımı bu film daha sonraki yıllar "London to Brighton","Breakfast on Pluto","Somers Town" ve "The Cottage" gibi Ada sinemasından farklı,başarılı deneysel filmler izleyeceğimizin habercisi gibi gözüküyor.Başyapıt olmasa bile,Ada sinemasında gerçek ve hayal ikilisini aynı anda tattırabilen,başarılı bir yapım olarak göze çarpıyor.

13 Eki 2009

Tüketim Çılgınlığı


eskitiyorum eskitiyorum
kalıyor ne kadar güzel olduğun

İlhan Berk

tüketiyorum tüketiyorum
facebook,çiftlik,otobiyografi
nerede sıradaki?

bir Tüketici


Oktay Taftalı tek hayali "kaçıp uzaklaşmak" olan biz insanların Facebook Çiftliği sayesinde ekip-biçerek,alıp-satarak bu gitme duygusunu masa başında tatmin ettiğini yazdı.Hayatında büyük,köklü,radikal değişiklikler yapmak isteyenlerin evlerinin dekorasyonlarında yaptıkları değişikliklerle kişiliklerinde devrim yaptıklarını zannettiklerini,üstelik bunu siyasi bir tatmin olarak yaşadıklarını söyledi Nihat Genç.Bir minderin yerine ötekini koymakla özgür hissetmek kolay...Bu yapay özgürlük hissinden uzaklaşmak gerek.Ruhumuz için çok tehlikeli bir tuzak olarak görüyorum bunu.Halbuki bir minderin üzerinde oturmak var yıllarca!Tüm çıplaklığıyla bir oda,bir balkon...Özgürlüğü basitlikte,serbestlikte aramak...Anadoluda insanlar minderi attığı yeri ev bildi.Yerdeki bir minder,hemen yanındaki çay orayı ev yapmaya yetti diye de ekledi Nihat Genç.

Ben de bu büyüklerimizin tespitlerine twitter veya türevleriyle ilgili bir ekleme yapmak istiyorum.İsteyen dilediği gibi kullanır.Hiçbir sorunum yok.Üstte değinilenlerle de ilgili düşüncelerim benzeridir.Değişiklik yapmak ya da değişiklik yapmayı istemek çok tabii ve haklı bir istek olabilir.Ancak bunların sonunda elde edilen tatmin siyasi bir nitelik taşıyorsa orada sorun var demektir.Daha doğrusu ülkenizin onca sorunu varken,siz salonunuzu değiştirdiğinizde tüm dünyayı değiştirmiş,tüm ülkenizi esaretten kurtarmışçasına seviniyorsanız bu değişiklikler bir süre sonra ruhunuzu esir almış demektir.

Herkes ne yaptığını,ne yediğini,ne izlediğini yazıyor.Yerde bulduğu ekmeği ulaşabileceği en üst noktaya kaldıran bir anlayış nasıl olur da ne yediğini,nasıl yediğini,ne kadar yediğini paylaşmakta bir sakınca görmez,bundan utanmaz.Meğer herkesin kendini anlatası varmış.Anlat anlat bitiremiyor kimse...Kim kimi dinliyor bu arada belli değil.Önemli de değil.Sürekli bu tüketim ağında kalmamız yetiyor çünkü.Uzaklara mı gitmek istiyorsun?Buyur,buraya tıklayıp gidebilirsin.Yatak odanı değiştirip ruhunu özgürlüğe bırakmak istemez misin?Ya da,ne yapıyorsun?Neler yaşadın anlatmak istemez misin?Bu tüketim ağının içinde kal da ne yapmak istiyorsan yap sonra.Sağolsun twitter,bize herkesin otobiyografi meraklısı olduğunu gösterdi.Üstelik Genç Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlarımıza girmiş bu otobiyografi yöntemiyle yazılan eserler.Yani kısa sürede sevmişiz bu türü.Yeni Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte her şeyin tamamiyle yeni olması amaçlanıyor.Giyim,kuşam,alfabe,tarih,laiklik,onca devrim...Bunlar hep eskiden kopmak uğruna yapılmış.Bir nevi eskiyi beğenmeme durumu.İşte o sırada,Yeni Cumhuriyet'in ilk nesillerinin hayatı kaleme alınmış,biyografik eserler ortaya çıkmış.Şevket Süreyya Aydemirler,Falih Rıfkı Ataylar bunun örnekleri.Düşünün otobiyografi daha da sonra görünüyor ülkemizde.Ancak söylediğim gibi temel olay,geçmişten kopma meselesi,onu beğenmeme,ondan hoşnutsuzluk.Twitterda'da onu görüyorum her yazdığımız bir hoşnutsuzluğun üzerinde temelleniyor.Fakat umrumuzda değil,otobiyografinin tarihini bilmeden otobiyografi yazıyoruz,durmadan...

7 Eki 2009

Kısa Kısa...



*Diyarbakırspor kulübü başkanı "Biz Devletten yardım isteyemiyoruz. İstediğimiz zaman bize Devlet takımı diyorlar. Biz Devlet takımı değiliz,Diyarbakır'ın ve Kürt Milleti'nin takımıyız" demiş.Zaten hiçbir takım devletin takımı değil ki!Ya da olmamalı diyelim.Tarikatlarla ya da kimi cemaatlerle bir takım bağlantıları bulunan takımlar duymadık değil gerçi...Böylesine siyasallaşmış bir futbolun içinde devletinde bir takımının bulunmasını kim hangi gerekçeyle eleştirebilir?İstanbul Beldiyesi'nin takımı varsa devletinde olabilir.Bunların dışında Türkiye'nin bütünlüğü için "açılım" yapılmasını isteyenler Diyarbakırspor'u sadece bir etnik kimliğe mal etmesinler.Diyarbakırspor tüm Kürtlerin takımıdır demek yanlıştır.Doğrusu Diyarbakırspor Diyarbakırlılarındır olmalıdır.Ne yani yüz yılardır Diyarbakır'da yaşayan Türk kökenliler destekleyemeyecek mi Diyarbakırspor'u?

*Karanlıktakiler'i pek beğenmedim.Uzun olmasının ötesinde kimi kopukluklar var filmde.Umay karakteri de oturmamış...Yıllardır dışarı çıkamayan birinin cesaretini uyuşturucu maddeler sayesinde toplayabilmesi de ilginç olmuş.Ayrıca Çağan Irmak'ın en sadık izleyicilerinden olan orta yaş üstü laik teyzelerin bu uyuşturucu vurgusundan hoşlanacağını sanmıyorum.

*The Mentalist klişelerle dolu olsa da güzel bir dizi...Herşeyi bilen adamın günlük hayatta silik bir karakter olması klişesi çok tanıdık ama dizi yine de kendini izlettiriyor.

*Ezel de bildiğimiz öykülerden.Yine de kendini izlettiriyor.Zaten bir dizide aşk ve intikam duyguları işleniyorsa ve başrollerini Kenan İmirzalıoğlu ve Cansu Dere paylaşıyolarsa o diziyi izlememek en azından takip etmemek olmaz diye düşünüyorum.

*Karar onandı ve Ankaraspor küme düşürüldü.Hayırlı olsun.Melih Gökçek karara itiraz edecekmiş fakat bir şey değişeceğini sanmıyorum.

*Devler Ligi,Acun'un son bombası olarak gözüküyor.Van Hooijdonk,Pascal Nouma,Sergen ve Bolic gibi isimleri yeniden izleyebilmek kaçırılmaz bir fırsat.Önümüzdeki hafta başlıyormuş.Bakalım nasıl bir program olacak...

27 Eyl 2009

Yılmaz Güney Ne Yerde Ne Gökte


Yılmaz Güney'in ölümünün 25. yılı...Bu anlamda en iyi çalışmayı,daha doğrusu-benim izleyebildiğim kadarıyla- tek çalışmayı Milliyet Sanat yapmış.Eylül sayısını Yılmaz Güney'e ayırmışlar ve alışılageldik üzere "mit" Yılmaz Güney'den ya da yerin dibine batırılan,sanatsal kaygılar üzerinden "bayağı","lümpen" bulunan Yılmaz Güney'den uzak durmuşlar.Sanatçı,daha çok yönetmen Yılmaz Güney'i anlatmaya,okumaya çalışmışlar.Öyle ya Türkiye'nin sinema tarihinde Cannes'dan "en iyi film ödülü"yle dönebilen bir yönetmen daha yok.Hatta,uluslararası ölçütler göz önüne alındığında yeni dönem sinemasından Nuri Bilge'yi saymazsak yanına yaklaşabilen dahi yok.Tabii,sinematografik değerlendirmenin bu ölçütlere göre yapılmayacağını biliyoruz.Fakat yine de sinemamızın gördüğü en büyük ödülü alan bir yönetmenin yönetmenliği hakkında bu kadar az yazılıp çizilmesi çok büyük bir eksikliktir.Böyle önemli eksiklikler söz konusuyken başlı başına bir Yılmaz Güney dosyası hazırlayan Milliyet Sanat ekibi önemli bir iş yapmıştır.



Cüneyt Cebenoyan yazmış,onun sinemasının etkileri hala günümüz yönetmenlerinde doğrudan ya da dolaylı bir şekilde önümüze çıkar.Onu örnek alan da vardır,aldığı ödülleri ona ithaf eden de,ondan nemalanan da...Ama hepsinin ötesinde bir Yılmaz Güney gerçeği vardır Türk sinemasında.Klişelerle de olsa tabulara yüklenir,günlük hayatta ne sorun varsa kamerasındadır.Ahlak'a ekmeğin gölgesinde bakar,töre cinayetlerine feodal düzenin arkasından...Anlatacaklarını doğrudan,en kestirmeden göstermesi çoğu zaman yavan bulunacaktır ama bu onun hayal gücünün yetersizliğinden değil,dünyaya bakışının dikliğindendir.Ekmekten başka,çaresizlikten başka,onurdan,yoksulluktan başka hiç bir şeye değinmemiştir sinemasında.Gerçeklikse gerçeklik,aşksa aşk...Zaten onu tüm üçüncü dünya ülkelerinin "Kral"ı olmasının sebebi de budur.Ellerinden alınan onurları,ellerinden alınan ekmekleri...Bunların peşindedir Yılmaz Güney.Durmadan bunları anlatır sinemasında.




Henüz öğrendiğim bir bilgi:O meşhur "Babil","Paramparça Aşklar,Köpekler " gibi günümüz klasiklerinin yönetmeni Meksikalı Alejandro Gonzalez Inarritu "Yol"u seyrettikten sonra film çekmeye karar vermiş."Yol"daki çok karakterli,hikayelerin bir birinin içine girdiği,belli noktalarda kesiştiği film türünü kendine örnek almış,filmlerinde ondan beslenmiş.Yani,şu an nefesimizi tutarak izlediğimiz,şahsen çokta beğendiğim Inarritu filmlerinin temelinde Yılmaz Güney'in yatıyor olması Türk sinemasının ne derece önemli bir sinemacısını kaybettiğinin göstergesidir.Onun tarzı belki de Mexico City varoşlarında köşeyi dönmek için köpeğini dövüştüren,en büyük hayali aşık olduğu kadınla birlikte kaçmak olan delikanlının silüetindedir.Ya da Inarritu'nun sinemasında bile yeterince basmakalıp duran ünlü bir mankenin,bir burjuvanın yaşadığı dramın çıplaklığında.




Mesele onun sinemasının da bir dili olduğunu kabullenebilmekte.Bugün Mahsun Kırmızıgül'ün Güneşi Gördüm'ü kati surette hiç bir politik tavır almaksızın,bu konuda devlet olsun diğer bir takım güçler olsun,resmi,gayri resmi öğretilenlerin,anlatılanların,ninni gibi tekrar edilen kardeşlik masallarının dışında hiç bir şey söylemezken yabancı dilde en iyi film dalında Oscar adayı olabiliyorsa,onun bir şeyler söyleme,üstelik insanlık için kutsal sayılabilecek nesneler,duygular hakkında bir şeyler anlatma telaşının perdeye yansımasına kimsenin edebilecek tek bir sözü olmamalıdır.Tüm zorlukları tek tek damıtarak bir dil oluşturmuştur kendine Güney.Kesinlikle "mit" değil.Eserleri göklere çıkartılamaz ama kendi yolunu oluşturabilmiş harikulade bir sinema adamıdır ve yaşadığı tüm zorluklara rağmen ısrarla film çekmesi tüm efsanelerde yer alabilecek kadar destansı bir direnişin öyküsü gibidir.




23 Eyl 2009

İstanbul'un Alanlarında En Son Ne Zaman Futbol Oynandı?



Eski Saraçhane'den bir manzara.Şu an bu alanda top oynanmıyor tabii.Alanın büyük bir bölümünü Haşim İşcan Geçidi kapamış vaziyette.Fotoğrafın çekildiği tarih hakkında net bir bilgim yok ama Haşim İşcan Geçidi'nin yapımına 1964'te başlandığını biliyoruz.Dolayısıyla James P. Blair'in objektifinden çıkan bu resmin 50-60 yılları arası çekildiği sonucuna ulaşıyoruz.O yıllarda İstanbul'un merkezi bölgelerinden biri olarak sayılabilecek Saraçhane'de bile boş alanlar varken,günümüzde yapılaşmanın Silivri'ye kadar aralıksız uzandığını görüyoruz.


Sanırım fotoğraftakiler İstanbulun en şanslı kuşaklarından...İstanbul'da futbol oynayabilmek!Hem de şehrin göbeğinde...


Haşim İşcan Geçidi (1972)

22 Eyl 2009

Muhteşem Üçlü


90'lı yılların başından itibaren eskiyi anımsatan,efsanevi bir takım olma yoluna girmişti Liverpool.Futbolla o dönem haşır neşir olmaya başlayanlar için de yeri ayrıdır Liverpool'un.Ben de 95-97 arası Liverpool'un muhteşem üçlüsü olan Fowler-Collymore-Macca üçlüsünden çok etkilenmiştim.O dönem 97 yılında gelen üçüncülükle kapandı ve bir daha ne Fowler eski Fowler,ne McManaman eski McManaman ne de "Stan the Man" Collymore eski Collymore olabildi.Böyle önemli kuşaklardan sonra uzun süren başarısızlıklar kaçınılmaz oluyor genelde.Liverpool'da neredeyse on sene(Avrupa'da kazanılan onca kupaya rağmen) istenilenden çok uzaktaydı,artık herkes lig şampiyonluğunun hayal olduğu kanısındaydı ki geçen sene Gerrard'ın başını çektiği inanmışlar ordusu kupanın bir kulpundan tutmuşken bırakmak zorunda kaldılar.Dilerim bugünün (Kuyt-Torres-Gerrard)muhteşem üçlüsü 95-97 arası muhteşem üçlüsüne benzemez.
Gözümüzün önünde onca efsane yok olup gitti...Geriye oyuncakları kaldı.

12 Eyl 2009

Semih Yoksa Vedad Var


Bir anda düşman kesildik Bosna'ya.Oysa ne güzeldi maçları kardeşçe kaybetmeleri.Bu kadar agresif olmalarına ne gerek vardı.Herşey iyiydi böyle...Neden birden "çirkefleşmişlerdi" ki?


Yarın aynı şeyi Azerbaycan'la da yaşayabiliriz.Biz puanları toplayınca kardeşlik oluyor da onlar alınca olmuyor mu?Bunlar daha dün bizim kendi yediğimizden içtiğimizden kesip erzak gönderdiğimiz halk değil mi?İşte aynı halk,o halk,üstüne en örgütlü saldırının gerçekleştirildiği halk,başına fes konup kesilen halk,tüm çağdaş devletler tarafından görmezden gelinen halk,ilk defa kimse istemese de ismini orada okutacak.Hoş biz taa Japonyalara Korelere kadar gittik de ne oldu?Diyebilirsiniz.Unutulur diyebilirsiniz.Haklısınız,ama bir günlüğüne dahi olsa,bir saatliğine,bir anlığına dahi olsa isimlerinin duyulması bile,zorla unutturulmaya çalışılan isimlerinin zihinlerde bir flaş parlaklığında yanıp sönmesi bile yeter bana kalırsa.


Spiker Semih demez Vedad der.Yakınlıksa yakınlık işte.Geçmişse geçmiş.Ortak paydamız salt din de değil yani Vedad demese de uçsuz bucaksız ovalarda son model teknolojik silahlarla avlanan onca masumun hatrına önümüzde ki turnuvada -katılırsa eğer- Bosna desteklenir.Golünü attıktan sonra liman işçilerine destek veren Robbie Fowler desteklenir,Tuzla Tersaneleri'ndeki işçilere destek olan,sahip çıkan bir futbolcu çıksa attığı her golde,her adımda uğruna göz yaşları dökülür...

11 Eyl 2009

Berthold Brecht ve Sel Yağmacıları


Büyük adam şu Brecht.Ne diyor "önce ekmek,sonra ahlak" yüz yılın lafı bence...Gerçekten çok önemli bir söz.Belki bir çoğumuz buna benzer sözleri yüzlerce kez duymuşuzdur,bizim millette nasihat boldur.Ondan şüphemiz yok ama söz dinleme konusunda aynı hassasiyeti göstermemişler nedense...


"Önce ekmek,sonra ahlak" anlattığım kimilerine yeterli gelmedi.Koskoca Brecht'in söylemiş olduğu cümlenin kudretli Türkçemizin imkan verdiği ölçüde Türkçeleşmiş halini hafif buldular.Ben de daha da kabalaştırarak "ekmeği olmayanın,ahlak'ı olmaz"diye girdim tartışmaya.Çok iddialı,ağır oldu gibi ama sonuna kadar arkasındayım sözümün.Brecht arkamda bir kere...Başkasının ahlak anlayışını yargılamak o kadar kolay ki herkes bir diğerini karalamanın siyah,sinsi zevkine kendini kaptırmış,dur durak bilmeden diğerinin ekmeği midesine götürmek için yaptığı eylemi gösteriyor,karalıyor onu.Rezil bir durum.Her açıdan.Bunu ilk başta ülkenin zenginleri yapıyor ki bunlar ahlak hakkında konuşabilecekler listesinin son sırasında bile yer alamazlar.Onlarca usülsüzlük,onlarca yağma,talan,sahtecilik yapmışlardır ama lüks bir mekan çıkışında garibanın teki 10 lira isteyince hemen ahlak dersi vermeye başlarlar:"Sapasağlam adamsın,git çalışsana...".Kapitalizm verdi elinize bir "çalışan kazanır" yalanı oyna babam oyna...O da meraklıydı senin zengin diş eti kokuna...Sen ki bir öğünü pas geçince gözü kararan başı dönen,şekeri düşen bir kodamansın.Çok değil iki gün aç kaldığını düşün.Onu da geçtim iki gün sadece kuru ekmek ye...Ama kafamı ütüleme.Sen ne fabrikana aldığın makinayı tanırsın ne de bu halkı...


Aynı tabloyu sel felaketinde de yaşadık.Hepimiz can kayıplarını,fırsatçı mütahitleri,peşkeşçi politikacıları,devlet adamlarını geçtik ağız birliğiyle üç-beş yağmacıyı yerden yere vurduk.Onlarca tren kazası oldu,faili meçhuller oldu hepsi münferit olaylar kategorisine alındı,3-5 yağmacıyı bir türlü zihnimizden atamadık.Çünkü bize bir şeyler hatırlattı.Ondan televizyona çıkan karnı tok sırtı pekler konuşmaya onları kınayarak başladı.İnsanlar can çekişirken sen diğer yanda nasıl yağmacılık yapardın...Ama yaptın işte sen de yaptın Karadeniz'in ortasına duble yolu yaptın tüm Karadenizi felç ettin.Ormanlar zaten can çekişiyordu son nefesini verdiler sayende...Sen daha dün ülkenin en bakir arazilerini yağmaladın üstlerine oteller kurdun,siteler inşaa ettin...Sen daha neler yaptın bu sayfalar yetmez anlatmaya.Üç-beş densiz suda yüzen eşyaları çalmış çok mu?

31 Ağu 2009

Ötekilerin Kralı


Yılmaz Güney neyse bu adam da odur gözümde.Belki biraz daha çekingeni,içe kapanık olanı...Sadece Yeni Türk Sineması'nın değil tüm ötekilerin,kaybedenlerin,ezilenlerin,şehirhayatına alışmaya çalışan taşralıların,varoşların,ihtirasla seven mahalle delikanlılarının,yalnızlığın bunaltısını cinsellikle yaşayan kapıcı çocuklarının,sıkışmışların,yazgılarına karşı "koymayan"ların,tüm kederini Beşiktaş tribünü sayesinde unutanların KRAL'ı...