16 Oca 2010

Benitez Basiretsizliği


Benitez'e uygun çok sıfat aradım ama sanıyorum en uygun olanı "basiretsiz" olacaktır.Bunca zamandır Liverpool'un başında ve eminim ki kendisi de takımının bırakın bu seneyi,önümüzdeki 5yıl içinde dahi şampiyon olabileceğini düşünmüyordur.Benitez'in bu anlamda,şampiyonluğa oynayabilecek bir takım yaratmadaki basiretsizliği gayet açıktır.Hangi transfer fiyaskosunu anlatsak?Aquillani en yenisi...İki sene boyunca Voronin'e şans vermemesi,onca para saçtığı Keane'yi sezonun ortasında Tottenham'a geri göndermesi...Daha önceki yıllarda Nunez,Josemi,Kromkamp gibi anlamsız isimlerle şampiyonluğa oynayabilecek bir takım yaratabileceğini sanması...Henüz elinden çıkardığı başarısız Dossena transferi...Elindeki en kıymetli adamlardan biri olan Xabi'yi Barry uğruna gözden çıkaran,bunun sonunda Barry'yi de alamayan bir hoca.İngiltere'de yaklaşık 90 maç üst üste aynı 11'i oynatmamasıyla tarihe geçmişti.Bunca yıldır Ada'da,bırakın Moyes'i,Ferguson'u lige bu sene çıkan Birmingham'ın hocası McLeish'den bir şeyler öğrenebilmiş olsaydı,en azından istikrarlı bir takım kurmayı becerebilirdi.Benitez'in yaptıklarını ne taraftan değerlendirirsem değerlendireyim olmuyor...Dolayısıyla hakkında iyi bir şey söyleyebilmem zor.

Stoke karşısında,Britannia Stadium'a da ilgniç bir kadroyla çıktılar.Gerçi bu sefer haklı gerekçeleri vardı.Gerrard,Torres,Glen Johnson ve Benayoun sakattı.Babel'in Liverpool kariyerine artık bitti gözüyle bakabiliriz.Haliyle o da ilk 18'de yoktu.Böyle olunca sol kanatta Insua'nın önünde Aurelio'yu,sağ kanatta Carragher'in önünde Degen'i oynattı Rafa.Yani açık oyuncularının asıl mevkileri bek idi.Buna karşın,ileride sadece N'Gog'u düşünmüştü.Kuyt arkasında dolaşıyordu N'Gog'un.

Çömlekçiler(The Potteries) yine heyecanlıydı Britannia'da...Liverpool'dan puan alabileceklerinin farkındaydılar.Rafa bir yana,Pulis'de bildiğimiz Pulis'ti.Defans dörtlüsünün kanatları dahi stoperden bozma isimlerden oluşuyordu ve oyun anlayışı başta Delap'ın taçları olmak üzere,duran toplara dayalıydı.Delap oyunun ilk bölümlerinde sakatlanıp yerini Lawrence'ye bırakınca topu biraz daha yerde görebildik neyse ki.Oyunun son bölümlerine kadar ne Liverpool ne de Stoke organize bir atak geliştirebildi.Ancak yenik duruma düştükten sonra,özellikle son 10 dakikada Stoke'nin daha etkili olduğunu söyleyebilmek mümkün.Liverpool üst üste gelen kornerlere sonunda dayanamadı ve Stoke Huth'un dokunuşuyla eşitliği sağladı.Bu arada Liverpool'un golünün de duran toptan yine bir stoper tarafından kaydedildiğini belirtelim.Kygriakos bu sezon üçüncü kez ilk 11'de şans buluyordu ve bana Liverpool'un yeni Hyppia'sı olabileceği izlenimini verdi.Yedekte bekler,sonra bir gün topu ısrarla şişiren bir takıma karşı ona ihtiyacınız olur,onu koyarsınız ve tam verim elde edersiniz.1.93'lük Sidibe'ye neredeyse bir tane dahi kafa topu bırakmadı bugün.Stoke'nin oyun planını bozan belki de tek Liverpool'lu idi.Şöyle bir düşününce,Türkiye'nin Kygriakos'unun da Emre Aşık olduğu akıllara geliyor.Sizin ona güvendiğiniz hiç bir zaman sizin güveninizi boşa çıkarmaz ama sürekli kullanamazsınız tabii.

Pulis anti-futbol inadını Fuller'i oyuna alarak bırakmış oldu.Zaten Fuller'in oyuna girmesiyle iki takıma da hareket geldi.Ancak Gerrard ve Torres'siz bir Liverpool ne yazık ki rakipten bir fazla atma konusunda sürekli sorun yaşayacaktır.Maçın son saniyesinde Kuyt'un direkten dönen topu ise şansın da artık Rafa'nın yanında olmadığını belgeler gibiydi.Artık bazı şeyleri anlaması,kabul etmesi gerekir düye düşünüyorum.Yalnızca iyi bir ikinci adam olan Lucas'dan Xabi'nin yokluğunda yeni bir Xabi,Gerrard'ın yokluğunda yeni bir Gerrard yaratma çabası gibi beyhude uğraşlara son vermesi gibi...Yıllardır yanında oturttuğu Speraing,Darby,Pacheco,Ayala gibi genç yetenekleri yanında oturtmak için hazırlamadığı gerçeğini hatılaması gibi...


Stoke City-Liverpool:1-1

39 Sene 79 Gün...


Eğer van der Sar bu akşamki Burnley maçında sahaya ilk 11'de çıkacak olursa 39. yaşının 79. gününde savaş sonrası Manchester'inin en yaşlı futbolcusu olarak tarihe geçecek.Hemen burada Manchester forması giyen en yaşlı futbolcunun 46 yaş 281 gün ile Billy Meredith olduğunu söyleyelim.Meredith Manchester formasını en son Mayıs 1921'de giymiş.Zira,savaş sonrası Manchester'i kriteri de bu nedenden ortaya çıkıyor.van der Sar'ın bu anlamda geride bıraktığı isimse yine bir Hollandalı ve kaleci olan Raimond van der Gouw.van der Gouw 2002 yılında,39. yaşının 48. gününde Manchester forması giyen en yaşlı ikinci futbolcu ünvanını kazanmış,ayrıca savaş yılları sonrası Manchester'inin forma giyen en yaşlı futbolcusu olarak tarihe geçmişti.O zamandan beri hiç bu kadar yaşlısını görmemiş Manchester tribünleri...van der Sar kariyerine,olağanüstü tecrübesine yakışır bir rekor kırmış olacak bu akşam.Ancak,Paul Scholes ve Ryan Giggs ile sözleşme yenilendiği düşünüldüğünde,yaşları itibariyle,bu iki isimden en az birinin bu rekoru kırabileceklerini söyleyebiliriz.

van der Sar cephesindeki gelişmeler bununla ibaret değil tabii.Bilindiği gibi,Hollandalı kaleci bu sene yalnızca 5 maçta kaleyi koruyabildi.Bu sezon son olarak Kasım 21'de Everton'a karşı oynadıkları ve 3-0 kazandıkları maçta görev alan van der Sar ardından ayak bileğindeki sakatlığın tedavisi için ülkesine dönmüştü.Bu da yetmedi tam oynamaya hazır olduğu anda,geçtiğimiz ay beyin kanaması geçiren eşi Anne-marie van Kesteren'e refakat etmek için apar topar ülkesine döndü ve takımını bir ay daha yalnız bırakmak durumunda kaldı.Tabii Ferguson başta olmak üzere Manchester yönetiminin van der Sar'ın mazaretini anlayışla karşıladıklarını ve süresiz izin verdiklerini belirtelim.Neyse,işte van der Sar bu badireleri atlattıktan sonra geçen hafta takımının Katar'daki kampına katılmış ve çalışmalara başlamıştı.Bu akşam da,belki de çektiği onca acının üstüne bir teselli ödülü alıyormuşçasına bir ünvan maçına çıkacak Manchester'la...Tarihe ismini yazdıracak.Ferguson,tecrübeli kaleciyi oynaması için zorlamadığını ancak kendisi isterse seve seve sahaya süreceğini belirtmiş ki Hollandalı oynamak istiyormuş.Bence oynamak istemesinin sebebi tamamen bu rekorla ilgili.Eminim önünde bu denli motive edici bir unsur olmasa,bu kadar çabuk hazır olamazdı maçlar için.Fakat,belli ki van der Sar bir süreliğine de olsa tarihe modern-bildiğimiz Manchester'in en yaşlı futbolcusu olarak geçmek istiyor.Maçı büyük ihtimalle izleyeceğim ve Foster-Kuszcak ikilisinden bezmiş Manchesterseverlerden biriyim.Yani bu akşam hem van der Sar'a hem de bizlere ilaç gibi gelecek bir maç izleyeceğiz diye düşünüyorum.

Ayrıca Hollandalı'nın bu sezon forma giydiği 5 maçta biri Chelsea'ye 1-0 yenildikleri maçta olmak üzere toplam 2 gol yediğini,geçen sezon ise forma giydiği 33 maçta yalnızca 17 gol yediğini,yani maç başına 0,66 gol yediği istatistiğini verelim ki van der Sar sevgimizin salt kendisine,yaşına duyduğumuz hürmetten dolayı olduğu anlaşılmasın...Ayrıca 0,66 verisinin daha açıklayıcı olması adına Chelsea'li Cech'in geçen sezonki maç başına yediği gol ortalamasının 0,68 olduğunu belirtelim.


Not:Oyuncuların yaşlarıyla ilgili bilgiler ve Billy Meredith hakkındaki bilgi "Guardian" dan alınmıştır.

12 Oca 2010

Birmingham Sempatisinin Antipatikleşme Serüveni


Birmingham sempatim almış başını gidiyordu...Ta ki, geçen pazara kadar.İsterseniz önce McLeish özelinde adım adım üst sıralara tırmanan bu sempatik takımın sempatik olma serüvenini inceleyelim.Ardından,"güzel futbolu",istikrarı,orta sıra takımlarının tek maçlık puan alma stratejilerini ve hatta McLeish'i dahi antipatik gösteren etmenlere bakalım.

Şiddetli havanın muhalifliği nedeniyle Ada'da çoğu maç ertelenmişti bu haftasonu.Özellikle alt klasmanlarda,çoğu sahanın kış koşullarına uygun olmaması sebebiyle maçlar oynanamıyordu.Ancak daha geçen sezon Championship'de mücadele eden Birmingham'ın stadı City of Birmingham'da,Birmingham Manchester United'ı ağırlıyordu.Maçın oynandığı sırada pek kar yağışı yoktu gerçi ama,Birmingham hala bir Championship takımı olsaydı öyle bir zeminde maç oynatılırmıydı pek emin değilim.Neyse,netice itibariyle zeminin top oynamaya hiç de müsait olmadığı bir ortamda tamamlandı maç ve Birmingham 1 puan almasını bildi.

Elverişsiz zeminin dışında,beni Birmingham'dan soğutan ise kulübün yeni sahipleri Yeung Ka Shing ve ikinci başkan konumunda ki Sammy Yu'yu mavi-beyaz kaşkollarıyla tribünde görmekti.Kulübün yeni sahipleri Hon Kong'lu.Şu ana kadar takıma pek önem verdikleri söylenemez.Zira,EPL'ye çıktıkları Haziran ayından beri transfer politikaları Championship'in kalburüstü oyuncuları ve Premier League'de isim edebilmiş veteran yıldızlar ile sınırlıydı.Fakat bu politikanın Ocak ayından itibaren tamamen değişebileceğini söyleyebiliriz.Tabii bunda,kulübün Hong Kong'lu sahiplerinin dahi beklemediği başarının payı büyük oldu.Birmingham yanılmıyorsam 7 Ekim 2009'dan beri yenilmiyor ve McLeish kurduğu takımla Ada gündemine oturmuş durumda.İşler böyle olunca,Hong Kong'luların ellerini ceplerine atmaları için takımın Premier Leauge'de kalıcı olmasını beklemelerine gerek kalmadı.Zira takım ligdeki ilk üç ayından sonra rahatlıkla orta sıraları zorlayabileceğini göstermişti.Şimdi önümüzde Ocak ayı boyunca sürecek olan transfer sezonu var.Hong Kong'lularınsa bunun için ayırdıklarını taahüt ettikleri 45 milyon euro...

Ben,McLeish'in asıl efsaneyi Bowyer-Ferguson orta sahası,Jerome-Benitez(bu kadar da iyimser olmayalım Benitez'in yerine bir transfer gerekebilir ya da Garry O'Connor olsun orada) hücum hattı ve o etten duvar felsefeli Carr-Johnson-Dann-Ridgewell defans dörtlüsüyle gerçekleştirebileceğine inanıyorum.Yoksa McLeish oluşacak yeni kadrosuyla da en fazla ilk dördü zorlayabilecektir.Aynı O'Neill'in Villa'sı,Hodgson'un Fulham'ı gibi Birmingham da ellerini büyüklerin yakasından bir an olsun ayırmayan ayrı birer futbol ekolü olmalıydı.Ne yazık ki,Uzak Asya'lılar başarının ve paranın kokusunu almış durumdalar.Kurtuluşu yok Birmingham da yeni bir City olma yolunda gidiyor.Dileğimiz bir mucizeyle McLeish'in içinde bulunduğu duruma rapmen mevcut kadrosuyla yoluna devam etmesidir.

Not:Pek emin olmamakla birlikte Steve McManaman'ı da Uzak Asyalıların yanında görmüş olduğumu sanıyorum.McManaman'ın Yeung Grandtop International Holding'de görev aldığını biliyorum ama Birmingham'la organik bağı hakkında kesin bir fikrim yok.

9 Oca 2010

İki Taktiksel Deha:Wenger ve Moyes'in Mücadelesi


EPL’de Hull City-Chelsea maçının kar sebebiyle ertelenmesinin ardından Cumartesi mesaisi Arsenal-Everton maçıyla başladı.Arsenal’in mutlaka kazanması gereken bir maçtı.Kazandıkları takdirde Chelsea ile puan farkını 1’e indirmiş olacaklardı.Aslında Arsenal’in bunu gerçekleştirmesi ideal kadrosu göz önüne alındığında hiç de zor olmazdı.Ancak,ilk 11’in as elemanlarından neredeyse yarısından fazlası kadroda yoktu bugün.Fabregas,Walcott,van Persie,Bendtner ve Afrika Kupası dolayısıyla takımdaki yerini alamayan Eboue ve Song...Bu önemli eksikliklerin sonucundaysa,halihazırda fazlasıyla genç olarak tanımladığımız Arsenal,Ramsey,Denilson ve Diaby’den oluşan orta bölgesiyle tamamiyle bir kolej takımı havasıyla sahaya çıkmıştı.Bunun yanı sıra,sezon başından beri sakatlıklarla boğuşan Everton’da,zaten sorunlu olan dafans hattının en önemli ismlerinden Distin ve Afrika Kupas’na giden Yobo yerini alamamıştı.Ayrıca,sezon başından beri Moyes’in Arteta’dan faydalanamadığını da belirtelim.Yani,iki büyük taktisyen de belirli bir kısıt altında oluşturabilecekleri en iyi kadroyla ve maç adına belirledikleri taktiklerle sahaya çıkıyorlardı.


Maçı incelemeye önce Arsene Wenger cephesinden başlarsak:kendi sahasında tek yenilgisini Chelsea’ye karşı alan bunun dışında beraberliği dahi olmayan Arsenal’in bu maçtan rahatlıkla 3 puan çıkaracağına inanıyordu Wenger sanırım.Zaten onca eksiğine rağmen,ileri üçlüsünü Eduardo-Arshavin-Nasri gibi sadece hücumu düşünen isimlerden kurmuştu ve oyunun ilk dakikasından beri düşündüğü tek şey de her zamanki gibi bol paslı,ataklara bekleri de dahil eden ve sürekli hücumu düşünen bir hücum yapısıydı.Tabii,rakibin yarı sahasında bu kadar cömertçe hareket eden bir takımın defans dörtlüsünün,en azından stoperlerinin sağlam ve güvenilir olması gerekir.Ancak ne Gallas’ın ne de Vermaelen’in bu tip oyuncular olduklarını söyleyebilmek zor.Zaten sene başından beri yan toplarda eksik kaldıklarını biliyoruz.Wenger’in takımına fazla güvenmesi orta sahada üstünlüğü Everton’un eline vermesini ve savunmasının her Everton atağında yalnız ve hazırlıksız yakalanması ile sonuçlanmıştır.Yine de,yetenekli ayaklarının ve kontrpiyelerin yardımıyla her seferinde beraberliği bulmasını bildi Wenger ve Arsenal.


Moyes açısından taktiksel hamlelerin daha önemli ve görünür olduğu bir karşılaşmaydı aslında.Çünkü Everton’da herhangi bir kadro derinliğinden söz etmemiz mümkün değil.Bu eksikliklerin telafisi içinse 10 haftalığına kiralanan Donovan’dan başka bir transferi olmadı henüz Moyes’in.Ancak,kısıtlı kadrosuna rağmen Moyes’in Arsenal’i durdurma ve hatta Arsenal’den puan alma yöntemi tüm orta sıra takımlarına örnek olacak cinstendi:güçlü rakibinin akışkan pas trafiğini ve atak etkinliğini bozabilmek ve oyunu kontrol altına alabilmek için sıkı ve basan bir orta saha oluşturmak,topu kazandığında da çabuk ve isabetli paslarla hücuma çıkabilmek.İşte Everton’un bu akşam yaptığı tam anlamıyla buydu.Orta sahada Pienaar-Osman-Fellaini-Donovan gibi box to box oyuncuları tercih ederek top rakipteyken boş alan bırakmayarak,topu kazandığında ise hemen çoğalabilen ve topu isabetli kullanabilen bir takım kurmuş Moyes.Böyle bir dörtlünün önünde belki de Ada’nın en güçlü ofansif orta saha oyuncusu Cahill ve tam anlamıyla çağdaş bir forvet olan Saha’yı tercih edince maçın ibresi oyunun çoğu bölümünde Everton’dan yana dönmüştü.Burada,Saha’ya ayrı bir parantez açmak gerekir sanıyorum.Çünkü takım savunmasının en ileri ucundaki oyuncusu kimliğine büründü maç boyunca.Gücünü çok etkin kullandı ve top Arsenallilerdeyken daha rakip yarı sahada alan daraltmaya başladı,top takımındayken de kendini geride tutarak Osman veya Pienaar’ın içeriye doğru deplase olabilmelerini sağladı.


Moyes’in takımı iki kez öne geçmesini bildi ancak skoru korumak konusunda aynı başarıyı gösteremediler.Tabii bunda Arsenal’in yetenekli ayaklarının payı büyüktü(özellikle ilk golde Eduardo ve Arshavin’in dar alanda yaptıkları görülmeye değerdi.).Onun dışında,kontrpiyelerinde maçın skorunda doğrudan etkili olduğunu söyleyelim.Howard’ın yediği iki golde de top kendi arkadaşlarına çarpıp yön değiştirdi.


Özetle,karın oluşturduğu havayı da hesaba katacak olursak,çok renkli,bol gollü ve saha kenarında duran teknik adamları da düşündüğümüzde futbolun rakipler arasında yapılan bir karşılıklı hamleler oyunu olduğunu gözler önüne seren çok güzel bir maç oldu.

Un Divan a New York - New York'ta Bir Çılgın


"Neden bilmiyorum ama bütün ayakkabılarını pırıl pırıl hizalanmış görünce kalbim sıkıştı.Hiç değilse birinin üstünde ufak bir çamur lekesi,çimen parçası,küçük bir yaprak olsaydı..."


Juliette Binoche hakkında yazacaklarım muhakkak hep eksik kalacaktır.Çünkü onun ekrana yansıyan büyüsünü tarif edebilecek kadar iyi bir Türkçe'ye sahip değilim.Belki de böylesi daha iyi aslında çünkü o büyüyü,ışığı tarif edebildiğimiz an onu zihnimizde canlandırabileceğimiz anlamına gelir.Öyle olmasındansa yarım kalmasını tercih ederim.Neyse,yazının konusu Binoche değil onun belki de en "basit",en "olmamış" filmlerinden biri:Un Divan a New York.Yine de,filmi Binoche'dan başka izlenmeye değer kılan neler olduğunu anlatmak isterim.

Filmin yönetmeni Belçikalı Chantal Akerman.Kendisi hakkında en ufak bir fikrim dahi olmadığını peşinen söyleyeyim.Ancak gördüğümüz kadarıyla Akerman klasik bir Fransız romantizmiyle Hollywood klişelerini bir arada bulunduran naif bir aşk filmini birleştirmeyi denemiş ve ortaya Fransız usulü bir romantik-komedi filmi çıkmış.Yani,ağır ağır ilerleyen,klişelerle dolu bir aşk filmi.Aslında,Amelie ve Jeux d'enfants ile başlayan yeni Fransız aşk filmlerinin gayet başarılı olduğunu biliyoruz.Ama "un Divan a New York" kesinlikle o kalibrede bir film değil.Yalnız bu söylediklerim filmde izlenmeye değer bir şey yok diye anlaşılmasın.Yazının başında da belirttiğim gibi,başta Binoche olmak üzere bir çok küçük,sevimli detay her romantik-komedide olduğu gibi yüzünüzü gülümsetiyor.

Binoche'nin ve William Hurt'un başarılı oyunculuklarına pek fala değinmenin anlamı yok zaten.Onun dışında filmi asıl ilginç kılan;her zaman farkında olduğumuz halde her gördüğümüzde bizi şaşkınlığa uğratan "zıtlıkların uyumu" meselesi.Ünlü ve başarılı psikanalist Henry Harriston düzenli,aşırı titiz ve yeterince obsessiftir.Her şeyi planlı ve düzenlidir.Yani tipik "kariyerli" bir Amerikalıdır.Bunun yanı sıra Beatrice ise Paris'in banliyölerinden birinde yaşayan,gayet rahat,umursamaz,dağınık ama son derece çekici bir kadındır.İkisi de aldıkları ani bir karar sonucunda evlerini bir süreliğine değiş-tokuş etmeye karar verirler ve hikayemiz başlar...

Beatrice Harriston'un dairesine yerleştiğinde yaşadığı duygu "köyden indim şehire" tadındadır.Harriston ise tam tersini yaşıyordur.Tavanı sızdıran,dağınık bir daire...Üstelik hiç alışık olmadığı varoşlarda...Beatrice kısa süre içerisinde çevresini kendine bağlamayı başarmıştır.Daha doğrusu bu kendiliğinden gerçekleşmiştir.Çünkü,Beatrice'nin o umursamaz,doğal tavrı herkesin yıllar önce belirli kalıplara girmek adına askıya aldığı o eski,hınzır hallerini anımsatmaktadır onlara.Beatrice çevresindeki herkesi kendine aşık etmiştir.Çünkü o herkesin bir yerde unutup da aradığı o saflıktır.Aynısı Doktor Harriston'a da olur.Beatrice'nin evinde kalamaz ve New York'a geri döner.Ancak dönüş amacı kesinlikle bu değildir.

Binoche'nin o kimseye benzemeyen jest ve mimikleri,kimin hasta kimin doktor olduğuna dair başarılı göndermeler ve film boyunca hiç bitmeyen sıcak diyaloglar...Ağır-aksak ilerleyen bir romantik-komediyi izlenebilir kılan ve hatta sevdirebilen sebeplerin başında geliyor...

8 Oca 2010

5 Oca 2010

Devre Arası İtibariyle Ada'da Genel Görünüm-2


Ada'da zaten bildiğimiz anlamda bir devre arası olmadığını biliyoruz.Hatta Noel tatili sebebiyle ara verildiği bu hafta dahi maç oynandı ligde...Bizim ligimizin oyuncuları yeni yıla turistik mekanlarda girdi ama Britanya Adası'nda futbol yaşantısını sürdüren sporcular 2-3 Ocak tarihlerinde dahi,yoğun kar altında FA Cup maçına çıktılar.Bu gece de ligde eksik kalan maçlardan biri daha tamamlanmış oldu ve Stoke sahasında Fulham'ı ağırladı.Anlattığımız gibi,başlık devre arası dese de bizim amacımız takımların Ocak ayı itibariyle genel görünümlerini ve transfer politikalarını anlatmak.

Yazının ikinci kısmına Liverpool ile başlıyoruz:

Liverpool:Hemen hemen her bölgesinde sıkıntı yaşayan bir takım Liverpool.Agger her ne kadar yeni bir transfere ihtiyacımız yok dese de stopere de bir takviye şart.Sol bekte bu sene sorumluluk çoğunlukla Insua'nın üstünde ancak Insua'nın bu denli büyük bir sorumlulukla baş edebilecek güçte olduğunu sanmıyorum.Ayrıca,aynı sözleri Lucas için de söyleyebiliriz.Aquillani'nin performansına değinmeye ise hiç gerek yok...Torres'in yedeğinin olmadığını da biliyoruz.Böyle bir ortamda,Liverpool için bu sene ilk dört gerçekçi bir hedef gibi durmuyor.Transfer adayları arasında geçen seneden beri listede bulunan Heskey var.Ancak en kuvvetli ihtimal van Nistelrooy gibi duruyor forvette.Orta sahada ise Scott Parker ismi uzun zamandır anılmakta.Yalnız Zola daha önce Parker'ı satmayacağını söylemişti.Bu transferlerin gerçekleşmesi için şart olan paranın nasıl bulunacağını ise Rafa dahil kimse bilmiyor.

Manchester City:Mancini'nin Hughes'den fazlasını vereceğine eminim.Saha kenarındaki duruşu bile her şeyin gösteriyor zaten.Ayrıca Mancini'nin gerçekçi hedefler belirlediğini söylemek lazım.Bunun dışında City'nin geçek anlamda hayal kırıklığı yaratan iki oyuncusu var:Robinho ve Lescott.Bana kalırsa,Lescott'un yeri Everton'du ve bir daha aynı performansı gösterebileceği konusunda şüphelerim var.Robinho konusu ise çok daha basit:Zaten gerçek Robinho bu...Ondan disiplin veya istikrar beklemek ona haksızlık olacaktır.Mancini'nin de bu isimlerin yerine yenilerini almak istediğinin farkındayız.Stoper için ilk aday Upson gibi gözüküyor.City'nin transfer bütçesine göre Upson ortalama bir hedef bile sayılabilir.Ayrıca Mancini'nin eski bir Inter'li olduğunu düşünecek olursak Inter'de rotasyonda kullanılan isimlerin Mancini'den gelen tekliflere sıcak bakacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Manchester United:Ne Berbatov,ne Nani istenileni verebildi şimdiye kadar.Obertan zaten yeni iyileşti.Owen hala tam olarak eski günlerine dönebilmiş değil.Böyle bir ortamda Manchester'ın puan durumundaki yeri tamamen Ferguson'un eseridir.Yine de,sezon sonuna kadar şampiyonluk yarışının içinde kalmak için hücum bölgesine bir takviye şart.Molde'den mucize ithal etmeye alışmış bünyeler için Mame Biram Diouf yeterli olabilir ama Ferguson her zaman olduğu gibi yine işini şansa bırakmak niyetinde değil...Ben Arfa veya Defour'u gündemine almış.Özellikle Defour'un United'a güç katacağına kesin gözüyle bakıyorum.

Portsmouth:Bırakın transfer bütçesini,oyuncularının parasını dahi ödeyemeyecek durumda Portsmouth.Buna rağmen iyi oynuyorlar.Hala kümede kalma şansları yüksek.Fakat bu transfer sezonunda yıldız oyuncuları onları bırakabilir.Bunun örnekleri şimdiye kadar çok görüldü.Şimde aynı tehlike Portsmouth için gündemde.Zaten 40'lık James yaşına başına bakmadan Tottenham'a göz kırpmamış mıydı geçen haftalarda?

Stoke City:Stoke cephesinde en çok beklenen transfer Beattie-Jason Robets takası.Zaten Beattie artık tamamen kadrodan düşürüldü.Gitmesine kesin gözüyle bakılıyor.Öyle olunca da yerine adam bulmak şart oluyor.Roberts takası dışında ihtimallerin başında Kenwyne Jones geliyor.Stoke rakiplerine göre rahat durumda ve açıkçası bunun haklı ve tatlı rehavetini yaşıyorlar.

Sunderland:Sezonun başından Aralık'a kadar ligin en keyif veren takımıydı Sunderland.Transfer konusunda da rahat gözüküyorlar.Ancak onları en çok düşündürecek konu Kenwyne Jones'in gidişi olacaktır.Jones Sunderland'a tek başına maç aldırabilen bir futbolcu bunun örneklerini bu sene de gördük.O yüzden Jones giderse en az onun kadar iyi biri lazım ki Sunderland bu formunu koruyabilsin.Steve Bruce'nin bu anlamda düşündüğü ilk isimse gayet heyecan verici:Robbie Keane...

Tottenham Hotspur:Tottenham veya Redknapp'ın transfer stratejisi tamamen Ada'nın parlayan isimlerinden oluşuyor.Redknapp fırsatını bulursa Keane ve Pavlyhucenko'yu elden çıkaracak yerlerine Kenwyne Jones ve orta sahayı güçlendirmek için Scott Parker'ı alacak.Yine Dawson'un yerine de Anton Ferdinand veya Matthew Upson isimlerinden birini gözüne kıstırdığını belirtelim.

West Ham United:Transferde kiralık isimlerden başka pek şansı bulnmayan bir hocanın en önemli oyuncularının (Parker,Upson,Green) ise transferin gözdelerinden olması tek kelimeyle şanssızlık.Evet,West Ham cephesinde neredeyse hiç iyi bir şey olmuyor şu günlerde.Diamanti'nin performansını saymazsak...

Wigan Athletic:Roberto Martinez Ocak ayında mutlaka 1 veya 2 yeni isim almak istediklerini belirtti.Bence de Wigan'ın acilen transfere ihtiyacı var.Çünkü bu renksiz futbol anlayışından kurtulmaları gerekir.Bu anlamda hemen her mevkiiye transferin gerektiğini söyleyebiliriz.Ancak takımın belki de iskeletini oluşturan üçlü N'Zogbia,Scharner ve Figueroa'nın diğer takımşların transfer listesinde olması Wigan'ın transfer ihtiyacını ikiye katlayabilir.

Wolverhampton Wanderers:McCarthy'nin zar zor kurduğu bu sistemi iddialı,spekülatif isimlerle bozmaya ne gücü ne de parası yeter.Zaten Wolves için en iyisi böyle kalmaları olur.Çünkü mali problemleri atlatmadan takımı bozmak pek hayırlı olmayacaktır.Sanırım o da bunun farkında.Wolves ayrıca ligin en haddini bilen takımı olarak da dikkatleri çekiyor.

1 Oca 2010

Devre Arası İtibariyle Ada'da Genel Görünüm-1


Ada'da Premier Lig heyecanı bir haftalığına da olsa yerini FA Cup maçlarına bıraktı.Bizdeki gibi bir "devre arası" anlayışı olmadığı için bu bir haftalık arada,hocaların fiziksel anlamda takımlarına katabilecekleri pek bir şey olmuyor.Fakat bu olumsuzluğun Lig-FA Cup-Carling Cup hatta büyük takımlar için Şampiyonlar Ligi hattında(üstelik bu turnuvaların hepsi devam ederken Afrika Kupası'nın başlayacak olması da takımlara ayrı bir yük oluyor.) her maça aynı oyuncularla kadroya çıkılamayacağı için yedek oyuncuların da her zaman hazır olması ve oynayabilmesi açısından bir avantaj sağladığını söyleyebiliriz.Tabii,böyle bir durumda hocaların takımlarına dair en doğrudan müdaheleleri transfer aracılığıyla oluyor.Ocak'ta açılan transfer sezonu onlar için eksiklikleri kapamanın en kısa ve kökten çözümü gibi gözüküyor.

Kimi takım mali sorunlarla boğuşurken kimi 40 milyon sterline varan transfer bütçesi belirleyebiliyor.Kimi hoca değişikliği düşünürken kimi ise yıldız oyuncuların peşinden koşuyor.Devre arası itibariyle,Ada'da genel görünüm ise şöyle:

Arsenal:İlk yarıda bir kaç kritik puan kaybı yaşasalar da genel olarak iyi bir performans çizdiklerini söyleyebilmek mümkün.Fakat yine de hemen her mevkii için bir takviye şart gibi gözüküyor.En acil bölge tabii ki van Persie'nin bölgesi.Hem yaratıcı hem de golcü bir isim bulmaları gerekecek.Aksi takdirde bal yapmayan arı konumundaki Bendtner ve Eduardo ile şampiyonluk yarışını sürdürebilmeleri güç.Sanıyorum Arsene Wenger de bunun farkında olmalı ki almak istediği isimlerin başında Bordeaux'lü Chamakh ve Wolfsburg'lu Dzeko geliyormuş.
Aston Villa:İlk yarının son anına kadar iyi götürüyorlardı aslında işleri.Ancak son iki maç Arsenal ve Liverpool'a kaybederek bir anlamda rakiplerine puan kaybetmiş oldu.Takımın en büyük artısı hemen hiç sakatının olmaması ve tüm oyuncularının formda olması.Bu yüzden belki de ligin en az transfere ihtiyaç duyan takımı konumunda Villa.Yine de Reo-Coker'in yerine daha yaratıcı ve defansif anlamda daha güçlü bir isim bulabilirse orta sahayı daha da güçlendirmiş olur O'Neill.Heskey'nin peşinde ise sene başından beri hatta geçen sezonun sonundan beri Liverpool'un olduğunu belirtelim.

Birmingham City:Ligin en şanslı takımlarından.Uzak Asyalı sahipleri tarafından 40 milyon sterlinlik bir bütçe ayrıldı transfer için.Bu para McLeish'in kafasındakiler için yeter de artar .Zaten kendisi de Jerome Cameron'un yerine veya yanına iyi bir santrafor almak niyetinde.Takımın ilk altı şansını zorlamasına yardımcı olabilecek Celtic'in yıldızı İrlanda'lı yıldızı Aiden McGeady,Wigan'lı kanat oyuncusu N'Zogbia gibi isimlerin de listede olduğunu belirtelim.

Blackburn Rovers:Hem mali anlamda hem de kadro bakımından ligin en şanssız takımlarının başında geliyor Rovers.Skoru değiştirebilecek ender isimlerinden McCarthy ve Pedersen'in gitme ihtimalleri var.Üstelik McCarthy nüyük ihtimalle ayrılacak gibi gözüküyor.Buna karşılık,Ada'da James Beattie-Jason Roberts takası konuşuluyor.Beattie'nin Pulis'le yaşadığı tartışmadan sonra hiçte uzak bir ihtimal gibi gelmiyor bu takas.Ancak Beattie McCarthy'nin boşluğunu doldurabilir mi?Sanmıyorum...

Bolton Wanderers:Geçen hafta Gary Megson'u kovdular ve hala bir isimle anlaşamadılar ama adaylar arasında en muhtemel isim Burnley'in hocası Owen Coyle.Diğer isimler ise Alan Shearer,Gary Speed gibi sansanyonel isimler.Büyük ihtimalle takımın başına Owen Coyle gelecektir.Fakat Bolton için asıl önemli süreç bundan sonra başlayacak.Ligde kalmaları -henüz çok erken olsa da- çok zor gözüküyor.Bunun için doğru hamleler yapmak şart.Beşiktaş'ın da istediği Guti transfer listesinin ilk sırasında.Klasnic,Davies gibi "veteran"ların yanına Guti'de eklenirse takımın hücum gücü artacaktır.Ancak defansta Gary Cahill dışında ciddi bir isim bulunduğunu söyleyebilmek zor.Defansa da takviye şart.Coyle'nin yapacak çok işi var...

Burnley:Coyle gider mi bilmem ama eğer kalırsa bir veya iki takviyeden fazlasını yapmayacağını söyledi.Son 9 resmi maçını da kazanamayan Burnley'nin kötü gidişi onları ligin sonuna doğru götürebilir bu yüzden orta sahada pas trafiğini hızlandıracak,oyunu Burnley lehine çevirebilecek bir ayağa ihtiyaçları var.Bunun içinde kiralama yoluna gideceklerdir ilk olarak.Çünkü böyle bir oyuncu alabilecek mali güçleri yok.Listenin başındaki isimler Jack Wilshere ve Gareth Bale...

Chelsea:Ancelotti'nin başı belki de hiç olmadığı kadar dertte bu sezon.Hala ligin zirvesinde bulunsa da bunu korumak için takviyeye ihtiyacı var.Chelsea'nin son yıllardaki azalan transfer trendine baktığımızda transferin gerçekleşmemesi ihtimalinin hiçte az olmadığını göreceğiz.Eğer transfer gerçekleşmezse,Ancelotti rezerv takımından oyuncularla bu açığı kapayacaktır.Fakat aynı anda Anelka,Drogba,Essien ve Deco'nun açığını kapamak zor olucaktır.Muhakkak transfere ihtiyaçları var.Listenin başında Agüero var ancak kısa süreli ve hesaplı olması açısından Heskey transferi de gündemde...

Everton:Sezon başından beri transferde sorun yaşayan bir takım Everton.Bu transfer sezonunda da oyuncu satmadıkları takdirde yeni bir isim almaları zor olacaktır.Sezonun başından beri sakat olan Arteta ve Afrika Kupası'na gidecek olan Yobo'nun boşluğunun doldurulması şart.Donovan'ın kiralık olarak geldiğini biliyoruz.Fakat kadronun hala çok ciddi eksiklikleri var.Özellikle defans hattının en az iki oyuncuyla yeniden yapılanması lazım diye düşünüyorum.

Fulham:Ligin istikrarlı takımlarının başında geliyor.Ligdeki durumu da mali durumu da ortada.Fakat transferde öncelikleri forvet hattı ve stoperde.Andy Johnson'un sakatlığı ve Nevland'ın istenileni verememesi bütün yükü Zamora'nın üstüne yıktı.Forvette bir alternatif Hodgson'u rahatlatacaktır.Ayrıca her ne kadar genç Smalling ilk maçında harikalar yaratsa da Hodgson'un bir stopere de hayır diyemeyeceğini biliyoruz.

Hull City:Transferde kiralık isimlere ya da sözleşmesi bitecek olanlara yönelmekten başka çaresi olmayan bir takım daha.Hatta Guardian'a göre Hull City'nin ihtiyacı olan tek şey Jimmy Bullard'ın sene sonuna kadar "fit" kalması
.Hemen her mevkiiye takviye lazım ancak kiralık yada emekliliğe ayrılma arifesinde olan isimlerden başka alternatifleri yok.Bu isimler ise Sol Campbell ve Kris Boyd vs...

Not:Takımların ikinci yarısı yazının okunabilirliği gözetilerek bir sonraki post'a bırakılmıştır.

Fotoğraf Tom Jenkins'in.Sol Campbell'in Arsenal'e geçtikten sonra White Hart Lane'den görünümü...

28 Ara 2009

Batı Londra Derbisi : Hodgson'ın Taktiksel Başarısı

Chelsea-Fulham:2-1



Roy Hodgson ilginç bir teknik adam,kariyeri pek parlak değil.Var olan kariyerini de İngiltere'de değil Kuzey ülkelerinde gerçekleştiren Hodgson ilk ciddi başarısını Fulham'la elde etti.Bu sezon Fulham'daki ikinci sezonu ve ilk sezonunda Fulham'a lig tarihinde ulaştığı en yüksek nokta olan 7.liği getirdi.Takımı kreatif oyunculardan yoksun olsa da bu açığı iyi ve isabetli pas yapabilen,topun suyunu çıkarana kadar ısrarla paslaşan,çok koşan ve disiplinli bir savunma anlayışı yaratarak kapadı.Bu yüzden,Hodgson savunmadaki tutucu tavrına rağmen kesinlikle bir Tony Pulis değildir.Ona yakın isimler düşünecek olursak ilk akla gelecek isimler Martin O'Neill ya da Alex McLeish olacaktır.O'Neill'in kadro yapısı rahat hücum etmeye müsait olduğundan hücum anlamında Villa ile Fulham'ı karşılaştırmak gerçekçi olmayacaktır.Ancak kısıtlı kadro ve imkanlara rağmen topa sahip olmayı,hızlı hücuma çıkmayı,kanat organizasyonlarını ve tüm bunları yaparken elden bırakmadığı savunma tedbirleri gibi pozitif olguları takımlarına aşılamaları bakımından McLeish ve Hodgson benzerlikleri çarpıcıdır.İki takımın ligdeki yerlerine ve son 8 maçlık serilerine bakmak ve bu paralelliği görmek zor olmayacaktır.Ez cümle,Hodgson taktiksel öğretileriyle iki sezondur rakiplerini zorlayan ve kendi futbolunu oynayan bir takım yaratmayı başarmıştır.Hodgson "yaratıcı" bir teknik adamdır.Klasik İngiliz futbolunu çağdaş gerçeklerle birleştirmeyi başarabilmiştir ve Fulham bu sistemin aynası konumundadır.

Batı Londra derbisine gelirsek.Öncelikle maçın yorumunun Fulham'lı İbrahim Altınsay tarafından yapılması bizler için büyük bir şans diye düşünüyorum.Maç içinde bilmediğimiz pek çok şey anlattı Altınsay.O da böyle bir Fulham izlemekten mutluydu şüphesiz.Henüz dördüncü dakikada Konchesky'nin sol çaprazdan gelen etkili ortasını Gera gole dönüştürdü ve Chelsea adeta maça 1-o yenik başladı.Kadrolara baktığımızda,Fulham Hangeland hariç ideale yakın bir kadroyla sahadaydı(forvetteki eksiklikleri saymazsak).Chelsea'de ise bilindiği gibi Anelka ve Essien yoktu.Ligde son 6 maçtır yenilgi yüzü görmeyen Fulham golü erken bulmasından dolayı baskıyı da erken yedi ve ister istemez kapanmaya başladı.Ancak bu "kapanma" kesinlikle güzel futbolu baltalayan cinsten bir kapanma değildi aksine İbrahim Altınsay'ın da belirttiği gibi savunma sanatının inceliklerini gösteren türden bir kapanmaydı.Fulham Chelsea'nin kanatlardan gelen adamlarını kademeli olarak iki kişiyle kapadı.Zaten kadro bizzat Hodgson tarafından oluşturulduğu için savunma sanatını iyi icra etmelerine şaşmamak gerekir diye düşünüyorum.Hodgson,orta sahada Murphy ve Baird gibi hem topu olumlu kullanabilen hem de top kapabilip,alan kapatabilen defansif orta oyuncular ve sağ kanatta Duff ve Pantsil gibi hızlı,yırtıcı ve inatçı oyuncularla Chelsea'nin topla bir süre sonra beyhude bir şekilde oynmasına sebep oldu.Yalnız,tüm bunlar olurken Fulham'ın tek kötü özelliği haddinden fazla kapanmış olması ve ileride Zamora ve bazen'de Gera'dan başka kimseyi bırakmamış olmasıydı.Zamora'nın da Gera'nın da topu ileride tutmak konusunda iyi olmadıkları rahatlıkla söylenebilir.Topu ileriye taşıyabilecek iki oyuncu Dempsey ve Duff'un savunma yapmaktan ileriye çıkamamaları da Fulham'ı tamamen teslim olmaya itti ve Chelsea bir süre sonra Fulham savunmasını geçmeye başladı.Maçın son çeyreğine doğru da beklenen oldu ve önce Drogba ardından da belki de maçın en iyi ismi genç stoper Chris Smalling'in kendi kalesine attığı golle Fulham maçı 2-1 yenik bitirdi.

Fulham'ın Premier Lig'e çıktığı 2001'den beri Stamford Bridge'de galibiyeti yoktu ve yine olamadı.Yine de,Fulham'ın iyi yolda olduğunu söylemeliyiz.Fulham için gerekenler Hodgson'a biraz daha güven ve kadroya bir kaç takviye...Eğer bunlar gerçekleşirse Premier Lig'in kalbur üstü takımlarından biri doğuyor demektir.


Mourinho'da maçı izleyenler arasındaydı...

27 Ara 2009

Son 10 Yılın En İyi 20 Türk Filmi


İlk önce listeyi 10 film olacak şekilde hazırlamıştım aslında.Ancak kimi filmler "gönül kontenjanı" kapsamına girdiği için onları da eklemeden edemedim ve ortaya 16 film çıktı.Son olarak,16'nın bu tip listelemeler için uygun bir rakam olmadığına karar verdim ve film sayısını 20'ye çıkardım.Tabii bu sebepten son bir kaç film aslında çokta sevmemiştim kategorisine girebilir.Ayrıca listenin objektifliği adına favori yönetmenlerimden 2'den fazla film seçmemeye özen gösterdim ve büyük yankı getiren filmlere de yer vermeye çalıştım.Hepsi hakkında bir şeyler karaladım ve filmleri seçerken objektif davranmaya çalıştım.Yalnız,yorumlar tamamen subjektif niteliktedir.


1-Sonbahar-(Özcan Alper):Son 10 yılın kesinlikle en iyi Türk filmi.Yönetmen Özcan Alper'i şimdiden Türk sinemasının usta yönetmenleri arasına sokabilecek nitelikte bir proje.Ölüm orucu ekseninde,cezaevlerindeki uygulamalara,hayata,doğaya ve tabii ki ölüme keskin,gerçekçi bir bakış...Son 10 yılın en iyisi.

2-Uzak-(Nuri Bilge Ceylan):Ne Üç Maymun'da ne de İklimler'de Uzak'ı izlediğimde hissettiklerimi hissedebildim.Filmin her karesi ayrı bir fotoğraf,her biri ayrı bir şey anlatıyor...Özellikle kar altındaki İstanbul sahneleri görülmeye değer.Karakterlerin bizzat hayatın içinden olması ve kameranın günlük yaşantılarına tanıklık etmesiyle de ayrıca ilgimi çekmişti.Kişilerin hayattan beklentiler,geleceğe dair duydukları endişe ve umutsuzluk...Hepsi Uzak'ta idi.

3-Yazgı-(Zeki Demirkubuz):Zeki Demirkubuz'un Camus uyarlaması Yazgı...Varoluşun sıradanlığında kaybolan,seçimleri arasında fark gözetmeyen belki de gözetemeyen bir karakter.Türk sinema tarihinin en ilginç yapımlarından biri.Serdar Orçin'in oyunculuğuyla erkenden zirve yapması ve büyük ihtimalle bir daha asla o performansa ulaşamayacağı gerçeği filmin en kötü yönü.

4-Beş Vakit-(Reha Erdem):Reha Erdem kurgusu ve olağan üstü dialoglarıyla aklımda yer etmiştir hep.Beş Vakit'te öyle bir kasaba sıcaklığı ve çocuk oyuncularla çekilen insana ait bir film.İlk 5'e girebilecek kadar iyi çekilmiş,iyi kurgulanmış.

5-Yumurta-(Semih Kaplanoğlu):Kasabalı Yusuf'un hayatındaki problemlere Reha Erdem'in bakışından daha kötümser daha gizemli bir bakış.Filmin başından itibaren rahatlıkla alabileceğiniz bir his veriyor Yumurta ama o hissi tam tarif edebilmek güç...

6-Kader-(Zeki Demirkubuz):Listemize iki filmle girebilen üç yönetmenden biri.Son on yılın listesini oluşturduğumuz için dışarıda kalan Masumiyet'in ve karakterlerinin ilk hali...Bekir'in aşk mı,kader mi bilemediği,bir türlü terkedemediği umutsuz alın yazısının hikayesi...

7-Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak-(Ahmet Uluçay):Üstüne söylenebilecek fazla bir söz yok.Allah rahmet eylesin.Tek uzun metrajlı filmi dahi Türk sinemasının köşe taşlarından biri olmaya hak kazanmıştır.

8-Takva-(Özer Kızıltan):Şahsen çok önemli bir film olarak görüyorum Takva'yı.Türkiye'deki din gerçeğini çok gerçekçi anlatıyor.Erkan Can'ın oyunculuğunu da filmle birlikte hatırlanması gerek...

9-Yazı Tura-(Uğur Yücel):Uğur Yücel'in oyunculuğu bitirdikten sonra yönetmenlikte de çığır açmaya başladığı ilk filmi.Gerçi aynı başarıyı Hayatımın Kadınısın'da sürdürdüğünü söyleyebilmek zor.Yazı-Tura'da listemizdeki çoğu film gibi gerçekçilikten ve taşradan besleniyor.Nevşehir,Olgun Şimşek ve Kenan İmirzalıoğlu da başarıyla bu filme eşlik ediyor.

10-Gönül Yarası-(Yavuz Turgul):Bir Yavuz Turgul-Şener Şen işbirliği daha ve ucu -ne hikmetse- yine taşraa dayanan sıcak,naif ve içli bir öykü daha.Ayrıca,Timuçin Esen'in parladığı döneme denk gelmiştir...

11-Babam ve Oğlum-(Çağan Irmak):Yüne hüzün,yine kasaba...Diğerlerinden farkı Babam ve Oğlum'un hepsinden daha fazla duygusal öğelere sahip olması...

12-Hacivat ve Karagöz Neden Öldürüldü?-(Ezel Akay):Bu film Türk sinema tarihinin en iyi tarihi filmlerinden biri...Hem tarihe farklı bir bakış açısıyla bakabilmesinden hem de filmin içindeki klasik Ezel Akay öğelerinden dolayı tüm övgüleri sonuna kadar hak ediyor...

13-Gölgesizler-(Ümit Ünal):Hasan Ali Toptaş'ın olağanüstü romanından uyarlanan Gölgesizler varoluşu ve belirsizliği taşrada işlemesi bakımından ilginç ve Ümit Ünal'ın romana sadık kalması sonucunda doğan Kafkaesk anlatım tarzıyla sinemamızda bir ilk...

14-Vavien-(Taylan Biraderler):Film bir ay kadar geç vizyona girmiş olsaydı şu an bu listede olamayacaktı şüphesiz.Veri 10 yılın son günlerinde görmüş olsakta kanımız çok ısındı ve listeye 14.sıradan girdi.Vavien'de bir kasaba hikayesi,kasabanın üzerinden insanların "hallerinin" anlatıldığı hoş,sıcak bir film.

15-Yaşamın Kıyısında-(Fatih Akın):Kesişen hayatlar,İstanbul,Karadeniz.Her biri için izlenebilir...

16-Korkuyorum Anne-(Reha Erdem):Klasik bir Reha Erdem filmi.Sadece filmde geçen diyalogların hatrına bile bu listeye girebilir ki çok daha fazlası var.

17-Pardon-(Mert Baykal):Ferhan Şensoy'un en başarılı sinema hamlesi.Çok özel bir film,en komik değil belki ama en fazla tebessüm ettiren film.

18-Issız Adam-(Çağan Irmak):Herhalde adı geçen filmler arasında en popüleri Issız Adam.Biraz da bu yüzden onu alt sıralara aldım.Hakkında yazılacak pek bir şey yok.Zira film hakkında hemen herkes fikir sahibi.Güzel bir aşk filmi diyoruz.Güzel güzel izleyin...

19-Vizontele-(Yılmaz Erdoğan):Listeyi tamamlamak adına girmiş olsa da ilginç çekim teknikleri,yoğun komedi unsurları ve yüksek bütçesiyle sinemamızda önemli bir yer tuttuğunu söylemeliyiz.

20-Fasulye-(Bora Tekay):Listemizin en yaşlı filmi.Fasulye çekileli tam 10 sene olmuş ve ben bu 10 senede Bora Tekay'ın adını bir kez olsun duymadım.Kendisi şu an ne yapıyor bilmiyorum ama Fasülye'nin bu "top 20" listesindeki en sıradışı,en keyifli film olduğunu söyleyebilirim.Selim Erdoğan'ın da Fasulye'den sonra bir türlü dikiş tutturamaması Fasulye'nin hayırlı bir film olmadığına mı işaret etmektedir acaba?

26 Ara 2009

McLeish'in Askerleri vs Chelsea


Birmingham-Chelsea:0-0


Son 6 maçından 5 galibiyet 1 beraberlik çıkarmayı başaran Birmingham evinde,liderliği koruyan fakat kötü günler geçirmekte olan Chelsea’yi ağırladı bu öğleden sonra.McLeish’in forvetteki sıkıntısını saymazsak Ridgewell ve Johnson’un da dönüşüyle,Birmingham sezon başından beri oynayan ilk 11’e yakın bir kadroyla çıkmıştı sahaya.O’Connor’un yokluğunda Birmingham'ın hücum gücü azalmıştı çünkü O’Connor rakip defansı arkasına alabilen,kaleye sırtı dönük oynamayı sevdiğinden top ondayken takımını rahatlatabiliyor ve hücuma fazla kişiyle çıkabiliyorlardı.Onun yokluğunda geçen sürede ise yaşayan son Leeds efsanelerinden Bowyer’ın ve Jerome Cameron’un klas golleri Birmingham’ı nispeten rahatlatmıştı ama bu akşam da gördüğümüz üzere hala gol bölgelerinde sıkıntı çekiyorlar.Bu eksikliğin dışında,defans hattı ideal oyuncularından oluşmuştu.Zaten eksiksiz bir savunma yaptılar.Rakibe bir an olsun boşluk bırakmamaya gayret gösterdiler.Zira boş alan bulan bir Chelsea’nin ne kadar etkili olabileceğini hepimiz biliyoruz.Tabii bu defansif başarının arkasında McLeish’in sene başından beri bozmamaya özen gösterdiği Bowyer-Ferguson ikilisinin başaırlı performansları da öenmli bir yer kaplıyor.Bu ikili çok soğukkanlı,savunmaya yatkın ve top hakimiyetleri yüksek olan oyuncular.Böylece takım savunmasının önemli bir parçasını oluşturuyorlar.Eğer futbol taktiksel hamleler oyunuysa McLeish’in Chelsea’ye karşı çok akıllıca hamleler yaptığını söyleyebiliriz.Oyunun kontrolü pek tabii Chelsea’nin elindeydi ve fakat Birmingham oyuna hiçbir zaman seyirci kalmadı,üstüne düşeni sıkı savunmayla ve topu kazandıklarında hızla hücuma çıkmakla yaptı.


Chelsea’de ise kötü gidiş devam ediyor.Sıkı savunmaları geçmekte zorlanıyorlar.Bu anlamda hızından ve tekniğinden faydalanabilecekleri Anelka’nın yokluğu da önemli bir dezavantaj oldu bu akşam.Sonuçta Birmingham Chelsea karşısında önlemlerini iyi almış.Genç kaleci Hart’ın da katkılarıyla kalesini gole kapalı tutup,yenilmeme motivasyonunu da devam ettirmesi açısından çok önemli olan 1 puanın sahibi oldu.Sanırım McLeish ve Birmingham bu sezona damgasını vuracaklar.

23 Ara 2009

Olmadı mı? Bi Daha!...


Güiza'nın son haftalardaki başarılı formundan sonra,bir kısım "yorumcu" çok değil daha iki hafta öncesine kadar söylediklerine aldırış etmeyip makarayı geri sarmaya başladı.Aslında leblebi gibi gol atarmış ama Fenerbahçe'nin hücum oyuncuları ancak anlayabilmiş Güiza ile nasıl oynanacağını falan filan...Bunlar işin hikaye kısmı,zaten bu tip isimlerin hikayelerden,yaşanmışlıklardan başka anlatabilecekleri bir tek satır yoktur.Kimilerinin ana dilini düzgünce kullanabilme yetisi dahi sanki çok olağan dışı bir durummuş gibi övülür olmuştur.Böylelerinin kapladığı köşelerden futbol tabii ki çıkar ama bir birini takip eden herhangi bir düşünce dizininin,siteminin çıkması mümkün değildir.Tutarlılık nedir bilmemeleri de bundandır.

Neyse,yeni yıla aynı kadroyla gireceğimize kesin gözüyle bakabiliriz.İşin ilginç kısmı bizim bile kendileri hakkında kaygı duyduğumuz aşikarken,onların kendilerini geliştirmek,bir gün olsun bir tek farklı kelime etmek gibi ufak kaygılardan dahi yoksun olduğunu görüyoruz.İnsan geleceği hakkında,beşeri sermayesine katkıda bulunmak adına en ufak bir kaygı taşımıyorsa yaşayamaz.Onlar hala nasıl yaşıyorlar aklım almıyor.

Arsene Wenger ekonomi,Pep Guardiola hukuk eğitimi almış olsa ne olur?Etiket olur.O yüzden Yılmaz Vural dağı,taşı dolaşıp Almanya'da eğitim aldığını söylüyor.Hangisi para ediyorsa ondan var...Yerliyse yerli,görgüyse görgü...Eğitim başka bir mevzu ancak asıl mesele insanın niyetindedir.Güzel bir şey yapmaya hevesli bir insanın kudreti başka kimsede yoktur.Eğer bir teknik adamın üçüncü sınıf motivasyon yöntemlerinden,basit kavgalardan,polemiklerden,basmakalıp sistemlerden başka futbola değil,takımına değil bir öğrencisine dahi bu saydıklarımdan başka katabileceği bir şey varsa,o ihtiyacı olan puanı almak için bir stratejisi varsa hiç şüphesiz söylüyorum o antrenör iyi bir antrenördür.

Mustafa Denizli sezon başında eleştiriliyordu,ardından gelen yenilmezlik serisinden sonra adına övgüler düzülmeye başlandı ve bugün yeniden eleştiriliyor.Türkiye'nin futbol tarihinde karalama amaçlı eleştiri,o takımın puan tablosundaki yeri ile pozitif bir ilişki içerisindedir.Aksini ne gördüm,ne duydum.Zaten ülkede de,herkes her zaman haklıdır.Henüz bir tartışmadan haksız çıkanı görmedim.O yüzden Güiza gol atsa da atmasa da bu ülkenin bir numaralı yorumcusu bellidir.Nasıl olsa o söylemiştir önceden.Söylemediğimiz bir şey kalmayınca haliyle söylediklerimizden biri doğru çıkar.Yeni yılda bir eksik söylemeleri dileğiyle...

16 Ara 2009

You Won't Fool the Children of Birmingham



Villa ve Birmingham...Birmingham şehrinin iki takımı.Villa ligde son 6 maçtır yenilmiyor,32 puanla üçüncü sırada ve lider Chelsea'nın ve Manchester'in sadece 5 puan gerisinde.Lig başladığından beri geçen 17 maçlık periyotta Chelsea,Manchester,Liverpool,Tottenham ve City gibi iddialı,ilk dört adaylarından hiçbirine kaybetmedi.Üstelik bu beş maçtan toplam 9 puan alarak bu alanda bir rekor kırdı(Arsenal'le henüz karşılaşmadılar).

Bu yenilmezlik serisinin ardında Martin O'Neill'in,genç oyuncularla tecrübeliler arasındaki uyumu yakalayabilmesi ve istikrarlı kadro yapısı büyük önem taşıyor.Geçen sezondan itibaren Agbonlahor ve Ashley Young'u takıma tamamen monte etti,Friedel,Heskey gibi oyuncuları ise her türlü eleştiriyi göze alarak takıma koydu.Orta sahada Petrov-Sidwell(bazen Milner) sağ kanatta Milner sol da ise Ashley Young'la istikrarlı,hızlı ve dinamik bir orta saha kurmayı başardı.Ada'nın umut vaadeden yeteneklerinden Downing'in de sol kanada yavaş yavaş monte edilmesiyle orta sahanın teknik kapasitesi daha da arttı ve bir anlamda takımın kalibresi yükselmiş oldu.Sezon başındaki Warnock ve transfer sezonunun kapanmasından hemen önce gerçekleşen Dunne transferiyle de kafasındaki defans hattını kurmuş ve bugünkü Aston Villa'nın temellerini atmış oldu O'Neill.Kısacası,iyi bir organizasyon ve yönetim yapısı içerisinde durmadan yükselen bir Aston Villa trendinin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.Tabii bunda en büyük pay yukarıda da anlattığımız gibi profesör tipli hoca Martin O'Neill'in.

Birmingham'da yaşanan rüyanın mavilisine geçelim...Birmingham Ekim'in son haftasından beri yenilmiyor.Bu süre içerisinde yaptıkları 8 maçtan 6'sını kazanmayı bildiler ve ligde 6.'lığa kadar yükseldiler.McLeish'de aynı O'Neill gibi istikrarlı bir kadro yapısı kurdu ve takımı Premier Lig'e henüz bu sezon yükselmiş olsa da McLeish'in uygulamalarıyla sanki yıllardır Premier Lig'de oynuyormuş gibi.McLeish kadrosunda, Ferguson-Bowyer gibi eski günlerine dönüş özlemi taşıyan hevesli,tecrübeli yıldızlarla,O'Connor-Ridgewell gibi genç,kaliteli yıldızları barındırıyor ve sonuçta bizler her iki takımda da başarıyı getiren sistemlerin,yani McLeish ve O'Neill'in vizyonlarının,izledikleri yolların birbirlerininkiyle farklı olmadığını görüyoruz.

İki takımı da Premier Lig'de verdikleri üst düzey mücadelelerinden dolayı kutluyorum.Dilerim başarıları devam eder ve Villa ligi ilk 4 Birmingham ise ilk 6 içinde bitirir.

NOT:Ayrıca her iki takıma da T-Rex'den "Children of the Revolution" şarkısını gönderiyorum.

14 Ara 2009

Ada'da Haftanın Ardından


İngiltere'de hemen her haftanın yüksek tempolu ve bol gollü geçtiğini söylemek mümkün.Buna rağmen,bu hafta sonu oynanan maçlarla tamamlanan 16. haftanın gerek tempo gerek sürpriz gerekse de gol açısından diğerlerinden hiç bir eksiğinin olmadığını aksine ilginç goller ve sonuçlarla,gani gani fazlası olduğunu gördük.

Bitirdiğimiz haftada oluşan sonuçlara ve takımların performanslarına bir bakalım;

*Sanıyorum ilk olarak Stoke'den başlamak farz oldu artık.Pulis her ne kadar dışarıdan bize sevimli gelmese de,ben Pulis'i beğenenlerdenim.Daha doğrusu,kendime de açıklamakta zorlandığım bir şekilde tarzı hoşuma gidiyor.Evet,ortada beğenilecek bir şey yok çünkü topa sahip olan,oyunu yönlendiren,kısacası "güzel" futbol oynayan bir takım değil Stoke.Ve fakat,sıkı savunması ve bol disiplinli orta saha anlayışı da oldukça hoşuma gidiyor.Ayrıca dünyada taçları en azından bir korner kadar etkili kullanabilen kaç takım daha var ki?Sırf bu yüzden bile sevilebilmeli Stoke.İlginç bir takım ve ilginç bir hoca.Wigan maçına da aynı disiplinle başladılar,fakat hala hücum hattında sorunları var.Bu sorunun Tuncat-Beattie ikilisinin yan yana oynaması durumunda çözüleceğine inanıyorum.Defans hattı çoğu Premier Lig ekibine göre çok daha sağlam,orta sahaları yaratıcı değil fakat iş yapar.Hücum gücü içinse aynı şeyi söyleyebilmek zor.

Wigan hakkında söyleyecek pek sözüm yok.Ligin en renksiz takımlarından biri olduğunu düşünüyorum.Kimin nerde oynadığı,ne yaptığı belli değil.Topun kendilerinde kalmasını istiyorlar fakat böyle bir kadroyla bu mümkün değil.Kulübün sahiplerinin bu "tatsız" gidişe nasıl önlem alacaklarını bilmiorum ama Roberto Martinez'i göndererek başlayabilirler mesela...

NOT:Figueroa sırf o sol ayağı ve attığı insan üstü gol hatrına bir süre daha takımda kalabilir.

*Chelsea-Everton maçı şüphesiz haftanın en ilginç maçlarındandı.Moyes'in artık yükselişe geçmesi gerekiyordu ve yükselişe geçmek için de en iyi yer Stanford Bridge'ydi.Şansının da yardımıyla beraberlik almasını bildi.Bu sezonun en talihsiz takımlarından biri Everton.Çünkü onlardaki kadar sakat ve formsuz oyuncu başka hiç bir takımda yok.Bu maçta da tam Yakubu form tutmaya başlamışken Jo sakatlandı.Moyes'in kadrosu sakatlıklara karşı çok hassas ama yine de,umutla yükselişe geçeceklerine inanıyorum.
*Wolves'in deplasmanda Tottenham'ı yenmesini çok önemsiyorum.Haftanın en büyük sürprizlerinden biri oldu bence.Galibiyet golünün Doyle'nin ayağından gelmesi de benim için ayrıca manidar oldu.Wolves ligin alt sıralarını oluşturan diğer takımlara göre daha renkli bir futbol anlayışına sahip.Aldıkları bu üç puan da ligde kalma umutlarını arttıracaktır.Tottenham ise bu mağlubiyetten dolayı yara almıştır düye düşünüyorum.Sene başı tezim,Tottenham'ın giderek orta sıralara doğru ineceği yönündeydi.Liverpool ve Arsenal'in ciddi ikramları yüzünden bugüne kadar bu gerçekleşmedi ama sanıyorum yavaş yavaş altı sıralara doğru inecektir Tottenham.

*İşte haftanın en ilginç maçı.Old Trafford'da 24 senedir Aston Villa'ya yenilmeyen,son 31 maçtır namağlup ve her maçında gol atan bir Manchester...Maç sonunda bu istatistiklerin hepsi tarihe karıştı tabii.Aslında gol için çok çabaladı Manchester ama eminim O'Neill dahi böyle bir Aston Villa beklemiyordur maçtan önce.Manchester iyiydi ancak Aston Villa çok daha iyiydi ve bu yüzden maçı Aston Villa kazandı.Tabii,Manchester'ın defansta yaşadığı sorunları da unutmamak gerekir sene başından beri sürekli oynayan bir kalecisi yok ve defans hattında çok sayıda sakat mevcut.O kadar ki,Fletcher sağ bek oynamak zorunda kaldı Cumartesi akşamı.Gerisini siz hesaplayın...

*Burnley ile Fulham 1-1 berabere kaldılar.Bu sonuç iki şeyin göstergesi gibi oldu:1-Burnley'in bu sene düşmeye niyeti yok.2-Fulham bu sene geçen sezonu mumla arar.Tabii bunda Simon Davies ve Andy Johnson'ın sakatlıklarının da payı var ancak yine de Fulham'ın bu sene aynı başarıyı göstermesi zor görünüyor.Oysa,İbrahim Altınsay'ın Fulham'ı geçen sezonki yerine çok yakışmıştı:)

*Bolton-City maçı da beraberlikle sonuçlanan maçlardan oldu.City 3 kez geri düşmesine rağmen beraberliği yakalamasını bildi.Beraberliği yakaladığı takımın Bolton olması City'nin performansı hakkında yeterli bilgiyi veriyor diye düşünüyorum.Bolton cephesinde de değişen bir şey yok.Bu beraberliğe rağmen ligin sonuna kadar düşme potasının içinde yer alacaklar ortada.Fakat Klasnic hamlesi çok yerinde olmuş.

*Birmingham evinde West Ham'ı yendi ve bu galibiyetle birlikte yanılmıyorsam 9.haftadan beri yenilmiyorlar.Alex McLeish sene başında "her takımı yenebilecek güçte bir takımız" demişti.Sözlerinde haklı olduğunu ispatladı adeta.Şu an ki formuyla takımın tepeye oynamaması için hiç bir sebep yok.O'Connor'un da katılımıyla birlikte forvet hattı daha da güçlenecektir.

West Ham da sene başından beri aynı...Artık Ashton da olmayacak.Carlton Cole de sakat.Peki bir Diamanti Cole+Ashton eder mi?Sanmam.İzleyip,göreceğiz.
*Liverpool Arsenal mağlubiyetiyle zirveye ortak olmak için eline geçen son şansı da kaçırmıştır.Kötü gidişin devam edeceğini düşünüyorum.Bunun yanında,Arsenal için de iyi şeyler söyleyebilmek zor tamamiyle Arshavin'e bağlı olmaya başlıyorlar ki bu kötüye işarettir.Yine de Liverpool'dan çok daha iyi durumdalar.Artık Rafa Benitez gitmeli midir?Kesinlikle evet.Peki tek sorun Benitez midir?Kesinlikle hayır.

Haftanın Öne Çıkan Topçuları :

1-)Lee Bowyer :Eski günlerine dönüş sinyalleriyle...

2-)Maynor Figueroa:Attığı insan üstü gol ile...

3-)Andrei Arshavin :Takımının "yıldızı" olmaya başlamasıyla...

4-)Ivan Klasnic : City'e attığı iki golle...

5-)Aston Villa takımı : Manchester'dan aldıkları olağan üstü galibiyetle...

6-)Xabi Alonso : Eski takımına bu kez de tribünden destek vermesiyle...


14 Aralık 2009

13 Ara 2009

Bir Haneke - Binoche Ortak Yapımı : Code Inconnu


Michael Haneke'yi ve sinemasını herkes sevmez,sevemez,zor gelir çünkü.İzleyiciyi zorlar,çoğu zaman sıkar.Bizler hayatımızda genellikle derdimizi,henüz anlatmadan başkalarının anlamasını isteriz.Bunun yanında ne sıkıntımızı ne de sevincimizi kolaylıkla anlatabiliriz bir diğerine...Hal böyle olunca Haneke'nin mekanın gözü olarak yerleştirdiği kamerasında gördüklerimizi anlamaya zorlamayız kendimizi,canımızı sıkar kamerasının şahit oldukları.Çünkü o kadar çok şey anlatır ki o kamera,zoraki iletişime geçen ve zar-zor anlaşan bizler o kameranın anlattıklarına kulak vermek istemeyiz.Dediğim gibi ya zaten iletişimde yaşadığımız zorluklardan dolayı ya da gerçeklerin canımızı sıkmasından,bizlere unuttuğumuz ama gerçek olan birşeyleri anımsattığından...Kabul,izlemesi zordur,kimi sekansları belki de gerçekten olmamıştır.Yine de,Haneke kadar bizim içimizdekini bize gösteren bir başka yönetmen daha var mıdır bilmiyorum.

Gidip Amerikalara kadar filmler çekti Haneke.Sebebini "anlattıklarımın daha çok insana ulaşmasını istiyorum" olarak açıkladı.Yani Haneke Tarantino gibi değil.Onun anlattıklarına bayılmıyor kimse.Julliet Binoche'de olmasa...Kimse kulak asmıyor anlattıklarına.Çünkü,görkemli yeni şatolarımız,metropollerimizdeki tüm çelişkileri,o meşhur şehir hayatımızın tüm çürümüşlükleri,yüz yıllık bir aşk hikayesinin gölgesinde,kapitalist korku çağına tuttuğu aynayla tüm endişelerimizi,şüphelerimizi hatta ahlak anlayışımızda meydana gelen tahribatları korkusuzca,bizim görmemek için kıvrandığımızı bile gözümüzün içine sokarcasına bir tek o anlatıyor.O yüzden Haneke sineması genelde sevilmez.İki saatlik boş vaktimizi de adeta konuşan bir ayna karşısında geçirmek istemeyiz çünkü.

Code Inconnu'da da(Bilinmeyen Kod) bunların hepsi mevcut.Kırk küsür sekans ve her birinde ayrı bir temas.Sinema kariyeri peşinde koşan pek güzel bir Binoche,savaş muhabiri sevgilisi,ateşli,hırslı bir siyahi genç,Romanya'dan bir sürü umutla Fransa'ya irtica eden göçmen bir kadın...Hepsi bir gerçeği anlatmak için var.Film,karakterlerin yollarının kesiştiği sahneyle başlıyor ve adeta tümden gelim yöntemiyle karakterlerin hayatlarına misafir oluyoruz.Sekansların çokluğu ve zaman-mekan uyuşmazlığı sebebiyle kimi yerlerde zihnimiz bulansa da ve film çoğu Haneke filmi gibi sorulara cevap vermeden,anlatılanlara bir ekleme yapmadan bitse de genel itibariyle her zamanki gibi çok iddialı ve gerçekçi bir Haneke filmi ile karşı karşıya kalıyoruz.Yüzleşmesi zor,izlemesi zor ama gerekli.

12 Ara 2009

Stoke City - Wigan Athletic : 2-2


Eğer bu maçı izlediyseniz Premier Lig'deki orta sıra takımlarının maçlarının bile ne kadar üst düzey bir mücadele ve heyecan barındırdığını kolaylıkla anlayabilirsiniz.Bu maç,Premier Lig'in neden diğer liglerden daha "iyi" bir lig olduğunu bugün bir kez daha kanıtlamıştır.Orta sıra takımlarının üst düzey mücadelesinde,oyun iki taraf arasında da gidip gelmesine rağmen beraberlikle bitti ve böyle bir mücadeleden sonra iki takımın hocasının da sonuçtan pek şikayetçi olacaklarını sanmıyorum.

Maçla ilgili değerlendirmelere gelirsek;Tony Pulis'in Tuncay'ı ısrarla yedek kulübesinde tutmasının Ada basınında dahi eleştirildiğini biliyoruz.Pulis,sezonun genelinde Beattie-Fuller ikilisine şans vermiş,Kitson ve hatta Sidibe de çoğunlukla forma şansı bulabilmişlerdi(Kitson'ın ligin 8.haftasından sonra Kasım sonunda Middlesbrough'ya kiralandığını belirtelim.).Buna rağmen Tuncay bu maça kadar sadece bir maçta ilk 11'de başlamıştı.Tabii Tuncay'ın yedekliği Pulis'in sisteminin bir sonucu olarak ortaya çıkıyordu.Defans hattını oluşturan dört oyuncusunun dördünün de stoperden devşirme,uzun-kalıplı ve yavaş isimler olduğunu(son maç itibariyle sol bek 1.91'lik Huth stoperler yine 1.91'lik Shawcross ve 1.87'lik Abdoulaye Faye),orta sahanın ortasında yavaş ama kontrollü Dean Whitehead ve Diao sağ kanatta taçlar dışında oyunda hiçbir etkinliği bulunmayan Rory Delap...Sol kanadı kullanan Etherington dışında çabuk hızlanabilen,adam eksiltebilen bir başka oyuncu daha yok Pulis'in sisteminde.Zaten bu sistemin sahaya yansıması da,tamamen hava toplarına ve taçlara dayalı hücum varyasyonlarıyla ve sıkı,yerini kaybetmeyen,disipline bir orta saha ve yine hava toplarına hakim bir defans anlayışıyla gerçekleşiyor.Doğru veya yanlış,bugüne kadar Pulis'in bu sistemle "başarılı" olduğunu hep birlikte izledik.Yani,Pulis'in Tuncay'ı kadrosunda düşünmemesini kişisel sorunlardan çok,sistemin ta kendisiyle bağdaştırıyorum.

Fakat bugün maça çıkmadan önce bir değişiklik vardı kadrolarda.Son maçlarda performansıyla ilgili ciddi sıkıntılar yaşayan Beattie yedekteydi(Pulis'le yaşadığı tartışmaları da unutmamak gerek) ve Fuller-Tuncay ikilisi sahadaydı.Bu ikili aynı zamanda sene başından beri Stoke'un forvet ikilisini oluşturanlar arasında en kısa olanıydı(Fuller 1.91 Tuncay 1.82).Zaten bu "kısa" ikilinin hava toplarında önceki maçlara göre etkisiz kaldığını gördük.Tabii bunda çok iyi bir maç çıkaran Wigan'ın 7 numarası Scharner'ın da etkisi büyüktü.Hava toplarının yanı sıra,Tuncay-Fuller ikilisinin yerden de istediği hakimiyeti kuramadığını söylemeliyiz.Kısacası bu ikili iyi anlaşamadılar.Fuller'ın yerine,Tuncay'ın partneri olarak en iyi seçimin Beattie olduğu inancındayım.

Maçın başından itibaren Stoke taç atışlarıyla üstünlüğü ele geçirmek istedi.Ancak çok ciddi bir tehlike yaratatabilecek hiçbir taç atışı olmadı.Wigan ise topu ısrarla yerden oynadı ve çok geçmeden orta sahada hakimiyeti eline aldı.Stoke ise bu hakimiyeti kırmak için orta sahada bolca faul yaparak rakibini durdurmak istedi ve ilk gol yine böyle bir faul sonunda kullanılan duran toptan Boyce'un kafasıyla geldi.Wigan'ın erken gelen golünden sonra ,Stoke uzunca bir süre bocaladı.Ta ki,Tuncay'ın golüne dek...Tuncay Stoke formasıyla ilk golünü atıp ilk yarının 1-1 bitmesine vesile oluyordu.

İkinci yarının başından itibaren Stoke Wigan kalesine daha fazla yüklenmeye başladı ama hücum yaparken Etherington ve ara sıra Whitehead'ten başka kullanabileceği pek fazla oyuncusu olmayınca bir süre sonra ister istemez gol yollarında kısırlığa yakalandı.Bu süre içerisinde,gücünü ekonomik kullanamayan Tuncay'ın da yorgunluktan dolayı ilk hareketini bir sonraki hareketiyle devam ettiremediğini gördük.Tam da o anlarda,Stoke'un gardının düştüğü bir an,belki de bu sezonun en enteresan golünü izledik.Orta sahanın gerisinde faul kazanan Wigan'da Figueroa topu hiç bekletmeden kaleye yolladı ve önde olan Sorensen'i jeneriklere geçecek bir şekilde yere düşürdü.Ancak,Stoke biraz da şansının yardımıyla tahrip gücü yüksek bu golden sadece iki dakika sonra,kornerden,kanaatimce geleceğin en parlak stoperlerinden biri olacak Shawcross'un kafa vuruşuyla yeniden beraberliği yakaladı.

Son on beş dakika oyun çok hızlandı ve iki tarafta tehlike yaratabilecek pozisyonlar yakaladılar.Yine de,son daikalarda Wigan'ın daha etkili olduğunu söyleyebiliriz.Nitekim,uzatmalara girlirken,ofsayt da olsa kazandığı penaltıyla maçı 3 puanla bitirmeye iyice yaklaşan Wigan'da Rodallega'nın kullandığı kötü penaltı hem maçın berabere bitmesini sağladı hem de Sorensen'in taraftarlarca affedilmesini kolaylaştırmış oldu.Ez cümle,Stoke-Wigan maçı Ada'da nefesleri kesecek bir hafta sonu yaşanacağının habercisi oldu.

10 Ara 2009

Ada'nın Forvetleri #1 Cahil ve Evcimen:Andy Johnson

1981'de,İngiltere'de Coventry,Cambridge ve Luton şehirlerinin oluşturduğu üçgenin tam ortasında yer alan,ve ismi bize sadece,hala sokaklarda görebileceğimiz bir kamyon markasını anımsatan,İngiltere'nin suç oranı en yüksek şehirlerinden biri olan Bedford şehrinde doğmuş Andy Andrew Johnson.Bedford'ta kaç sene geçirdiğini bilmiyoruz,ancak on altı yaşından itibaren Birmingham alt yapısına geçtiğini biliyoruz.Birmingham'a geçmeden önce de Luton Town'da futbol eğitimi almış.Yani,Bedford'ta pek kalmamış.Ancak kaldığı süre gelişimini tamamlamasına yetmiş olmalı ki kendi kişisel sitesinde göğsünü gere gere kitap okumayı sevmediğini söyleyebilmiş.Neyse,zaten kitap okuduğunu söyleseydi şaşırırdık!Ayrıca biz onu kitap okuyup okumadığı için değil,futbolculuğu için bu satırlarda konu ediniyoruz.

Birmingham kariyeri on yedi yaşında başladı ve tam beş sene sürdü.Buna rağmen,bu beş sene içinde Premier Ligle ilgilenen kimsenin Andy Johnson'ın geleceği hakkkında parlak bir fikre sahip olması söz konusu dahi olamazdı.Saçları yeni yeni dökülmeye başlayan on sekizlik bir delikanlıyken,1998'in Eylül ayında Championship'te,ilk kez profesyonel anlamda takımının formasını giyiyordu.O gün,sahada kendisini garipsediği gibi,beş yıl boyunca da hiç bir zaman tam olarak benimseyemeyecekti Birmingham'ı ve geçirdiği 5 senede,forma şansı bulduğu 87 maçta yalnızca 8 gol atabilerek başarısız Birmingham kariyerine nokta koyuyordu.Bu ayrılığın Birmingham'ın Premier Lig'e çıkmaya hak kazanmasının hemen ardından yaşanması da kariyeri için bir başka dibe vuruş gibi gözüküyor ve olası bir Premier Lig "debut"unu engellemiş oluyordu.Ancak,Johnson'ı gidişinin ardından,Birmingham forvetlerinden hiç biri Johnson'ın çok üstünde bir performans sergileyemiyordu.Ne "ürkek" golcü Dugarry,ne Manchester United tarihinin ilk Amerikalısı ve aynı zamanda ilk Makedon'u olan,ardından Borissia Dortmund'da dört sene geçirip ancak bir gol atabilen ve aynı şekilde devam eden Crystal Palace macerasının ardından soluğu Birmingham'da alan Jovan Kirovski(iki sezon da 23 maçta oynamış ve yalnızca 2 gol atabilmiş.).Ne en son 2006'da,Almanya'da,ülkesi Trinidad&Tobago adına izlediğimiz Stern John ne de bizdeki karşılığı Ümit İnal olan nam-ı diğer "alt ligler golcüsü" Geoff Horsfield...Kirovski'den haberim yok ama Stern John ve Horsfield hala futbol oynuyorlar ancak hiç birinin kariyeri Johnson'ınki kadar iyi değil oysa hepsi Johnson'dan daha erken büyük kulüplerde ve liglerde boy göstermeye başlamışlardı.Johnson ise Premier Lig için Crystal Palace'ı beklemek zorundaydı.

2002 yazında,eski takımını Premier Lig'e uğurlayan Johnson tekrar Championship'e dönüyordu.İki sezon daha Championship'de "sürgün"dü.Tüm bu olumsuzluklara rağmen,artık olgunlaşmış ve Championship'e alışmıştı.İlk seneyi Akinbiyi-Adebola ikilisinin arkasında,genelde yedek kulübesinde geçirse de ikinci sezonunda 32 gol atmayı başararak Championship'te gol krallığınına ulaşıyor ve takımı da play-off'lar sonunda Premier Lig'e yükselmeye hak kazanıyordu.Crystal Palace,Premier Lig'de geçirdiği bir sezonun ardından dramatik bir şekilde West Bromwich'in bir puan gerisinde,33 puanla ligden düşüyordu.Fakat Johnson'ın performansı takımınınkiyle uyuşmuyor,aksine tam ters yönde ilerliyordu.O sezon,bir alt ligin "kral"ı olan Johnson attığı 21 golle Premier Lig'in ikinci kralı oluyordu.En sonunda herkes Johnson'ın adını duymuştu.Artık vakit Premier Lig'de kalıcı olma vaktiydi!

Olmadı...Premier Lig' e veda eden Crystal Palace'dan ayrılmak istediğini belirtti.Satış listesine konulmak istedi.Ancak olmadı ve yeni sezonun başlamasına bir kaç hafta kala Palace ile 5 yıllık yeni bir mukavele imzaladı.Oysa Everton'a gitmek istediğini açıkça söylemişti.Zorla kurtulduğu Championship'e geri dönüyordu.Fakat yalnızca bir seneliğine.Ertesi sezon Everton'a transfer olduğunda ise arkasında şöyle bir istatistik bırakıyordu:145 maç 75 gol.Maç başına 0,51'lik bir gol ortalaması...

2006 yazında,Everton'a 10 milyon pound karşılığında transfer oluyordu.Ve 25 yaşında,belki de ilk kez düşme korkusu hissetmeden,dünyanın en üst düzey liginde forma şansı buluyordu.Everton'da geçirdiği ilk sezon hiçte fena sayılmazdı.32 maçta 11 gol bulmuş ve takımın değişilmezlerinden olmuştu.Everton yılları,ayrıca Johnson'ın futbolunun belirli bir şablonda temellenmesi bakımından da dikkate değerdir.Bir çoğumuz ilk kez Everton'da izledik onu.Eminim kendisi de,ilk kez Everton'da izlemiştir kendini(Futbolunun gelişimi bakımından).Onu anlatırken kullandığımız sözcükler,Moyes'un önderliğinde kendisinde vücut buldu.Gücünü ilk kez bu kadar etkin kullanabildi örneğin,ya da şutlarını.Tüm defansla tek başına mücedele ediyordu.Yılmadan,pes etmeden mücadele etmesi,çimlere,sökercesine basması ve takipçiliği...Tribünlerin sevdiği ne özellik varsa Johnson'da idi.Bu performansıyla İngiliz Milli Takımı'na kadar yükseldi.Gerçi Everton macerası,ikinci senesinde ilki kadar iyi geçmedi.Ardından da,12 milyon pounda Fulham'a sattı onu Moyes.Everton'dan Fulham'a geçmek, kağıt üstünde,kariyeri için bir gerileme diye düşünülebilirdi.Ancak öyle olmadı.O sezon konar-göçer hocalardan Roy Hodgson'la yeni bir yapılanmaya giden Fulham için Johnson tam aranan isimdi.Fulham'da ilk sezonunda Zamora ile iyi bir ikili oluşturdular ve sezonun çoğunda(31 maç) görev aldı Johnson.Attığı gol sayısı eski günlerini mumla aratsa da,kendine işleyen bir sistem içinde rol bulduğundan gol atamıyor oluşu pek göze çarpmıyordu.Zaten geçen sezonu Fulham kimsenin beklemediği bir biçimde (İngiltere'de çıkan Four-four-two'da sezon öncesi rehberinde Fulham'ın ligi 17.olarak bitireceği yazılıydı!) 7. bitirmeyi başarmıştı.Dolayısıyla Johnson'ın gol yollarındaki kısırlığı da pek dikkat çekmiyordu.

Hayatı boyunca hiç kitap okumadığını söylüyor Johnson.Fakat yapmayı en çok sevdiği şey karısı ve çocuklarıyla vakit geçirmekmiş.İdmanlardan sonra ise sürekli uyuduğunu söylüyor.Kitap okumaması ve dazlak kafasıyla tipik bir Britanyalı futbolcuyu andıran Johnson,boş zamanlarını ailesiyle ve uyuyarak geçirmesiyle ise çoğu meslektaşından ayrılıyor.Çünkü,Britanyalı futbolcular familyasının sicilinin pek temiz olmadığı ortada.Joey Barton,Lee Bowyer ve Jonathan Woodgate bunlardan sadece üçü...Dolayısıyla Johnson'ın kitap okumadığını utanmadan dile getirmesiyle tipik bir "cahil" olduğunu söylesek de ailesine düşkünlüğü ve evcimen yapısıyla tipik Birtanyalı futbolcu imajından sıyrılmış olduğunu kabul etmek zorundayız. Johnson hala Londra'da belki de dünyanın en "şirin" stadı Craven Cottage'da Fulham'ın başarısı için çalışıyor.Bu sezona iyi başlayamadı ve forma şansı bulduğu 5 maçta hiç bir varlık gösteremedi.Zaten şu anda kasığındaki bir sakatlık yüzünden forma giyemiyor.Fakat formunda bir Andy Johnson'ın takımına katkısı sanıldığından çok daha fazla olacaktır diyerek her biri bitmek bilmeyen inatçılık,takipçilik eseri olan gollerinin devamını görmek umuduyla Johnson'ın Fulham performansının devamını merakla bekliyorum.

5 Ara 2009

David Moyes Efsanesi Sona Mı Eriyor? 14. Hafta İtibariyle Bir Everton İncelemesi

Bu hafta sonu oynanacak maçlarla birlikte İngiltere'de on beşinci haftaya girmiş olacağız.Aralık'ın ilk hafta sonu itibariyle Premier League'de pek sürpriz yok.Şampiyonluk mücadelesi yine Chelsea ve Manchester arasında geçiyor,Arsenal her sene olduğu gibi sakatlıklarla boğuşuyor ve en azından ilk dörtteki yerini korumaya çalışıyor,Liverpool takipçilerini hayal kırıklığına uğratmaya devam ediyor ve Everton...Premier League'deki herhangi bir sezonda,bu cümlenin "ve Everton ilk dörtte kendine yer bulabilmek için takibi bırakmıyor..." şeklinde bitmesi gerekirdi.Ne ligin tepesinde ne de dibinde bir değişiklik var ancak ilk dördün hemen ardındaki o amansız,yılmayan takipçi Everton,Aralık ayı itibariyle havlu attı ve düşme hattının yalnızca üç puan üstünde,on altıncı sırada yer buldu kendine.Bu durumun geçici olduğuna inanan bendeniz gibilerin saf inancının yanında,insanlar Everton'ın zaten parsellenmiş ilk dört sıranın,ardından yüksek maddi imkanlı iki kulübün(Manchester City,Tottenham) ve istikrarlı performansıyla yeni bir Everton olma yolunda giden Aston Villa'nın önüne geçebileceğini düşünmüyor artık.Haklılar mı?Yoksa Moyes'dan bir mucize daha bekleyebilir miyiz?Şüphesiz işi zor ama Everton'a ilk geldiği sezon da ortada bundan iyi bir tablo yoktu...

Four-Four-Two Kasım sayısında Moyes'a bir anlamda güven oyu vererek onu "kendi neslinin en iyi teknik direktörü" olarak lanse etmiş ve onun hikayesine 3 sayfa ayırmış.Biz de Four-Four-Two'nun yolundan gidelim ve yedi buçuk yıllık bu birlikteliğin analizini yapalım.Öncelikle güncel'den başlayalım.Everton'ın bugünki konumunu neyle açıklayabiliriz?İlk olarak,aklımıza yukarıda da belirttiğim gibi halihazırda dört şampiyonluk adayı varken,geçen sezondan itibaren güderek güçlenmeye başlayan Tottenham ve Manchester City realitesi gelmelidir.An itibariyle,ligin ilk sekiz sırasını oluşturan takımların transfere ayırdığı bütçe,Moyes'un belkide iki yıllık transfer harcamalarına denk gelecektir.Üstelik bu sekiz takımdan biri lige geçen sene çıkan Sunderland.Bunun yanında,Everton'ın Lescott'tan 24 milyon pound kazandığını söyleyebilirsiniz.Fakat Moyes'un dezavantajı,diğer meslektaşları gibi bu parayı bir flaş transfere ayırabilecek kadar savruk kullanamayacak olmasıydı.O,Lescott'ın parasıyla Distin,Bilyaletdinov ve Heitinga'yı alacak,Lucas Neill'i ise bedelsiz olarak kadroya katacaktı.Bunların dışında Moyes'un yedi senelik Everton macerasında takıma kattığı en pahalı oyuncunun 16 milyon pound değerindeki Fellaini olduğunu belirttiğimizde,Everton'la yarıştığı takımların arasındaki transfer harcamaları farkının ne boyutlarda olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.Yani,Moyes ve diğerlerinin eşit şartlarda mücadele ettiğini söyleyemeyiz.Buna rağmen son altı sezonda beş kez ilk beşe girebilme başarısını göstermiş bir hocadan daha fazlasını beklemek garip olmayacaktır.

Gelelim ikinci sebebe.Evet Arsenal da sakatlıklardan kurtulamıyor Liverpool da...Yine de van Persie sakatlandığında bile elinde hala Eduardo,Rosicky,Nasri,Arshavin gibi isimler varsa sakatlık problemleriniz pek ciddi olmayacaktır.Ya da Tottenham gibi Modric'in eksikliğini bir hafta geçmeden Kranjcar'ı satın alarak kapatabiliyorsanız,bu,sakatlıklardan şikayet etmemelisiniz demektir.Aslında,bu durum Liverpool için pek geçerli değil.Çünkü onlar Torres veya Gerrard olmadığında zorlanıyorlar.Yedek kulübelerinin pek iyi olmadığı ortada.Aynı durum Liverpool şehrinin mavilisi Everton için de geçerli.Arteta sezon başından beri sakat ve yerine koyabilecek daha iyi bir adamı yok Moyes'un.Arteta'nın sakatlığını tüm takımın performansı için bir bahane olarak sunmak niyetinde değilim.Zaten sorun bir tek Arteta'nın sakat olmasından kaynaklanmıyor.Rus yıldız Bilyaletdinov'un takıma geç katılmış olması ve bir türlü istenen dakikaları alamaması,takımın can damarı konumundaki Tim Cahill'in on dört maça ancak tek gol sığdırabilen performans düşüklüğü,Yakubu'nun henüz golle tanışamaması ve kötü oyunu...Bu kötü performanslara geçen sezonun flaş ismi Fellaini'ninkini de ekleyebiliriz.Sonuç olarak,saydığım tüm bu isimlerin yokluğu veya kötü performansı Everton'ın orta sahasının ve forvetinin neredeyse tamamen "bitik" durumda olduğunu göstermektedir.Bunu,on sekizlik Rodwell'in on dört maçın on üçünde forma giymesiyle ve Saha'nın,takımının attığı toplam on yedi golün sekizinde imzasının bulunmasıyla da ispatlayabiliriz sanıyorum.Everton'ın kısıtlı imkanları ve nispeten dar kadrosuyla sakatlığı ve formsuzluğu tolere edebilmesi rakiplerinden çok daha zor oluyor.

Son olarak,umutların tükenmemesi adına geçen sezondan örnekler verebiliriz.Geçen sezon da ligin başından itibaren Everton dikiş tutturamamıştı ve dördüncü hafta sonunda on sekizinciliğe kadar düşmüşlerdi.Dokuzuncu haftaya on altıncı giren Moyes ve ekibi ardından toparlanmış ve on dokuzuncu hafta elde ettikleri altıncılığı tam on beş hafta bir basamak aşağı inmeden korumuş sonuçta ligi beşinci bitirmeyi başarmışlardı.Moyes yapısı gereği bu sezonun böyle bitmesine izin vermez ,bunu kabul edemez.Zira bu,yedi yıl önce düşme potasından aldığı takıma bir anlamda çağ atlattıran bir teknik adam profiline uymaz.Pek arabesk olmasından çekinerek bir gerçeğin altını çizmek gerekir diye düşünüyorum:Moyes'un olduğu yerde umut vardır.
Bahsettiğimiz isim ne "kurt" Steve Bruce,ne Güvenç Kurtar'ın bir üst modeli Sam Allardyce(Güvenç Kurtar bu cümlede olumlu anlamda kullanılmıştır.Çalıştırdığı takımları düşme potasından kurtarması bakımından.) ne oyununu gol yememek üzerine planlayan Pulis ne de karizma yoksunu Hughes.Moyes belki hala bu isimlerin gölgesinde.Sansasyonel olmadığı,çok konuşmadığı ve belki de başarılarını anlatmayı o kadar sevmediği için.Ama ne Bruce ne Pulis ve hatta ne de Allardyce onun yaptıklarının yanına dahi yaklaşamadı.İngiltere'nin en uzun süre bir takımı çalıştıran dördüncü hocası olamadı mesela hiç biri(Allardyce bu istatistikte bu isimlerin dışındadır.)ya da ilk dörde dört büyükler ve Newcastle dışında bir takımı sokamadı hiç biri...Dolayısıyla,Moyes efsanesinin bittiğini kabul etmek yanlış olacaktır.Kendisinin de kabul edeceği gibi artık lig daha zor ve ilk altı için mücadele vermeleri gereken daha fazla takım var ,hepsi bu.Bunun dışında Moyes'un "küme düşmeme mücadelesi veren bir takımı genç ve taze bir futbol kulübüne dönüştürme isteği"nin hala şiddetle devam ettiğine inanıyorum.O yüzden Moyes'un olduğu yerde umut ve hafiften bir Ferguson esintisi vardır diyorum.