31 Eki 2009

Total Futbol Fetişizmi ve Alex Ferguson


Anlayan anlamayan herkes takımının "total futbol" oynamasını öngörüyor artık.Total futbol,günümüz sosyal-politik sihirli,laf edilemez ve bir o kadar da şeffaf kavramlarının futboldaki yansıması haline geldi adeta.Total futbola laf söylenilmez.Avrupa Birliği'nin "insan hakları" kapsamında bir türlü somutlaştıramadığı maddelere de...Birleşmiş Milletler dahi 1945'ten beri insan haklarının evrensel düzeyde sağlanabilmesi için tesis edilmiştir.Oysa 1945'ten sonra belki de daha önce olmadığı kadar insanlık ayıbı işlenmiştir.Uluslararası savaşlar yerini iç savaşlara,etnik çatışmalara bırakmıştır ve insan hakları deyim yerindeyse bir de BM tarafından tecavüze uğramıştır.Öyleyse,BM'in,AB'nin sorunlara çare olamadıklarını görüyoruz.Demek ki,total futbol da kendimizi her derde deva olacağına zorla inandırmak istediğimiz bir kavram,çözüm kisvesi altında sorunların çoğunun görmezden gelinmesini kolaylaştıran bir can simidi.

Öncelikle,total futbol tam olarak nedir?Hollandalıların başlattığı bir akım olduğu muhakkak.Fakat burada da bir sorun ortaya çıkıyor.Yani Marx'ın Marksist ya da Mustafa Kemal'in Kemalist olmadığını biliyoruz.Büyük ihtimalle Hollandalılar da total futbol aşığı değillerdi.Tamam ilk defa onlar futboldaki-özellikle orta alandaki- mevkii kavramını flulaştırarak bugün oynanan futbolun temelini attılar.Gene de,Cruyff olmasaydı,sistem bu kadar başarılı işlemeyebilirdi.Hollandalıların total futbol anlayışı üzerine daha fazla konuşulabilir tabii ki ama genel hatlarıyla topun sürekli oyunun içinde kalmasını,paslaşmayı,takım oyununu kutsayan ve taktiksel dizilişlere pek önem vermeyen bir sistem olduğunu söyleyebiliriz.Bu noktada total futbolu sorgulayabileceğimiz bir kaç önemli sorun ortaya çıkıyor.Birincisi,eğer sanıldığı üzere taktiksel dizilişlerin,oyuncunun saha içindeki yerinin pek bir önemi yoksa,Mustafa Denizli total futbol aşığı bir hoca olarak gösterilebilir.Çünkü saha içi dizilişlerinde Şampiyonlar Ligi'ni bile yanıltabiliyor.Kimin nerede oynadığı,tam olarak ne yaptığı belli olmuyor çoğu zaman.Hemen burada ikinci sorunun sorulması gerekiyor:Madem total futbol sistemi değil oyunu kutsuyor,o zaman son yıllarda total futbol fetişizmiyle birlikte ortaya çıkan 4-3-3 fetişizmine ne demeli?Günümüzde total futbol oynamanın tek yolu takımına 4-3-3 oynatmaktan geçiyor adeta.Hemen burada bir soruyla daha zihnimizi iyice bulandıralım:Alex Ferguson'un Manchester'ı total futbol mu oynuyor?Sorunun cevabı evetse,Ferguson'un -tüm dünyada bir bildirge yayımlanmışçasına-uygulamaya konulan 4-3-3 bağımlısı olmadığını aksine klasik diye tabir edebileceğimiz 4-4-2 sistemini benimsediğini fakat buna rağmen her an oyunun içinde kalabilen,deyim yerindeyse "birlikte gidip birlikte dönebilen" bir takım yapısına sahip olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız.Eğer yanıtınız hayırsa,Alex Ferguson'un total futbolist olmadığı halde,total futbolun öngördüğü kompakt bir yapıya sahip,sürekli oyunun içinde kalan,hız ve güce doğrudan bağlı,sağlı-sollu palaşmalara önem veren,kanat organizasyonları dahil çok alternatifli hücum organizasyonlarına sahip bir takım yaratmış olmasını nasıl yorumlayacağız?Üstelik bunu Rooney dışında bir dünya yıldızları olmadan yapıyorlar.Yani Ferguson bir bakış açısına göre total futbola bir ideoloji keskinliğinde bağlı olabilirken,bir diğer bakış açısına göre de çağa ayak uyduramamış bir "dinazor" gibi görülebiliyor.Mesele,total futbol dahil hiç bir kavramı tabulaştırmamakta.

29 Eki 2009

Türk Romanı'nın Gerçek Prensi


Öncelikle,bu yazının Hasan Ali Toptaş' kendimce övmek için yazdığımı belirtmem gerekir.Yazının ciddi,edebi bir niteliği yoktur.Onun romanlarından anladığımı dilim döndüğünce paylaşmak istedim sadece.Romanları hakkında "post-modern" denir.Türkiye "post-modernizmi"nin en önemli eserlerinin sahibi olduğu söylenir.Muhakkak bu fikir doğrudur fakat onu bu kadar başarılı yapan kesinlikle sadece "post-modern" vurgular değildir.Önce,Türkçe'nin çok uzun zamandır kimsenin kaleminde bu kadar ahenkli olduğunu görmemiştim.Her sözcük,her tasvir,bir diğerine eklenen her duygu tarif edilemez bir ruha bürünüyor adeta.Gerek mistisizm,gerek varoluş,gerek yokoluş,gerek ölüm...Her biri zihnimizin içine ince ince örülen bir örgü gibi...Sarıyor,sarmalıyor.Dili efsanevi boyutlara taşıyor Toptaş.

İkinci olarak;benim için Hasan Ali Toptaş,-sıkça söylendiği üzere- Türkçe'de Kafka'yı yaşatandır tabii.Belirsizliğin,zamansızlığın,mekansızlığın o cezbedici atmosferinde akıp gider romanları.Kendi içinde kaybolanlar,bir türlü gidemeyenler,bulamayanlar,ulaşamayanlar,ulaşsa da ne zaman ulaştığını bilemeyenler...Ancak bunun yanında taşraya,Türk Edebiyatı'nda uzun yıllar sonra bu kadar vakıf olan,taşrayı bu kadar layıkıyla anlatan belki de tek yazardır.Onun kaleminde,o hayalini bile kurmakta zorlandığımız köy meydanı başka bir havaya bürünür,dağlar dile gelir,masal mı gerçek mi içinden çıkamadığımız bir taşra havası kaplar etrafımızı.Bu anlamda,taşrayı büründürdüğü ruhla aynı zamanda bir Yaşar Kemal edası da taşır kelimeleri.Türkçede belki de hiç bir yazar bir oturuşa onun kadar anlam kazandıramamıştır.Üstelik bunlar benim Hasan Ali Toptaş'tan anlayabildiklerim.Anlayamadıklarım için okuyorum ben onu.Yeni kuşağın en iyi romancısıdır gözümde.Ne kadar anlatsam boş.Onun okuyucularının üzerinde bıraktığı etkiyi kendi kalemi bile tam olarak anlatamaz diye düşünüyorum.

23 Eki 2009

Derbi Öncesi Taktiksel İncelemeler



Öncelikle Galatasarayla başlayalım…

Sahaya 4-3-3 dizilişinde ve resimde gördüğünüz oyuncular ile çıkacaklardır büyük ihtimalle.Total futbolu hedefleyen bir taktik benimsemiş durumda Galatasaray,fakat bunu yapabilmeleri için orta sahada Mehmet Topal ve Mustafa Sarp ikilisi yavaş kalıyor.Son 3 maçta da gördük ki yapamıyorlar.Tek defansif orta saha olarak Mustafa’yı oynatması gerekir Rijkaard'ın bana kalırsa çünkü Mehmet’den daha hırslı ve şu an daha formda . Elano-Ayhan ikilisi ileriye yönelik futbol oynarlar oynamasına ancak yavaş bir orta saha seçimi olur bana kalırsa. Elano-Barış ikilisi daha başarılı bir seçim olabilir orda. Çünkü Fenerbahçe Emre ve Cristian arasındaki paslaşmalar sonucu ileri çıkıyor. Barış’da bu ikiliye pres uygulayabilecek bir oyuncu. Elano’nun bu maçta patlama yapmasını bekleyenlerdenim patlama yaparsa durdurabilene aşk olsun. AML diye adlandırılan ofansif sol açık olarak Arda’yı oynamasını bekliyorum.Sadece sol kanatta sıkışıp kalmaması,gezerek oynamayı sevmesi onu bu bölge için iyi bir seçim haline getiriyor.İlerleyen dakikalarda Rijkaard yorulan Arda'nın yerine Kewell’ı alarak daha güzel ataklar izletebilir .Ofansif sağ açık her zaman ki gibi Keita olmalıdır. Hızı, oyun zekası, inanılmaz çalımları ile Vederson’a karşı çok etkili olabileceğine inanıyorum. Bu kişi Vederson değil de Roberto Carlos olsa bile düşüncem değişmeyecektir. Fenerbahçe defansta ilk önce Bilica’ya topu vererek başlıyor. Eğer ki Barış ya da Ayhan Emre’yi ve Cristian’ı kilitlerse uzun top yapmak zorunda kalacaklardır. Rijkaard Fenerbahçe’ye kontrolü vermek istemiyorsa Bilica’ya Baros veya Nonda' ikilisinden biriyle pres yaptırmak zorunda. Bu arada Elano veya Ayhan/Barış geriden top almak zorundalar bunu yapmadıkları taktirde total futbol anlayışı güme gider. Galatasaray bu sene seyir zevki açısından en güzel futbolu oynayan takım her maç 3-4 net gol fırsatı buluyor. Atamadıklarında 2 kez berabere kaldılar birinde kaybettiler.Ankaragücü mağlubiyetinin Galatasaray adına çok iyi olduğunu savunanlardanım. Takım şimdi daha da iyi çalışıyor ve bu net fırsatları kaçırma lüksleri olmadığını fark ettiler. Bu inanılmaz derbide bu sefer Galatasaray’ın galip ayrılacağını düşünüyorum. Bu arada Alex ne olacak diye soranlara Mustafa Sarp’ın ona agresif savunmasıyla top oynatacağına inanmadığımı söyleyebilirim.



Şimdi Fenerbahçe’ye Geçelim…






4-2-3-1 dizilişiyle sahaya çıkıyorlar. İlk önce şunu belirtmem gerek Fenerbahçe 8’de 8 yapmış olabilir fakat son Gençlerbirliği maçına kadar güzel futbol sergilemeden kazandılar çoğu kez. Takım şu anda rehavette ve derbi öncesi o inanılmaz motivasyonu yakalayamacaklar. Herkes Galatasaray çözüldü zannediyor fakat Galatasaray' Rijkaard bile çözemiyor,gol atamazlarsa kaybederler ancak. Bilica ve Lugano Baros’u iyi tutacaklar fakat gol yememek için önce kanatlarını durdurmak gerekir ki Daum'da buna dikkat çekmişti. Gökhan bunu çok iyi yapar fakat Vedersonla olucak iş değil bu. Duran top gücüde artık Galatasaray’da. Colin Kazım büyük maçları kaldıramıyordu bu seneye kadar .Dos Santos ise çok moralsiz Dunga “Dos Santos mevkisini unutuyor ve bu gidişle onu Milli takıma çağırmam zorlaşıyor” diye bir demeç vermiş.Ancak,Galatasaray ön bölgede ve orta alanda presi yapmaz ise Fenerbahçe oyunun kontrolünü alır. Buda işlerin değişeceği anlamına geliyor.Ayrıca Daum'un Özer gibi bir yeteneğe şans vermesi halinde Fenerbahçe'nin çok etkili olabileceğini düşünüyorum.Çünkü bu tip futbolcular yeteneklerini sergilemek için bütük maçları bekler çoğunlukla.Güiza'nın ise her zamanki beceriksizliğine devam edeceğini düşünüyorum.Oyundan çok skora önem veren Daum bu sefer skor değil de oyuna önem vermeli.Emre ve Cristian’ın performansları belirleyici olacaktır derbinin sonucu açısından.Eğer ki erken sarı kartlar savunmayı etkilemezse,sıkı savunmalarıyla Galatasaray’ın orta sahasını kilitleyebileceklerine inanıyorum. Galatasaray’ın da inanılmaz bir pres anlayışı ile oyuna çıkması gerekiyor.Ancak gölge presi değil de direk topa pres yapmaları gerek. Güiza bir tek bu işte çok iyi. Alex zaten yapamıyor. Bu yüzden Mustafa veya Mehmet Topal kim oynarsa rahat haraket edebilir. Bu da Fenerbahçe’nin hiç işine gelmez.

Yine inanılmaz bir maç bizi bekliyor 2 takıma da başarılar diliyorum…

By Berkan Cönger

22 Eki 2009

Kanal-i-zasyon


Film 23 Ekim Cuma(yarın) vizyona girecek aslında ama filmin İstinye Park'ta yapılan galasına gitme şansım oldu ve izlenimlerimi sıcağı sıcağına yazabilme imkanı buldum.Değerlendirmelere başlamadan önce,Okan Bayülgen'in oyunculuğa dönmüş olması filmin bana göre en büyük artısı olmuştur diye belirtmek istiyorum.

Gala izlenimleri gibi magazinel muhabbetleri geçip filme dönersek;Kanal-i-zasyon'un yönetmenliğini,bir zamanlar Şahan Gökbakar'ın televizyonda yayınlanan skeçlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız Alper Mestçi üstlenmiş.Alper Mestçi denince akla ilk gelen hep Şahan Gökbakar olmuştur ancak Kanal-i-zasyon'un Mestçi'nin ilk filmi olmadığını belirtelim.Mestçi, daha önce önüne hangi türe ait olduğunu belirten cinsten bir sıfat koyamayacağımız Musallat filminin de yönetmenliğini yapmıştı.Bu anlamda,Kanal-i-zasyon'u,yönetmenin ilk filmine nazaran çok daha fazla ciddiye alabiliriz diye düşünüyorum.Öte yandan,çoğu kişinin aksine ben Alper Mestçi'yi,Hüseyin Özcanla birlikte hazırladıkları,Milliyet'te çıkan "Serin Duruş" köşesinden tanıyorum.Köşede ünlülerin gaflarını ve mizah yazılarını paylaşıyorlardı ve gerçekten çok başarılılardı.Yani,kendi adıma,yazar Alper Mestçi yönetmen olanından daha başarılı diyebilirim.Kanal-i-zasyon'un yazım ekibinin içinde de olduğunu söyleyelim.

Filmin tek amacı günümüz televizyon programlarını "ti"ye almak ve televizyonculuk işinin ne kadar basitçe yapıldığını göstermek.Zaten Hakan Yılmaz'da filmin içindeki "Adam osurdu ve sen güldün.Öyle mi?" cümlesiyle filmin tüm niyetini belli ediyor.Okan Bayülgen'in projeyi kabul etmesini ve hatta benimsemesini de filmin niyetine bağlayabiliriz.Sonuç olarak Okan Bayülgen'de yıllarını bu tür programları eleştirmek için harcamadı mı?İşte Kanal-i-zasyon tam olarak böyle bir film.Komik mi?Çok komik sahneleri var gerçekten.Yaratıcı olabilmiş mi?Yeterince.Oyuncu kadrosu da gayet iyi.Okan Bayülgen,Rasim Öztekin,Erol Günaydın,Hakan Yılmaz gibi çok bilindik,yıldız oyuncular var filmde.Bir de Serhat Özcan var tabii RED derigisindeki yazılarıyla daha bir tanıdığımız,sevdiğimiz.Üstelik bu oyuncu kadrosunun yanında,bir o kadar ünlü konuk oyuncu kadrosu da var.Metin Uca'dan Ahmet Çakar'a,Medyum Memiş'den Hakkı Devrim'e kadar bir sürü isim daha...

Yazıyı böyle bitse çok güzel bir film olmuş gibi gözükecekti ama ne yazık ki herşey o kadar toz pembe değil.Film bu güzel yönlerinin dışında uzun bir skeç gibi olmuş adeta.Skeçten bir film gibi.Nedense,bir film olarak göremiyorsunuz hiç bir zaman ve Şahan Gökbakar'ın skeçlerinde yaşadığımız duyguyu hatırlayacak olursak:bir süre sonra,ne kadar komik olursa olsun sıkılıyorsunuz.Kanal-i-zasyon'da da böyle oldu.Herşey çok güzel giderken nasıl olur da insan sıkılır?Söyleyeyim,yaptıkları komedinin bir sonu yok ve espriler,karakterler çok karikatürize.Özellikle,sadece Okan Bayülgen filmin en büyükartısını ve eksisini yaratmış gözüküyor,yılalr sonra oyunculuğa dönüşüyle ve canlandırdığı İmdat karakteriyle.Fakat İmdat'a dönersek:o ne kadar karikatürize bir karakter öyle?İmdat'ın doğulu bir karakter olmasına ne gerek vardı?Bu da bir klişe değil midir?İmdat üstünden televizyon halleri,klişeleriyle dalga geçmek isterken dalga geçilecek duruma düşürmüş filmi Okan Bayülgen.Üstelik Okan Bayülgen'in doğulu aksanı yapamadığını,ağzında ne kadar iğreti durduğunu herkes biliyor.Hal böyle olunca,film gibi izleyemiyor izleyici perdeyi.Skeçler filmi olmuş.Siz yine de gidin izleyin derim.Akşam "Var Mısın,Yok Musun" izlemektense...

19 Eki 2009

Fatih Terim'i Anlamak


Bugün geldiğimiz noktada Fatih Terim'i eleştirmek en az Fatih Terim'in başarılarını ısıtıp ısıtıp tekrar önümüze koymak kadar moda oldu.Doğrudur,Fatih Terim sevilmesi zor bir karakter,anlaşılması zor,onu beğenmek zor;çünkü karşınızda sizden daha üstün olduğunu düşünen bir insan varsa ve bu insanın gerçekten bir potansiyeli de varsa sizin kendinizi rahat hissetmemeniz doğaldır.Öyle ya,karşımızda Türk Futbolu'nun en güçlü figürü duruyor;her başarısını tınaklarıyla kazıyarak elde etmiş,ukalalığı en doğal hakkı gibi görüyor çünkü onun gibi biri daha yok bu ülkede.Tüm "sert çıkışları","özlü sözleri" de bundan.Böyle bir karaktere ancak böyle açıklamalar oturur çünkü.Tarihe geçmek kolay iş değil.Bugün Şenol Güneş ismi prim yapar nitelikte bir isim değil.Kendisi de değil.Ama Fatih Terim her zaman gündemde olmak zorundadır,onu hatırlayabilmemiz için,unutmamamız için...

Görevi bırakırken dahi "elbet hatalarımız olmuşturun" ötesine geçemedi öz eleştiri anlamında.Ancak hakkını vermek gerekir,Türk Futbolu için yaptığı tespitler çok yerindeydi ve adeta hepsi Simon Kuper'in kaleminden çıkmış gibiydi.Bu yazının yazılış amacı da o tespitlerin hakkını vermektir.Beden Eğitimi dersinin müfredatta seçmeli ders olarak yer almasından şikayet etti örneğin.Bu kadar geniş kapsamlı,sosyal "açılımlar" beklemiyordum doğrusu.Fatih Terim'in bahsettikleri arasında en ilgi çekici nokta ise kendi mizacına ters düşercesineTürkiye'de bilim-futbol ilişkisinin zayıflığı konusuydu.Sonlara doğru ise bence Türk Futbolu'nun en büyük sorununu tespit ederek,benim gözümde neredeyse tüm eksilerini silmiştir.Sanki bilimin gücüne inanan,gerçeğin peşini bırakmayan,çağa ayak uydurabilen bir teknik direktör imajı çizmiştir gözümde.Tespit şu:Futbolcularımız Avrupa'ya nazaran eğitimsiz.Ne yazık ki bu gerçek.Futbolcularımızın algısı zayıf;taktiksel anlayış,vizyon,iletişim ve koordinasyon konusunda söylenenleri yapmakta zorlanıyorlar.Bu tespit,aslında yapılması pek de zor olmayan ama bugüne kadar hiç bir teknik adamın söylemeye nedense cesaret edemediği bir gerçek.Türk Futbolu'nun en büyük sorunu.Vizyon eksikliği,taktiksel anlayış yoksunluğu futbolcumuzun en büyük sorunudur an itibariyle ve Fatih Terim bunu suratındaki "ne yapalım el deki malzeme bu" ifadesiyle eğitimin arttırılmasının,futbol-bilim ilişkisinin güçlendirilmesinin farz olduğunu vurgulayarak söyleyince en ciddi "sert çıkışını" yapmıştır gözümde.

18 Eki 2009

Bir İşçi Sınıfı Güzellemesi: Billy Elliot


Sene 1984,İngiltere'de Margaret Thatcher ikinci kez hükümeti kurmaya hak kazanmış fakat ortalık henüz yatışmamış aksine daha da hareketlenmiştir.Thatcher 1979'da İşçi Partisi'nden hükümeti devralmış ve ilk günden beri İngiltere'yi ekonomide ve uluslararası arenada eski günlerine getirmeyi amaçlamaktadır.O dönem tüm dünyada tekrar etkisini hissettiren liberalizm rüzgarının da etkisiyle,ekonomide devletin rolünün azaltılacağını savunmuş fakat uyguladığı politikalar liberalizmin vaadettiği gibi tam istihdamla sonuçlanmamış aksine işsizlik İşçi Partisi dönemindekinin iki katına kadar yükselmiştir.Üstelik,sanayideki gerileme de Thatcher'ın söylediklerinin gerçekleşmediğinin açık bir göstergesi gibidir.Fakat 83 seçimlerinde tüm olumsuzluklara rağmen savaşlar ve krizlerden mevcut iktidarların beslendiği adeta ispatlanmış ve Arjantin cuntasının Falkland adalarını işgal etmesiyle İngilizlerin adayı geri almasının arasında neredeyse bir zaman farklılığı olmamasına rağmen,bir "savaşcık" çıkmıştı.Tahmin edilebileceği gibi,halk tüm olumsuzluklara rağmen kenetlenmişti,bu kriz ve savaş ortamından daThatcher yeniden hükümet kurma göreviyle çıkıyordu.

Thatcher nasılsa her mağlubiyetten galibiyetle ayrılmasını biliyordu fakat ona karşı tepkiler de dinmiş değildi.1984 senesi İngiliz sendikacılık hareketinin belki de en etkili olduğu seneydi.Bunlardan en önemlisi de Milli Madenciler Sendikası'nın bir seneyi bulan greviydi.İşçiler greve uzun süre devam etseler de istediklerini elde edemiyorlardı çünkü Thatcher bu grevden hemen önce kömür stoklamıştı...Hiç bir şey elde edilemeden sonlanmıştı grev.İngiltere'nin kuzeyinde,insanların potansiyel birer maden işçisi olarak doğduğu Durham kentinde ve her anlamda bu çizginin dışına çıkmaya çalışan Billy Elliot'ın evinde aynı hüzün vardı...

Uzun sayılabilecek bir girişin ardından filme gelirsek;Billy'nin babası ve abisi sendikada aktif olarak yer almaktadırlar ve kaderlerine boyun eğmeyi reddetmektedirler.Bu uğurda gerek grev kırıcılarla gerekse de polislerle sürekli çatışma halindedirler.Billy'nin hayatı ise o kadar karışık ve tehlikeli değildir.O,gününün çoğunu yaşlı ve biraz da arızalı "büyük anne"siyle ilgilenerek geçirmektedir ve okula gitmektedir.Haftada bir günde boks kursuna gider.Babasının arttırdıklarıyla...Fakat onun hayatı boks kursu almaya gittiği spor salonunda gördüğü bale dersleriyle değişecektir.Gizli gizli bale yapmaya başlar.Çünkü,babası da abisi de onun kendileri gibi güçlü olmasının ancak boksla gerçekleşebileceğini düşünürler.Bu onlarda bir güdülenme gibidir.Üretimin sürekli hale gelmesi için,aksamaması için,işçilerin sağlıklı ve güçlü olmaları gerekir.Kaderlerine karşı çıkan bir baba-oğul bile iç güdüsel olarak ailenin en genç ferdini dövüş sporlarına sevk etmektedir.Öyle ya,Billy'de er ya da geç yerin altına inecektir.Öyleyse gerçek bir işçi gibi "güçlü" olmalıdır.Ancak Billy'nin aklı ne bokstadır ne de maden işçiliğinde.O kendini sadece dans ederken iyi hisseder.Geleneklerden haberi bile yoktur.Tek istediği dans etmektir.

Stephen Daldry'nin ilk filmi Billy Elliot.Bir ilk film olarak çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz.Özellikle bir şeyler anlatma derdinde olan çoğu filmin başaramadığı,hikayeyle gerçeğin uyumu,bir birlerinin önüne geçmemeleri ve ikisininde ağırlığını hissetirmeleri övgüye değer.Bana kalırsa filmin sanatsal açıdan en başarılı olduğu yan da bu.Bir yandan Billy'nin hikayesi anlatılırken,fondaki Durham'da da İngiltere tarihinin en önemli grevi gerçekleşiyor ve Billy tabii ki bu gerçekten etkilenmeden devam edemiyor hayatına.Yani,içinde bulunulan durumun kişinin hayatına etkisi söz konusu.Bunu başarıyla gerçekleştirebilen film sayısı gerçekten az.Ayrıca,İngiliz aile yapısına,genel olarak alt sınıfların yaşayışına,eş cinselliğe bakışıyla da dikkat çekiyor Daldry.2000 yapımı bu film daha sonraki yıllar "London to Brighton","Breakfast on Pluto","Somers Town" ve "The Cottage" gibi Ada sinemasından farklı,başarılı deneysel filmler izleyeceğimizin habercisi gibi gözüküyor.Başyapıt olmasa bile,Ada sinemasında gerçek ve hayal ikilisini aynı anda tattırabilen,başarılı bir yapım olarak göze çarpıyor.

13 Eki 2009

Tüketim Çılgınlığı


eskitiyorum eskitiyorum
kalıyor ne kadar güzel olduğun

İlhan Berk

tüketiyorum tüketiyorum
facebook,çiftlik,otobiyografi
nerede sıradaki?

bir Tüketici


Oktay Taftalı tek hayali "kaçıp uzaklaşmak" olan biz insanların Facebook Çiftliği sayesinde ekip-biçerek,alıp-satarak bu gitme duygusunu masa başında tatmin ettiğini yazdı.Hayatında büyük,köklü,radikal değişiklikler yapmak isteyenlerin evlerinin dekorasyonlarında yaptıkları değişikliklerle kişiliklerinde devrim yaptıklarını zannettiklerini,üstelik bunu siyasi bir tatmin olarak yaşadıklarını söyledi Nihat Genç.Bir minderin yerine ötekini koymakla özgür hissetmek kolay...Bu yapay özgürlük hissinden uzaklaşmak gerek.Ruhumuz için çok tehlikeli bir tuzak olarak görüyorum bunu.Halbuki bir minderin üzerinde oturmak var yıllarca!Tüm çıplaklığıyla bir oda,bir balkon...Özgürlüğü basitlikte,serbestlikte aramak...Anadoluda insanlar minderi attığı yeri ev bildi.Yerdeki bir minder,hemen yanındaki çay orayı ev yapmaya yetti diye de ekledi Nihat Genç.

Ben de bu büyüklerimizin tespitlerine twitter veya türevleriyle ilgili bir ekleme yapmak istiyorum.İsteyen dilediği gibi kullanır.Hiçbir sorunum yok.Üstte değinilenlerle de ilgili düşüncelerim benzeridir.Değişiklik yapmak ya da değişiklik yapmayı istemek çok tabii ve haklı bir istek olabilir.Ancak bunların sonunda elde edilen tatmin siyasi bir nitelik taşıyorsa orada sorun var demektir.Daha doğrusu ülkenizin onca sorunu varken,siz salonunuzu değiştirdiğinizde tüm dünyayı değiştirmiş,tüm ülkenizi esaretten kurtarmışçasına seviniyorsanız bu değişiklikler bir süre sonra ruhunuzu esir almış demektir.

Herkes ne yaptığını,ne yediğini,ne izlediğini yazıyor.Yerde bulduğu ekmeği ulaşabileceği en üst noktaya kaldıran bir anlayış nasıl olur da ne yediğini,nasıl yediğini,ne kadar yediğini paylaşmakta bir sakınca görmez,bundan utanmaz.Meğer herkesin kendini anlatası varmış.Anlat anlat bitiremiyor kimse...Kim kimi dinliyor bu arada belli değil.Önemli de değil.Sürekli bu tüketim ağında kalmamız yetiyor çünkü.Uzaklara mı gitmek istiyorsun?Buyur,buraya tıklayıp gidebilirsin.Yatak odanı değiştirip ruhunu özgürlüğe bırakmak istemez misin?Ya da,ne yapıyorsun?Neler yaşadın anlatmak istemez misin?Bu tüketim ağının içinde kal da ne yapmak istiyorsan yap sonra.Sağolsun twitter,bize herkesin otobiyografi meraklısı olduğunu gösterdi.Üstelik Genç Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlarımıza girmiş bu otobiyografi yöntemiyle yazılan eserler.Yani kısa sürede sevmişiz bu türü.Yeni Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte her şeyin tamamiyle yeni olması amaçlanıyor.Giyim,kuşam,alfabe,tarih,laiklik,onca devrim...Bunlar hep eskiden kopmak uğruna yapılmış.Bir nevi eskiyi beğenmeme durumu.İşte o sırada,Yeni Cumhuriyet'in ilk nesillerinin hayatı kaleme alınmış,biyografik eserler ortaya çıkmış.Şevket Süreyya Aydemirler,Falih Rıfkı Ataylar bunun örnekleri.Düşünün otobiyografi daha da sonra görünüyor ülkemizde.Ancak söylediğim gibi temel olay,geçmişten kopma meselesi,onu beğenmeme,ondan hoşnutsuzluk.Twitterda'da onu görüyorum her yazdığımız bir hoşnutsuzluğun üzerinde temelleniyor.Fakat umrumuzda değil,otobiyografinin tarihini bilmeden otobiyografi yazıyoruz,durmadan...

9 Eki 2009

Türkiye'den Politik Futbolcu Manzaraları #3 Ümit Karan


Ümit politik futbolcular ekibinin en sıradışı,en havalı üyesi.Hatta onun politik olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz.Ancak,doğru olan Ümit'in kökeninin,doğduğu yerin hatta biraz daha ileri gidersek teninin renginin ona politik bir elbise giydirdiğidir.Ümit gibi bir futbolcunun milli takımda neredeyse hiç şans bulamamasını neye bağlayabiliriz?Ya da Galatasaray'da kalmak için Ümit kadar savaşmak zorunda kalan başka bir futbolcu daha var mıdır?Soruları bir de tersten soralım:Türk Futbol Tarihi'nde Nou Camp'da,Anfield Road'da,Roma Olimpiyat Stadı'nda gol atabilmiş,sahada ayaklarını çime yolarcasına basan,Avrupa'da "Avrupalılara" karşı,korkusuzca kaleye gidebilmiş kaç forvet daha var acaba?Dolayısıyla,Ümit Karan ismi,kendisinin bile sandığından daha önemli bir isimdir Türk Futbolu için.Onun isminin üzerinden gurbetçiliğe,Türkiye'ye ilk kez Kubilay Türkyılmaz'la gelen,rakip kim olursa olsun sadece golü düşünebilen "Avrupalı" oyun stiline,futbolcular arasındaki gizli örgütlenmelere,dedikodu olsa bile milli takımda oynayamadığı sürece sürekli gündemde kalan mezhep tartışmalarına bakabiliriz.Futbolculuğu ve Galatasaraylılığıyla başlayalım...

Öncelikle son iki yıldır kendisininde form düşüklüğüyle katkıda bulunduğu,Ümit Karan antipatisinin,gereksiz ofsayt tartışmaları dışında alt yapısı olduğunu düşünmüyorum.Galatasaray tribünlerinin de Hakan Şükür gibi bir ismi yıllarca savunabilmesine karşın,Ümit'i her kötü gidişte ilk günah keçisi olarak gösteren tavrının en hafif ifadeyle vefasızlık olduğunu düşünüyorum.Ve bu noktada,nedense bu tavrın altında bir art niyet arıyorum.Çünkü,neredeyse her golü jeneriklik olan,Roma'ya,Lazio'ya,Barcelona'ya,Liverpool'a,PSV Eindhoven'a,Benfica'ya gol atabilen bir forveti hangi takımın taraftarı sevmez ki?Bunun bir sebebi olmalıydı.Bana kalırsa elinde olmayan sebeplerden dolayı her fırsatta Hakan Şükürle karşılaştırılmış olması ve ne hikmetse Galatasaraylıların yılmadan Hakan Şükür'ü "Kral" olarak görmesi Ümit'in Galatasaray sevgisini adeta karşılıksız,hastalıklı bir sevdaya dönüştürmüştür ve bu hastalığa tutulan herkes gibi günü geldiğinde,8 senesini verdiği ve ne yapsa yaranamadığı aşkını başı önde,o her zaman sahip olduğu mahzun ifadesiyle bırakmak zorunda kalmıştır.Oysa o,Galatasaray için önüne sürekli bonservis sorunu çıkaran İlhan Cavcav'ı hiçe sayarak en büyük aşkıyla idmanlara çıkmaya başlamıştı.Hagi onu takımdan gönderdiğinde "umarım Hagi beni aramaz" diyerek Ankaraspor'a kiralanmış ardından belki de bir ilki başararak,tekrar takımdaki yerini alabilmişti.Ne Hagi,ne Fatih Terim istedi onu.Christian geldi,Ali Lukunku geldi,Necati geldi,Hakan Şükür ikinci kez geldi,hepsi birileri tarafından alındı,istendi.Ancak,Ümit,onu kimse istememesine rağmen, kazandığı her başarıyı tırnaklarıyla kazıyarak elde etti.Bir tek Lucescu sahiplendi onu,ısrarla oynattı.Zaten "Bir Üçüncü Dünya Ülkesi'nden Masallar II" filminin de başrollerini birlikte paylaştılar.Ondan sonra kimse o topa öyle vuramadı Roma'da.10 sene geçti yok.Olamaz da...

Ümit'in Galatasaray macerasının bitişinin ardında kesinlikle politik bir karar yoktur.Ancak Galatasaray'da kalmak uğruna verdiği savaş için aynı şeyi söyleyebilmek zor.Milli takım için de öyle.Ümit açıklamalarında,ne yaparsa yapsın milli takıma seçilemeyeceğini söylüyordu.Bu neden olabilir?Soruya pek çok yanıt verebilirsiniz fakat en güçlü ihtimal onun Alevi olması dolayısıyla milli takımdan uzak tutulmuş olması ihtimalidir.Üstelik Ümit,Alevi olmasının dışında politik fikrini de net olarak açıklayarak,ona karşı uygulanabilecek her türlü sansürü göze almayı bilmiştir.Onun için, "-sol görüşlü oldugunla ilgili haberler cıkıyor buna ne diyeceksin? " sorusuna

"evet.devrimciyim.bunu rahatlıkla söylerim. çoğu arkadasımız siyasi yapısını rahatlıkla acıklıyor.bence en doğal haklardan birisi herkesin kendi hür düsüncesi ve görüsü var. bende sol görüşlüyüm.ve bunu asla saklamadım. bizi bir arada tutan galatasaray aşkıdır." cevabını verebilmiştir.

Evet,futbol sahalarında "inceci"lik inadından vazgeçmeyen Ümit'in dünya görüşü de "ince"dir.Hiçbir ideolojik altyapısı olmasa da,Fetullah Gülen'le resim çektiren bir "kral"ımız varsa,neden ODTÜ'lü öğrencilerin McDonald's açılmasına karşı olarak topladıkları imza kampanyasına destek veren bir kahramanımız olmasın ki?Ya da her yıl düzenlenen Türkçe Olimpiyatları'nda Ebru Gündeş,Serdar Ortaç gibi isimlerle jüri üyeliğini paylaşan bir santraforu yıllarca bağrımıza bastıysak,Picus gibi bir edebiyat dergisinde,Murathan Mungan gibi bir edebiyatçıya röportaj veren Ümit'e -bırakın bağrımıza basmayı- hakkını dahi teslim edememek niye?Bir tek Öztürk Pekin mi "Ümit,van Basten misin sen?" diye sorarken onun oynadığı futbolun hakkını teslim etmişti.Aynı golü Hakan atsaydı...Olacakları düşünemiyorum.

Ümit her gece barlara,kulüplere gitmiş olabilir,idmanlarını aksatmış hatta kasıtlı olarak asmış olabilir.Son model arabalara binebilir.Sadece basına yansıyan bir-iki hareketi onu politik yapmaya yetmez denilebilir.Doğrudur.Benim vurgulamak istediğim,bir futbolcunun,ne kadar temiz olduğunu bildiğimiz futbolumuzda,kendisi kesinlikle politik bir figür olmamasına rağmen,kimi zaman gurbetçiliğiyle,kimi zaman Alevi'liğiyle,kimi zaman da belkide sadece abilerinden duyduğu "sol"culuğuyla yargılanmasının yanlışlığıdır.

7 Eki 2009

Kısa Kısa...



*Diyarbakırspor kulübü başkanı "Biz Devletten yardım isteyemiyoruz. İstediğimiz zaman bize Devlet takımı diyorlar. Biz Devlet takımı değiliz,Diyarbakır'ın ve Kürt Milleti'nin takımıyız" demiş.Zaten hiçbir takım devletin takımı değil ki!Ya da olmamalı diyelim.Tarikatlarla ya da kimi cemaatlerle bir takım bağlantıları bulunan takımlar duymadık değil gerçi...Böylesine siyasallaşmış bir futbolun içinde devletinde bir takımının bulunmasını kim hangi gerekçeyle eleştirebilir?İstanbul Beldiyesi'nin takımı varsa devletinde olabilir.Bunların dışında Türkiye'nin bütünlüğü için "açılım" yapılmasını isteyenler Diyarbakırspor'u sadece bir etnik kimliğe mal etmesinler.Diyarbakırspor tüm Kürtlerin takımıdır demek yanlıştır.Doğrusu Diyarbakırspor Diyarbakırlılarındır olmalıdır.Ne yani yüz yılardır Diyarbakır'da yaşayan Türk kökenliler destekleyemeyecek mi Diyarbakırspor'u?

*Karanlıktakiler'i pek beğenmedim.Uzun olmasının ötesinde kimi kopukluklar var filmde.Umay karakteri de oturmamış...Yıllardır dışarı çıkamayan birinin cesaretini uyuşturucu maddeler sayesinde toplayabilmesi de ilginç olmuş.Ayrıca Çağan Irmak'ın en sadık izleyicilerinden olan orta yaş üstü laik teyzelerin bu uyuşturucu vurgusundan hoşlanacağını sanmıyorum.

*The Mentalist klişelerle dolu olsa da güzel bir dizi...Herşeyi bilen adamın günlük hayatta silik bir karakter olması klişesi çok tanıdık ama dizi yine de kendini izlettiriyor.

*Ezel de bildiğimiz öykülerden.Yine de kendini izlettiriyor.Zaten bir dizide aşk ve intikam duyguları işleniyorsa ve başrollerini Kenan İmirzalıoğlu ve Cansu Dere paylaşıyolarsa o diziyi izlememek en azından takip etmemek olmaz diye düşünüyorum.

*Karar onandı ve Ankaraspor küme düşürüldü.Hayırlı olsun.Melih Gökçek karara itiraz edecekmiş fakat bir şey değişeceğini sanmıyorum.

*Devler Ligi,Acun'un son bombası olarak gözüküyor.Van Hooijdonk,Pascal Nouma,Sergen ve Bolic gibi isimleri yeniden izleyebilmek kaçırılmaz bir fırsat.Önümüzdeki hafta başlıyormuş.Bakalım nasıl bir program olacak...

5 Eki 2009

Galatasaray ve Kriz Yönetimi


Bursa,Eskişehir,Antalya,Hacettepe,Sivas...Bunlar,Galatasaray'ın 2008-2009 sezonunda deplamanda kaybettiği puanların sahibi takımlar.Hafızamızı biraz zorlarsak bu maçların hepsinin aslında "normal" maçlar olmadığını hatırlayabiliriz.O zaman Bursa'da oynayan Yusuf'un Galatasaray savunmasını dağıttığı ve Galatasaray'ın hiç bir varlık gösteremeden sahadan 2-0 yenik ayrıldığı Bursa maçı,Yusuf'un yerini Youla'nın almasıyla oluşan 4-2'lik Eskişehir mağlubiyeti,Antalya'da pozisyona giremeden biten 1-0'lık maç,lig sonuncusu Hacettepe'ye karşı alınan 1-0'lık mağlubiyet ve Türkiye Kupası maçlarıyla da çakışan olaylı Sivas deplasmanından çıkan sonuç:2-0.Bu tablo sadece geçen sezona ait.Bundan öncesi içinde Galatasaray'ın deplasmanda özellikle yenik duruma düştükten sonra iyice etkisiz kaldığını görüyoruz.Hatta çok daha kötü skorlarıda hatırlıyoruz(5-0'lık Bursa mağlubiyeti gibi).

Bu durumu krizi iyi yönetememek olarak değerlendiriyorum.Deplasmanda baskıyla karşılaştığı zaman eli kolu bağlanan bir Galatasaray'ı kimse yadırgamıyordur eminim.Çünkü dediğim gibi bu tablo pek de yabancı değil Galatasaraylılara.İşin ilginç yanı bu fobinin kuşaktan kuşağa aktarılması.5-6 sene öncesinin Galatasaray'ı da bir deplasmanda 60.dakikada yenik duruma düşmüşse tüm takım farklı bir hale bürünürdü.Hasan Şaş ve Sabri karşı takımın oyuncularıyla ya da en iyi ihtimalle hakemle tartışır,Ümit Karan atılan topları beğenmez,kafasına atıldıysa ayağına,ayağına atıldıysa kafasına beklediğini işaret eder,Emre Aşık çok büyük ihtimalle kırmızı kart görür ve Hakan Şükür oyuna küserdi...Söylediklerimin hepsi yaşanmıştır ve bu sorun bugünün Galatasaray'ında hala devam etmektedir.

Dünkü Ankaragücü maçına dönersek,baskı halinde telaşlanan,hata yapan,atağa çıkamayan,oyun kuramayan Galatasaray deplasman fobisinin yansımalarını Mustafa Sarp'ın sorumluluk almaktan kaçınması üzerine yaptığı yan toplarda,Uğur'un korkak futbolunda,Arda'nın sürekli birileriyle tartışma halinde olmasında ve Elano'nun sahadan adeta silinmesinde görebiliriz.Bu anlamda hiç bir yararı olmasa dahi bir şeyler yapmak uğruna hücuma giden Servet,sürekli dikine oynamaya çalışan Ayhan ve skor,durum ne olursa olsun topla oynamayı seven Baros'un çabalarını takdir etmek gerek.

Sonuç olarak Galatasaray'ın Ankaragücü mağlubiyetinin gökten zembille inmediği,bu maçında Galatasaray sıkıntılı dönemlerindeki herhangi bir deplasman maçı gibi sıkıntılı geçeceği bilinen bir gerçek olmalıydı.Bu yüzden çeşitli önlemler alınması gerekiyordu.Örneğin rakibin basmasına karşı geriye yaslanmamak,oyundan kopmamak için Barış bu maç için düşünülebilirdi.Bir de Mustafa Denizli'nin de sıkı takipçisi olduğu sistem fetişizmi mevzusu var.Rijkaard'da da bundan izler görebiliyoruz.Sistem uğruna çift forvete dönmemek,Mustafa-Mehmet ikilisinin değişimindeki ısrar(bu oyuncuların birbirine yakın olduğunu söyleyebiliriz) ve o bölgedeki yapıyı bozmamak adına Barış'ın düşünülmemesi gibi kararların sonunda ortaya çıkan sonuç Galatasaray'ın kriz durumlarındaki çaresizliğini ve futbolda da olsa hiç bir fikre koşulsuzca bağlanamayacağımızı gösteriyor.

29 Eyl 2009

Galatasaray - Eskişehirspor Maçından Hareketle Hıncal Uluç Üzerine Bir Yazı


Hıncal Uluç çoğu zaman doğru yazılar yazıyor fakat futbol ile ilgili birikimleri Rijkaard’a yaklaşamayacak derecede az. Bugünkü yazısında Galatasaray’ı eleştirmiş .Bu nasıl deha diye de bir başlık atmış.Bence de,Galatasaray’ın kazanabileceği bir maçtı Eskişehir maçı ama bazen anlayamıyor Türkiye’deki spor yazarları, sanki her maç 3-4 gol atan takım berabere kalamaz, 1 gol atamazmış gibi hemen eleştiri oklarını acımasızca fırlatıyorlar. Hıncal Uluç da bu yazarların arasında.Demiş ki:"Nonda’yı çıkartıp Baros’u aldı, sanki Nonda’ya çok top geldi de o atamadı". Şimdi,öncelikle büyüklerimize saygımız sonsuz fakat bu düşünce ne kadar kısır bir düşünce böyle. Nonda ve Baros’un farklı özellikleri olduğunu hatırlatayım. Baros çapraz, düz koşular yapan rakip defansı karıştıran,yeri geldiğinde gol atan bir oyuncu. Nonda, uzun top geldiğinde topu fiziğiyle koruyabilen,arkadaşlarının gelmesini bekleyen bir forvet. Oradaki oyuncu değişikliği çok normal çünkü Rijkaard rakip defansın düzenini bozmak istedi. Her zaman yaptığınız değişiklikler olumlu yanıt vermeyebilir bunu da hatırlatmak gerekir Sayın Hıncal abimize.. Oyunu okuyamıyor demiş Hıncal Bey... Peki siz okurlara,futbolseverlere sormak isterim “Rijkaard mı Hıncal Uluç mu oyunu daha iyi okuyordur sizce?”Galatasaray’a saçma sapan eleştiri yönelteceğine,kendisine -haddim olmayarak- Eskişehirspor’un güzel futbolunu konuşmasını öneririm.Müthiş bir defans yaptılar,oyunu isteyerek kısırlaştırdılar.Bu arada bir şey daha eklemek istiyorum sözlerim.Eğer forveti 2'ye çıkarsaydı Rijkaard, Galatasaray’ın o adeta sersemleşen savunmasının gol yiyebileceğini hiç düşünmediniz mi Hıncal Bey? Rıza Çalımbay’ın düşüncesinin bu yönde olduğunu düşenemediniz mi? Leo Franco ne güzel demiş:"Her maçı kazanan bir takım daha dünyada görülmedi.Elbette puan kaybı yapacağız,bundan sonrada yapabiliriz bu doğal bir sonuç." Hıncal Uluç lütfen futbola da atletizm de olduğu gibi geniş bir perspektiften bakmaya çalışın...
by Berkan Cönger

28 Eyl 2009

Ada'da Haftanın Ardından



İngiltere Premier Ligi'nde 7. hafta maçları biterken Chelsea'nin Wigan karşısında aldığı sürpriz mağlubiyetle Manchester United liderliğe yükseldi.Haftanın öne çıkan diğer takımları ise Liverpool,Tottenham,Sunderland ve Chelsea'yi deviren Wigan Athletic oldu.Takımları 7.hafta itibariyle kısa kısa inceleyecek olursak:

*İlk olarak Portsmouth'dan başlayalım.Transferin son gününde en yaratıcı oyuncusu Krancjar'ı kaybetti ve Everton maçında da bunun eksikliğini çekti.Fakat kadrodaki tüm zafiyetlere rağmen sürekli maçın içindeydiler ve çoğu zaman öne geçmeleri an meselesiydi.Ancak,oyunu Portsmouth lehine çevirebilecek oyuncular vasatı geçemedi.Zaten Dindane net bir gol pozisyonu kaçırdıktan hemen sonra Saha Dindane'yle arasındaki farkı gösterircesine bir gol attı ve maç Everton'ın üstünlüğüyle bitti.Yenilgi dışında Portsmouth'un istekli oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.Lig tarihinin en kötü başlangıcını yaptılar ama güzel oynadılar.

*Everton'da ise işler iyiye doğru gidiyor.Orta sahada Phil Neville,Mikel Arteta gibi önemli isimlerin sakatlığına rağmen kazanmasını bildiler.Özellikle Saha'nın sezon başından beri yıldızlaştığını belirtmek gerek.İyi bir Saha'nın takımına yaptığı katkının ne kadar önemli olduğu görülüyor.Yeni transfer Bilyaletdinov'un da takıma ısınmasıyla eski Everton'ı göreceğimi günler yakındır.


*Manchester United ligin yeni lideri ve bunu hakettiklerini söyleyebiliriz.Ferguson her anlamda övgüyü hakediyor.Hala 4-4-2'de ısrar etse de takımın tamamını oyuna dahil ettiği için sahada hangi dizilişle oynadığının bir önemi kalmıyor.Bu yüzden kendi başına oynamayı seven Ronaldo'nun takımdan ayrılması oyun şablonunu pek bozmuyor.Kaldı ki,maça sol kanatta başlayan Nani'nin de Ronaldo'nun benzeri bir oyun anlayışına sahip olması Manchester'ın altı pasa kapanan Stoke savunmasını açmakta zorlanmasına sebep olmuştu.Fakat Ferguson bunu erken farkederek oyuna Giggs'i aldı ve Giggs takımının attığı iki golün asistini yaptı.Goller ise Berbatov ve O'Shea'den geldi.Bana kalırsa maçın en iyi iki adamı ise Scholes ve Fletcher'dı.Gözümden kaçtıysa bilemem ama Fletcher yalnızca bir pas hatası yaptı.Onun atağı başlattığı bir topta ilk golü buldular.

*Stoke için söylenecek pek bir şey yok.İyi savunma yaptıkları muhakkak ama hücum anlayışları topu bir şekilde Kitson'a indirmekle sınırlı.Halbuki Tuncay'a ilk 11'de görev vererek o bölgeyi daha hareketli bir hale getirebilirler.Stoke ne kadarcan sıkıcıysa taraftar grupları The Potteries de bir o kadar hareketli ve agresif...

*Çok gollü maçlar olmasına rağmen haftanın en nefes kesici maçı Fulham-Arsenal maçı oldu bana kalırsa.Londra derbisinde Fabregas'ın o enfes pası ve Van Persie'nin çıkartılamaz topları olmasaydı Arsenal'in maçı önde bitireceğini düşünmek hayalcilik olurdu.Ancak Arsenal cephesindeki en önemli gelişme genç İtalyan kaleci Vito Mannone oldu.Andy Johnson'ın kafasını inanılmaz bir refleksle karşıladı ve belkide haftanın adamı oldu.Tek maç kesin bir yargıda bulunmak için yeterli mi sorusu sorulabilir fakat yine de en az Almunia kadar güven verebileceğini düşünüyorum.

*Fulham için yine iyi şeyler söyleyeceğim.Ligin en disiplinli takımı.Bir an olsun oyundan kopmuyorlar.Murphy,Etuhu,Dempsey ve Duff orta sahası Premier Lig'in en iyilerinden bana kalırsa.Geçen sezonki başarının tekrarlanması zor ama imkansız değil.

*Sunderland'de sezonun başından beri söylediklerimi doğrularcasına galibiyetlerine devam ediyor.Kenwyne Jones ve Darren Bent gollerine devam ediyor.Orta sahalarının da diğer Premier Lig ekiplerinden daha iyi olduğunu söyleyebiliriz.5-2 kazandı Sunderland.Wolverhampton cephesinde ise kendi adıma en sevindirici olay Kevin Doyle'un golle tanışması oldu.

*Liverpool'da ligin iddialı ekiplerinden biri olduğunu hissetirmeye başladı.Hull karşısında tam yarım düzine gol attı.Bu başarının arkasında Babel'in düzenli olarak ilk 11 şansı bulması,Benayoun'un yükselen formu da önemli yer buluyor.Hull'ın ise kötü gidişi sürüyor.

*Tottenham'da Liverpool'un Hull'a yaptığının bir benzerini Burnley'e yaptı.Burnley evinde hiç yenilgi yüzü görmemişti fakat deplasmanda da puanla tanışamamışlardı.Yine öyle oldu.4 gol atan Robbie Keane ise maçın yıldızı oldu.Eminim onu en az iki senedir kimse böyle görmemişti.


*Son olarak haftanın sürprizine yer ayıracağım.Wigan Athletic sezona kötü başlamıştı ancak şu an ligin orta sıralarına kadar yükseldiler.Maçı izleyemedim ama 3-1'lik mağlubiyette Cech'in henüz 51. dakikada oyundan atımasının da payının büyük olduğunu düşünüyorum.Ligin en renksiz takımı olarak gördüğüm Wigan'ın ligin belki de en büyük şampiyonluk adayını yenebilmesi ise futbolun hiç bir zaman kesinlikler oyunu olmadığını göstermesi açısından ilginçti.

27 Eyl 2009

Yılmaz Güney Ne Yerde Ne Gökte


Yılmaz Güney'in ölümünün 25. yılı...Bu anlamda en iyi çalışmayı,daha doğrusu-benim izleyebildiğim kadarıyla- tek çalışmayı Milliyet Sanat yapmış.Eylül sayısını Yılmaz Güney'e ayırmışlar ve alışılageldik üzere "mit" Yılmaz Güney'den ya da yerin dibine batırılan,sanatsal kaygılar üzerinden "bayağı","lümpen" bulunan Yılmaz Güney'den uzak durmuşlar.Sanatçı,daha çok yönetmen Yılmaz Güney'i anlatmaya,okumaya çalışmışlar.Öyle ya Türkiye'nin sinema tarihinde Cannes'dan "en iyi film ödülü"yle dönebilen bir yönetmen daha yok.Hatta,uluslararası ölçütler göz önüne alındığında yeni dönem sinemasından Nuri Bilge'yi saymazsak yanına yaklaşabilen dahi yok.Tabii,sinematografik değerlendirmenin bu ölçütlere göre yapılmayacağını biliyoruz.Fakat yine de sinemamızın gördüğü en büyük ödülü alan bir yönetmenin yönetmenliği hakkında bu kadar az yazılıp çizilmesi çok büyük bir eksikliktir.Böyle önemli eksiklikler söz konusuyken başlı başına bir Yılmaz Güney dosyası hazırlayan Milliyet Sanat ekibi önemli bir iş yapmıştır.



Cüneyt Cebenoyan yazmış,onun sinemasının etkileri hala günümüz yönetmenlerinde doğrudan ya da dolaylı bir şekilde önümüze çıkar.Onu örnek alan da vardır,aldığı ödülleri ona ithaf eden de,ondan nemalanan da...Ama hepsinin ötesinde bir Yılmaz Güney gerçeği vardır Türk sinemasında.Klişelerle de olsa tabulara yüklenir,günlük hayatta ne sorun varsa kamerasındadır.Ahlak'a ekmeğin gölgesinde bakar,töre cinayetlerine feodal düzenin arkasından...Anlatacaklarını doğrudan,en kestirmeden göstermesi çoğu zaman yavan bulunacaktır ama bu onun hayal gücünün yetersizliğinden değil,dünyaya bakışının dikliğindendir.Ekmekten başka,çaresizlikten başka,onurdan,yoksulluktan başka hiç bir şeye değinmemiştir sinemasında.Gerçeklikse gerçeklik,aşksa aşk...Zaten onu tüm üçüncü dünya ülkelerinin "Kral"ı olmasının sebebi de budur.Ellerinden alınan onurları,ellerinden alınan ekmekleri...Bunların peşindedir Yılmaz Güney.Durmadan bunları anlatır sinemasında.




Henüz öğrendiğim bir bilgi:O meşhur "Babil","Paramparça Aşklar,Köpekler " gibi günümüz klasiklerinin yönetmeni Meksikalı Alejandro Gonzalez Inarritu "Yol"u seyrettikten sonra film çekmeye karar vermiş."Yol"daki çok karakterli,hikayelerin bir birinin içine girdiği,belli noktalarda kesiştiği film türünü kendine örnek almış,filmlerinde ondan beslenmiş.Yani,şu an nefesimizi tutarak izlediğimiz,şahsen çokta beğendiğim Inarritu filmlerinin temelinde Yılmaz Güney'in yatıyor olması Türk sinemasının ne derece önemli bir sinemacısını kaybettiğinin göstergesidir.Onun tarzı belki de Mexico City varoşlarında köşeyi dönmek için köpeğini dövüştüren,en büyük hayali aşık olduğu kadınla birlikte kaçmak olan delikanlının silüetindedir.Ya da Inarritu'nun sinemasında bile yeterince basmakalıp duran ünlü bir mankenin,bir burjuvanın yaşadığı dramın çıplaklığında.




Mesele onun sinemasının da bir dili olduğunu kabullenebilmekte.Bugün Mahsun Kırmızıgül'ün Güneşi Gördüm'ü kati surette hiç bir politik tavır almaksızın,bu konuda devlet olsun diğer bir takım güçler olsun,resmi,gayri resmi öğretilenlerin,anlatılanların,ninni gibi tekrar edilen kardeşlik masallarının dışında hiç bir şey söylemezken yabancı dilde en iyi film dalında Oscar adayı olabiliyorsa,onun bir şeyler söyleme,üstelik insanlık için kutsal sayılabilecek nesneler,duygular hakkında bir şeyler anlatma telaşının perdeye yansımasına kimsenin edebilecek tek bir sözü olmamalıdır.Tüm zorlukları tek tek damıtarak bir dil oluşturmuştur kendine Güney.Kesinlikle "mit" değil.Eserleri göklere çıkartılamaz ama kendi yolunu oluşturabilmiş harikulade bir sinema adamıdır ve yaşadığı tüm zorluklara rağmen ısrarla film çekmesi tüm efsanelerde yer alabilecek kadar destansı bir direnişin öyküsü gibidir.




23 Eyl 2009

İstanbul'un Alanlarında En Son Ne Zaman Futbol Oynandı?



Eski Saraçhane'den bir manzara.Şu an bu alanda top oynanmıyor tabii.Alanın büyük bir bölümünü Haşim İşcan Geçidi kapamış vaziyette.Fotoğrafın çekildiği tarih hakkında net bir bilgim yok ama Haşim İşcan Geçidi'nin yapımına 1964'te başlandığını biliyoruz.Dolayısıyla James P. Blair'in objektifinden çıkan bu resmin 50-60 yılları arası çekildiği sonucuna ulaşıyoruz.O yıllarda İstanbul'un merkezi bölgelerinden biri olarak sayılabilecek Saraçhane'de bile boş alanlar varken,günümüzde yapılaşmanın Silivri'ye kadar aralıksız uzandığını görüyoruz.


Sanırım fotoğraftakiler İstanbulun en şanslı kuşaklarından...İstanbul'da futbol oynayabilmek!Hem de şehrin göbeğinde...


Haşim İşcan Geçidi (1972)

22 Eyl 2009

Muhteşem Üçlü


90'lı yılların başından itibaren eskiyi anımsatan,efsanevi bir takım olma yoluna girmişti Liverpool.Futbolla o dönem haşır neşir olmaya başlayanlar için de yeri ayrıdır Liverpool'un.Ben de 95-97 arası Liverpool'un muhteşem üçlüsü olan Fowler-Collymore-Macca üçlüsünden çok etkilenmiştim.O dönem 97 yılında gelen üçüncülükle kapandı ve bir daha ne Fowler eski Fowler,ne McManaman eski McManaman ne de "Stan the Man" Collymore eski Collymore olabildi.Böyle önemli kuşaklardan sonra uzun süren başarısızlıklar kaçınılmaz oluyor genelde.Liverpool'da neredeyse on sene(Avrupa'da kazanılan onca kupaya rağmen) istenilenden çok uzaktaydı,artık herkes lig şampiyonluğunun hayal olduğu kanısındaydı ki geçen sene Gerrard'ın başını çektiği inanmışlar ordusu kupanın bir kulpundan tutmuşken bırakmak zorunda kaldılar.Dilerim bugünün (Kuyt-Torres-Gerrard)muhteşem üçlüsü 95-97 arası muhteşem üçlüsüne benzemez.
Gözümüzün önünde onca efsane yok olup gitti...Geriye oyuncakları kaldı.

18 Eyl 2009

Avrupa'da Bizimkiler Gecesinin Ardından

Panathinaikos – Galatasaray maçı ile başlayalım…

2 takımda kendi liglerinde namağlup, aynı sistem, Hollandalı teknik adamlar.Ten Cate daha önce Barcelona’da bizimkinin,yani Rijkaard’ın asistan hocası.Maçtan önce ister istemez düşündüm "boynuz kulağı geçermi?” diye. Düşündüğüm olmadı çünkü Galatasaray maça çok erken bir gol ile başladı.Bu tabii bizim için çok iyi oldu.Dikkat ederseniz Beşiktaş ve Panathinaikos maçlarında üst düzey bir futbol sergilemedi Galatasaray ama 2 kaleye de 3 er gol yolladı. Mehmet Topal ve Mustafa Sarp’ın uyumu dikkat çekti, Sabri’nin inanılmaz yükselişi ve tabii ki de EMRE AŞIK... 36 yaşında Galatasaray gibi bir takımın kaptanı, defansın bel kemiği, bir mucize olsa da hep 36 da kalsa bu takımdan hiç gitmese... Bilmiyorum sizlerin düşünceleri neler. Şu an için gerçekten takım çok yorgun,özellikle Arda. Milli takımda Fatih Terim pestilini çıkartmış Arda’nın,hiç bu kadar yorgun görmemiştim kendisini.Ayrıca gazetelerde şu başlığı görünce içim bir kıpırdıyor heyyt be diyorum,o başlık ne mi? “İŞTE GALACTICOS”.


Bir zamanların Real Madrid’ine deniyordu(hoş şimdi II.Galacticos devri başladı Madrid'te), takımdaki oyuncuları Zidane, Beckham, Ronaldo(Çakması değil), Owen, vs. Galatasaray’da bu sene efsane bir kadro kurdu ve ciddi başarılara imza atacağına adım kadar eminim.Galatasaray bu sene her kupanın en ciddi adayıdır,duyduk duymadık demeyin, şu futbolu görüyorsunuz,takım kapasitesinin %60 - %70 ile oynuyor açıkcası %100’ü büyük merakla bekliyorum. Panathinaikos iyi pas yaptı diyebiliriz gol pozisyonlarına da girdi hatta çok inanılmaz goller kaçırdılar. Mustafa Denizli’nin Beşiktaş’ı gibi oynuyorlar ama bütün sahanın kale olmasını istiyorlar gibi. Albert Roca takımdaki yorgunluğu giderdiği zaman daha iyi sonuçlar alınacak,daha iyi top oynayacak Galatasaray.



Sürpriz olmayan bir maça geldi sıra Fenerbahçe – Twente

Hollanda ligini izleyenler bilir,Twente’nin ne kadar iyi bir takım olduğunu, futbolu takip edenler bilir Mclaren’in ne kadar kurt ve ne kadar iyi bir hoca olduğunu. Daha kuralar çekilirken çerez diye adlandırılan Twente, açıkcası Fener’i çerez yaptı. Beraberliğe geldiler 3 puanı alıp Hollanda’ya döndüler ama Güiza’yı inatla oynatan bir hoca bu mağlubiyeti hak etmiştir demektir.Sen ki,teknik direktörlüğe senelerini vermiş bir hocasın,oyun zekası inanılmaz denenlerdensin peki bunu tüm Fenerbahçeliler,tüm Türkiye görürken sen nasıl görmüyorsun. Yedek kulübesinde Güiza’dan daha iyi bir adam oturuyor ve sen onu oyuna almıyorsun,o kim mi? “SEMİH ŞENTÜRK”. Semih daha ne yapsın oynamak için?Sezon sonu bu takımdan giderse şaşırmayın,bence gitsin de çünkü ne yaparsa yapsın oynayamayacağı kesin gibi.




Kısacası Twente Fenerbahçe’yi çözmüş ve onlardan iyi pas yaptılar, kontra atakları iyi değerlendirdiler,maçın kontrolü de onlardaydı. Topuz baraj hatasını affetmedi ama Twente’de Fener’in kaleci ve savunma zafiyetini affetmedi.Kieran arkadaşım maçı izlerken geldi yanımıza ve N'kufo ne yaptı dedi,daha bişey yapmadı dedik hemen ardından ben burdayım dercesine 2 gol attı.Bu maçın Fener’e ders olmasını diliyorum ve tez zamanda Avrupa maçlarında galibiyetlere başlamalarını umuyorum..
by Berkan Cönger

17 Eyl 2009

Denizli - Sivas ve O.Çocukları



by Berkan Cönger

Sizlere dün oynanan Denizlispor – Sivasspor maçını analiz etmek istedim.Türkiye A Milli Basketbol takımımızın maçının da olması nedeniyle 2. yarının son 15 dakikasını izleyemediğimi söylemek istiyorum.Maça bakıldığında,2 tarafta çok açık bir futbol sergiledi.Sivasspor puana aç, Denizlispor ise rakip bu kadar kötü giderken alabildiğimizi alalım görüntüsündeydi. Sene başında arkadaşlarımada söyledim,geçen sezon Süperlig’de 2. olan bir takımın bünyesinden tam sayıyı bilmiyorum ama 10'dan fazla futbolcu takımdan gönderildi. Bu oyuncular Sivasspor’un büyük başarılara imza attıkları zamanlar ilk 11 de forma giydiler. Yönetimden ise şöyle bir açıklama gelmişti; Yeni bir oluşuma gidiyoruz,ileriye yönelik bir kadro oluşturuyoruz. Tamam,madem yeni bir oluşum peki size sorarım Ersen Martin’le mi olacak bu oluşum veya İbrahim Şahin, Yasin vs...

Sizlere bir filmden örnek vereyim hatırlarsınız belki,O. Çocukları filminden; Demet Akbağ’ın evinde bulunan balıklar bir gün ölü bulunmuştu. Halbuki 2 senedir suyu değişmeden mutlu mesut yaşıyorlardı. Eve yeni gelen bir kişi bu su çok pis diyerek balıkların suyunu değiştirdi ve balıklar sizlere ömür... Demet Akbağ’da bunun üstüne; (Evdeki çocukları kastederek) “Bu evde bir düzen var,onların suyunu da değiştirirsen bu balıklar gibi ölürler” demişti. Sivasspor’a da aynı şey oldu suyu değişti,sizlere bunu çok emin bir şekilde söylüyorum.Süperlig’de artık Sivasspor basit bir Anadolu takımı olarak yer alacaktır(En büyük nedeni BÜLENT UYGUN). Denizli ise maçın sonlarına doğru bütün gücüyle rakip kaleye saldırdı ama bu seferde defansta açık bıraktılar ve çok fazla kontra atak yediler . Bu da onlara vakit kaybı olarak geri döndü,gol atayım derken az kalsın yiyorlardı. Ama bence tebrik etmek lazım Denizlispor’u geçen sezonun Lig 2. sine korkmadan,hiç durmadan devamlı saldırdı. Maçın hakkı kimindi diyorsanız, bence maçın hakkı Sivas çok gol kaçırsa da Denizlispor’undu çünkü pas yaparak,takımı yarı sahaya oturtarak ilerlediler.Sivas ise defanstan 70 metrelik uzun paslarla gol bulmaya çalıştı.

15 Eyl 2009

Tez Anti-tez Uyumu ya da "Sensiz Olmaz"

İkisi de tamamen insan,biri saf ve sevimliyken öteki cin fikirli ve sevimli.Birbirlerine muhtaçlar ve fakat birbirlerini bir an için bile ezemezler,birinin performansı diğerini gölgede bırakacak kadar üst düzey olamaz,olmamalı.Herkes kendini oynarken diğerini cilalamalı,ustalık tiplemeleri yazanda değil,Türkiye'nin kırsalından gelip Türk Sinema Tarihi'ne damga vurabilen ikilide...




"Bende inanmaların çağı geçti
Sende sanki ilkbahar
Bizimkisi karşıtların birliği
Böyle sevgili olunur herhal"

Ahmet Erhan

13 Eyl 2009

Ada'da Haftanın Ardından


*Beklediğim oldu.Manchester United'ın hala bu ligin favorisi olduğunu çok kez yazmıştım.Tottenham'ın da iyi bir takım kurmasına rağmen-Kranjcar takviyesi çok önemliydi- yavaş yavaş orta sıralara doğru ineceğini söylemiştim.İlk 4'ü zorlayabilirler ama araya girebileceklerini sanmıyorum.


*Üstteki satırları yazarken Arsenal'in toparlanacağını hesaba katıyorum.Fakat böyle giderlerse değil Tottenham,Aston Villa dahi onlarla mücadele edebilecek konuma gelebilir.Aslında lige iyi başlamışlardı ama görünen o ki eksikler yeni yeni ortaya çıkıyor.Özellikle Manchester City'e,4-2 lik bir skorla mağlup olmanın affedilebilecek bir tarafı yok.Van Persie,Arshavin ve Fabregas'a çok iş düşecek bundan sonra.


*Birmingham derbisini izleyebildim ve edindiğim intiba Alex McLeish'inki ile aynı:Birminham EPL'de herkesle baş edebilecek kuvvette gerçekten.Belki de derbi maç olması sebebindendir,Birminghamlılar inanılmaz bastılar ve oyunun çoğu bölümünde iyi oynayan taraf onlar oldu.Golü de bir duran toptan yediler.Agbonlahor yine canlarını yaktı.Villa cephesinde değişen bir şey yok,yine iddialılar.Ancak bu sene de ilk 6 yeterli gözüküyor onlar için.Birmingham ise ilerleyen haftalarda daha fazla puan alacaktır.Özellikle Gary O'Connor ve Sebastian Larsson dikkat edilmesi gereken isimler.


*Liverpool ligin en yerel takımı Burnley'i Benayoun'un 3 ve Kuyt'ın golleriyle 4-0 mağlup etti.İşler yavaş yavaş da olsa yoluna girecektir.Ve çoğu Liverpool hakkındaki umutsuz düşüncelerin aksine hala şampiyonluk adaylarından biri olduğu kanısındayım Liverpool'un.Tabii henüz çok erken.Belki de desteklediğim takım olmasından kaynaklanıyor ama Gerrard ve Carragher'ın olduğu her yerde umut vardır...


*Öte yandan Burnley'nin de ligde kalmasını istiyorum.Dilerim bunu başarabilirler.


*Manchester City "zamana ihtiyaç var" klişesinin doğruluğunu gösterdi bize.Haftalar geçtikçe iyiye gidiyorlar.İyi bir Adebayor,Tevez ve Robinho üçlüsünü kolay kolay kimse tutamaz.


*Portsmouth'un hala puanı yok ve belki de puan alabilecekleri 3-5 takımdan biriydi Bolton.Gollü bir maçtı ve 3-2 kaybetti Portdmouth.5 maçta 5 yenilgi.Kranjcar'ı da kaybettiler...Bolton hiç bir zaman küçümsenemez am bu sene zayıf oldukları b,r gerçek.


*Chelsea yine son dakikada güldü...Tek kale oynadılar gerçi ama bir gün o top son dakikada girmezse?Stoke City golü erken buldu,sakatlıklar yaşadı ve kaleci Sorensen oyundan çıkmak zorunda kaldı.Chelsea'ye karşı golü erken bulmak da bir dezavantaj oluyor,sonra ister istemez kapanmak zorunda kalıyorsunuz.Tüm bu olumsuzluklara rağmen yine de iyi mücadele ettiler.


*Sunderland bu sene ligin en iyi takımlarından olur demiştim.Sağolsunlar beni utandırmıyorlar şimdilik.Darren Bent,Fraizer Campbell arklarında Lorik Cana ve Lee Cattermole kanatlarda Kieran Richardson ve Andy Reid...Gerçekten çok iyi bir takım olmuş.


*Açıkçası Wigan'ın bu kadar direnebileceğini beklemiyordum.West Ham'ı da yendiler.West Ham'da kötü gidiş sürüyor.


*Belki de haftanın en heyecanlı karşılaşması Fulham-Everton maçıydı.Fulham'ın sempati duyduğum bir takım olmasından mıdır bilmiyorum ama oynadıkları futbolu çok beğeniyorum.Bugün de öyle oldu.0-1 yenik duruma düştüler ama oyundan hiç kopmadılar ve Konchesky ve Duff'ın harika golüyle 2-1 aldılar maçı.Fulham yine büyük bir sürpriz yapıp üst sıralara oynayabilir.Şu ana kadar aldıkları sonuçlar kötüydü ama dediğim gibi çok güzel bir futbol oynuyorlar.Özellikle Dempsey ve Duff muhteşemdiler ki ikisi bir arada oynadılar.Duff'ı Blackburn'deki yıllarından sonra ilk kez bu kadar hırslı gördüm.

12 Eyl 2009

Semih Yoksa Vedad Var


Bir anda düşman kesildik Bosna'ya.Oysa ne güzeldi maçları kardeşçe kaybetmeleri.Bu kadar agresif olmalarına ne gerek vardı.Herşey iyiydi böyle...Neden birden "çirkefleşmişlerdi" ki?


Yarın aynı şeyi Azerbaycan'la da yaşayabiliriz.Biz puanları toplayınca kardeşlik oluyor da onlar alınca olmuyor mu?Bunlar daha dün bizim kendi yediğimizden içtiğimizden kesip erzak gönderdiğimiz halk değil mi?İşte aynı halk,o halk,üstüne en örgütlü saldırının gerçekleştirildiği halk,başına fes konup kesilen halk,tüm çağdaş devletler tarafından görmezden gelinen halk,ilk defa kimse istemese de ismini orada okutacak.Hoş biz taa Japonyalara Korelere kadar gittik de ne oldu?Diyebilirsiniz.Unutulur diyebilirsiniz.Haklısınız,ama bir günlüğüne dahi olsa,bir saatliğine,bir anlığına dahi olsa isimlerinin duyulması bile,zorla unutturulmaya çalışılan isimlerinin zihinlerde bir flaş parlaklığında yanıp sönmesi bile yeter bana kalırsa.


Spiker Semih demez Vedad der.Yakınlıksa yakınlık işte.Geçmişse geçmiş.Ortak paydamız salt din de değil yani Vedad demese de uçsuz bucaksız ovalarda son model teknolojik silahlarla avlanan onca masumun hatrına önümüzde ki turnuvada -katılırsa eğer- Bosna desteklenir.Golünü attıktan sonra liman işçilerine destek veren Robbie Fowler desteklenir,Tuzla Tersaneleri'ndeki işçilere destek olan,sahip çıkan bir futbolcu çıksa attığı her golde,her adımda uğruna göz yaşları dökülür...