27 Ağu 2011

EPL 3. Hafta Liverpool:3 Bolton Wanderers:1


Bolton sempati duyduğum bir takım. Burnley'i zor durumda bırakıp gitmesine rağmeni Bolton'u kısa sürede üst sıralara taşımayı başaran Owen Coyle bu sempatinin başlıca nedenlerinden biri sanırım. Coyle dışında, Kevin Davies, Ivan Klasnic, Garry Cahill, Jussi Jaaskelainen gibi ismiyle, cismiyle, oynadığı topla güzel bir çok isim barındırması da Bolton'a sempati duymak için yeterli sebeplerden biri. Bu güzel isimlere ilerleyen günlerde Tuncay'ı da ekleriz umarım.

Neyse, Bolton sampatim bir yana, Liverpool bir yana...

* Bolton maçı kaybedeceğinin sinyallerini maça çıktığı kadro ile veriyordu zaten. Kulübede Mark Davies ve Darren Pratley gibi topla arası iyi, hücum oyununa yatkın oyuncular otururken, orta alanda Reo-Coker ve Muamba ikilisini tercih eden Coyle, bu tercihle orta alanı ve aslında maçın kontrolünü Liverpool'a bırakmış oldu. Reo-Coker'ı hiç beğenmiyorum. Muamba'da ondan hallice. Bolton'un en zayıf bölgesi orta alanı gerçekten.

* Henderson'un golü muhteşemdi. Hala potansiyelinin yarısında bile oynamıyor bana kalırsa. Geçen sezon oynadığı topu düşününce... Yine de gol çok önemliydi onun için. Güven problemi kalmayacak demektir. Önümüzdeki haftadan itibaren Henderson'ı izlemeye başlayabiliriz.

* İleri üçlüde Downing-Kuyt- Suarez üçlüsü mevcut koşullarda yer alabilecek en iyi hücum üçlüsüydü. King Kenny bu tercihiyle bir alkışı hak ediyor. Birlikte oynadıkça birbirlerinin dillerinden anlayacaklardır. Üçü de ilk haftaki konumlarından daha ilerdeler performans olarak. Downing her hafta üstüne koymaya devam ediyor. Liverpool'un ona, onun da Liverpool'a ihtiyacı var.

* Carroll hakkında "azalarak bitsin" yazmıştım. Belki çok iddialı bir cümle. Umarım yanılırım. Ama yedekte daha güzel olduğu kesin. Oradan katkı vermeye başlarsa ne ala. Liverpool'un bugüne kadar ortaya koyduğu futbolda eksik olan tek şey hücumdaki oyuncular arasındaki değişkenlik(maç içindeki pozisyon değşimlerinden bahsediyorum) ve hız. Carroll ne hızlı ne de gezebiliyor, pozisyon değiştirebiliyor. Sözün özü: Suarez sağlıklı olduğu müddetçe 11 başlamalı.

* Charlie Adam maçın en iyilerindendi. Duran toplardaki ustalığı herkesçe biliniyor zaten. Bugün bir kez daha gösterdi bu ustalığını. Skrtel iyi koşu yaptı, Adam da ağzına kesti Skrtel'in...Golü de çok güzeldi. Bu golüne benzer 3-4 gol daha rahatlıkla izleriz diye düşünüyorum.

* Carragher'ın artık yavaş yavaş kulübeye çekilmesi söz konusuydu. Carra 3 haftadır sıfır hatayla oynuyor. Takır takır oynuyor. Hastasıyım. (Son dakikada yenilen goldeki hatasından önce yazdığım bu cümleyi Carra hatrına silmiyorum. Hala yeterince iyi!)

* Kelly de sezona iyi başlayanlardandı. Erken sakatlandı, yerini Skrtel'e bıraktı. Skrtel sağbekte stoperde oynadığından daha iyi oynadı.

* Savunmada iyi olduğumuzdan bahsediyorum 2 haftadır. Hala en önemli artımız bu. Lucas-Adam-Henderson üçlüsü oturuyor. Oturdukça güzelleşiyor. Her biri çok yetenekli, hem hücumda hem savunmada çok iyi işler yapıyorlar. Özellikle Lucas takım savunması adına çok önemli işler yapıyor. Bugün yine çok top kazandı.

* Hakemin Liverpool lehine kararını hatırlamıyorum. Çok ciddiyim.

* Özetle, iyi bir takım oldu bu sene Liverpool. Daha da iyi olacak, öyle gözüküyor. Henderson, Downing daha da koyacak üstüne, belki Carroll katkı verecek. Keyfi gelirse Joe Cole bir kaç maç oynayabilir. Ama en önemlisi Gerrard ve Johnson dönecek. Erken olsa da, "Liverpool bu sene şampiyonluğa adaydır" demek istiyorum.


Not: Carroll'ın yerine Kuyt ilk 11'de başladı.

20 Ağu 2011

EPL 2. Hafta Arsenal:0 Liverpool:2


11 yıl sonra, dışarda Arsenal'i mağlup edebildik. Emirates'deki ilk galibiyet ayrıca. Bu açıdan anlamlı olduğu kadar, geçtiğimiz sezon Emirates'de oynanan, uzatmaların son iki dakikasında kullanılan iki penaltılı maça benzer ilginçlikte olması da önemliydi.

Öyleyse, maça dair notları paylaşalım..

* Önce takımın iyi taraflarından başlayalım. Savunma hattı şu ana kadar eksiksiz oynuyor. Flanagan'ın tecrübe eksikliğinden kaynaklanan hatalar oraya Kelly'nin yerleşmesiyle son buldu. Kelly-Carra-Agger-Enrique bu sezon -Johnson gelene kadar- rahatlıkla oynar.

* Savunma hattının dışında, takım savunması da gayet iyi gözüküyor. Ön bölgede iyi bastık, geriye dönüşlerde sıkıntı yaşamadık ve sanıyorum ki yaşamayacağız. Arsenal'e tehlike yaratabilecek bir alan bırakmadık. Alan paylaşımı gayet iyiydi. Bunda en büyük pay Adam ve Lucas'ın.

* İyi haberler -bireysel performanslar dışında- bu kadardı. Gelelim sıkıntılara; hızlı çıkıyoruz, iyi pas yapıyoruz ama Carroll'ın sahada olduğu dakikalar boyunca tek bir organize atağımız yok. Hücumda hala ciddi bir organizasyon sıkıntımız var. Çoğalamamak da cabası.

* Henderson Downing ve Adam. Üçü de çok önemli transferler. Tutarlarsa takımı bir üst noktaya taşıyabilirler. Lakin üçü de hala istenilen noktalara gelemediler. Hücumdaki organizasyonsuzluğu biraz da bu isimlerin yeniliğine bağlamak istiyorum.

* Adam savunmada iyiydi bugün. Kirtik müdahaleler yaptı, çok top kazandı. Kazandığı ve aldığı topları daha yararlı kullanabildiği zaman çok daha etkili olacaktır.

* Henderson ve Downing hala tutuk. Downing bu hafta geçen haftaya nazaran daha fazla çıkış yaptı, rakip savunmayı zorladı. Umarım artarak devam eder. Henderson'un tutukluğunu yenmesi lazım. İki haftadır takıma istenilen katkıyı veremiyor. Onun katkı verememesi demek aynı anda hem ondan hem de Meireles'den faydalanamamak demek.

* Enrique'nin gayet yeterli olduğunu düşündüğümü yazmıştım ilk hafta. Hala aynı görüşte olmakla birlikte, bu haftaki performansına bakarak daha da iddialı konuşabilirim. İnanıyorum ki, Enrique'nin her hafta artan performansı önündeki -başta Downing olmak üzere- oyunculara da hareket getirecektir.

* Carroll'ın belden yukarısı iyi de, belden aşağısı hiç çekilmiyor. Suarez'in yedek başlamasının sebebini bilmiyorum ama Carroll için Suarez yedek oturtulmaz, bunu biliyorum. Ağır, kritik topları yanlış kullanan, pas hataları yapan, top kontrolü kötü bir futbolcu Carroll. Bunun yanında, uygun pozisyonu buldu mu kafsıyla topu gönderemeyeceği nokta yok.

*İlk gol tamamen şans. Ama iyi ki geldi o gol. Daha rahat hücum edebilmemiz adına önemliydi. Her şeye rağmen, golde Meireles ve Suarez'in çabası büyüktü.

* İkinci gol hazırlanış itibariyle çok güzeldi. Lucas çok akıllıca Meireles'i bekledi ve topu ona yolladı. Meireles de Suarez'e attırdı. Üçü de bu sezonun kilit adamlarından olacak. Suarez hala -ne yazık ki- tek hücum silahımız, Meireles yedekten de olsa takıma sürekli katkı sunmalı. Lucas ise artan öz güveniyle takımın bağlantı yollarında önemli bir yer tutuyor olacak bu sezon.



Not: Yukarıdakinden farklı olarak, Suarez'in yerine, orta sahada Henderson ile başladı Liverpool. Tabii Johnson'un yerinde de Kelly vardı.

14 Ağu 2011

EPL 1. Hafta Liverpool:1 Sunderland:1



* Geçen sene başladığımız, harekete ve pasa yönelik oyun şeklini maçın belli bölümlerinde yine gördük. Ama özellikle ikici yarıda bunu devam ettiremedik. Olabildiğince oyunun geneline yayılması lazım, ki Charlie, Henderson, Downing gibi isimler Gerrard ve Meirelles'in de katıldığını düşündüğümüzde, bu yapı için çok uygun isimler.

* Lucas'ı çoğu kişi yetersiz buluyor. Bilakis, isteği ve arzusu bu ölçüde devam ederse gayet uygundur Liverpool için. Top tekniğinde, pas alış-verişinde hiçbir sıkıntısı yok zaten. Sadece, heyecanından sıyrılabilmesi yeterli şu aşamada. Yoksa, Mustafa Sarp falan değil yani, kimse yormasın nefesini.

* Enrique de şu aşamada takım için yeterli. Çok daha iyileri(kim mesela?) alınabilir miydi? Belki. Ama Enrique de yeterince iyidir. Ki bu takım Dossenaları, Koncheskyleri sol bek diye almış bir takım.

* Bana kalırsa Downing Aston Villa'da oynadığı süre içerisinde hiçbir şey yapmamıştı. Yani onun için bu transfer bir nimet. Dolayısıyla bu şansı iyi kullanması lazım. Yeteneklerinden hiçbir şüphem yok ama genç yaşına rağmen büyük ihtimalle son şansı. Burada da başarısız olursa kim ona milyonlar saçıp transfer eder bir daha? Bu kötü senaryo, iyi oynarsa Enrique gibi hücumcu bir bekle sol kanadı uçururlar.

* Carroll hakkındaki tek görüşüm: Azalarak bitsin. Kötü futbolcu değil kesinlikle. Lakin o kadar yüksek bir ücretle geldi ki, o ücretin altında ezilmeye mahkum. Takımın hücum şablonlarını bir noktadan sonra sürekli kısıtlaması da cabası. Atakta daha zengin ve özgür davranabiliriz. Bu oyun yapısına yatkın hiç yoksa 3-4 oyuncumuz var.

* Teker teker ele alındığında kadroda kötü oyuncu yok neredeyse. Bu çok önemli. Üst düzey ya da üst düzey potansiyeli taşıyan 16-17 oyuncu var belki de. Ön sıralarda yer alabilmek için bu sayının arttırılması çok önemliydi.

*Kuyt oynasın. Başka yolu yok.



Not: Yukarıdaki kadrodan farklı olarak, Aurelio'nun maç öncesi sakatlığı üzerine Enrique, Kuyt yerine de Henderson ilk 11 başladı.

13 Ağu 2011

Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz


"Balkona bakan penceresinden ona meyve, dondurma uzatmak, yeniden çay demlememizi isteyip istemediğini sormak... Mutluyduk."


Kitap ilk kez 2004'te basılmış. Seyfi Teoman filme aktarırken haberim oldu kitaptan. Öncesinde Barış Bıçakçı'yı da tanımıyordum haliyle. Büyük eksiklikmiş. İlk iş önemli olduğu söylenen bir diğer eseri 'Aramızdaki En Kısa Mesafe'yi edinip, okuyacağım. Filmine henüz girmeyelim. Zira filmi izlemedim. Fakat Seyfi Teoman'a olan güvenim tam. Kitaba, kitabın atmosferine sadık kalma konusunda hassasiyet göstermiş olduğuna inanıyorum. İlk filmi 'Tatil Kitabı' bana kalırsa çok çok iyiydi. Buradan da tavsiye etmiş olalım. Düşük bütçeli, Taner Birsel hariç neredeyse hepsi amatörlerden oluşan bir kadroyla, konformizm gibi önemli ve açıklanması, aktarılması güç bir kavramı beyazperdede incelemeye kalkışmıştı büyük bir cesaretle.

Tekrar 'Bizim Büyük Çaresizliğimiz'e dönelim.. Barış Bıçakçı'nın hiç de öyle anlaşılmaz, zorlayıcı bir üslubu yok. Evet, şiirsel bir dil de kullanmıyor bana kalırsa. Şiirsellik için çok yalın ve sade kalıyor onun yazdıkları. Oysa onun anlatımını özel kılan tam da bu özellikleri zaten. Çok yalın kelimelerle, doğrudan anlatıveriyor anlatacaklarını. Saniyesinde kafanızda canlanıveriyor resmettiği tablo, gereksiz ayrıntılara boğulmadan. Belki de 'hız'ın bu kadar önem taşıdığı bir çağda en iyi anlatım tarzı. Doğrudan alıyorsunuz, Bıçakçı ne anlatıyorsa. Tabii, "romanım hızlı olsun" kaygısı taşımadığı belli Bıçakçı'nın. En azından bana kalırsa. Belki hız yerine sadelik daha iyi bir kelime olabilir Bıçakçı'nın üslubunu yorumlamak için. Yorulmadan, yormadan, dingin bir kalemden akıyor iki dostun hikayesi, bir de küçük mucizelerinin çat kapı misafirliği..

Küçük mucize..Büyük çaresizlik..İkisi arasında gidip geliyor iki sıkı arkadaşın Nihal'e bakışları. Ender'den okuyoruz hikayelerini, çünkü Çetin ne yazmayı ne de okumayı severmiş. Ender'de sadece anlatmıyor tabii. Yeniden yaşıyor her mevsimi, her günü. Nihal ile yaşadığı her an zihninde ayrı bir delik açmış, durmadan hatırlatıyor kendini. Bir süre sonra Nihal ile aralarındaki tarif edilemez etkileşimi Çetin'e mi anlatıyor yoksa o sırada kendi hesaplaşmasını mı yapıyor anlayamıyoruz. İki orta yaşlı adam, tam delikanlılıklarına ait bir gecikmeyi yakalamanın keyfiyle dört elle sarılırken Nihal'e, artık eskisi kadar atik olamadıkları için, bir dönem her genç insanın zorunlu hizmetini yaptığı zamanın pençesinden kurtarıp kendilerine saklayamıyorlar onu ve Nihal belki de tatlı bir sarhoşluğu geride bırakır gibi terkediyor onları. Yine yalnız kalıyorlar. Hikaye burda mi bitiyor, yoksa esas burda mı başlıyor bilemiyorum.

Not: Kitapta mekan Ankara. Behzat Ç. ile başlayan televizyondaki Ankara arkaplanı 'Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in filmiyle sinemaya taşınıyor. Bunlardan öncesi en azından benim için boş. Daha önce Ankara var mıydı sinema ya da televizyondaki hikayelerde? Belki de Türkiye'nin dört bir yanı bir şekilde yansıdı ekranlara. Ama Ankara'nın bu anlamda hep hakkı yendi gibi. Bu kitap sırf bu yönü için bile sevilebilir.

Not 2: Şu iki kıymetli yazıdan da film ve kitap hakkında çeşitli fikirler edinebilirsiniz. Lappappa: Dübürzade ve The Voice of Antarctica: Çetinikisalakenderdört ya da Bizim Büyük Çaresizliğimiz!

Bağlantı

30 Tem 2011

Juan Emmanuel Culio


Terim'in yeni sezonda ona ihtiyacı olmayacak büyük ihtimalle. Fırsat bulduğunda elinden gelenin en iyisini yapacağına inansam da, bu, Terim için hiç önemli olmayabilir. Zaten Terim ile ilgili saha içi endişelerimin en önemli noktası da burada ortaya çıkıyor. Bazen, ağzınla kuş tutsan da sırf tipini beğenmediği için seni kesebilir Terim. Aksi de geçerli tabii. Saha içi ve saha dışı prenslerinin ise pek bir şey yapmasına gerek yoktur çoğu zaman.

Aslında bu yazı tamamiyle Culio'ya teşekkür yazısı olarak tasarlanmıştı. Geçtiğimiz sezonun en güzel şeyine bir teşekkür. Evet bu konuda pek itiraz olacağını sanmıyorum. Geçtiğimiz sezon başımıza gelen en iyi şey Culio'ydu. Üstelik, bana kalırsa yeniden oluşturulacağı söylenegelen 200 ruhununun oluşturulması sürecinde de çok önemli rol oynayabilirdi. Daha doğrusu ben kafamda Culio'yu hep o resmin içine yerleştirmiştim.

Culio'da beni şaşırtan en önemli özelliklerden biri de, ilk günden itibaren takıma alışmış olmasıydı. Hagi'nin bir yansımasıydı belki de (yetenek açısından söylemiyorum) saha içinde ne yapılması gerekiyorsa yaptı ve kenara çekildi. Tökezlemek üzere (belki de çoktan tökezlemiş) olan bir takımın düşmemesi için devre arasında gelmiş ve elinden geleni yapmıştı. Sıra yeniden yürümeye ve belki de koşmaya başlayacak olan aynı takımda yer almaya gelmişti ki önceleri rotasyonda yer bulacağına inandığım Arjantinli, giderek gözden düşmeye başladı. Halihazırda şişkin olan orta alana (Selçuk, Ceyhun, Melo, Ayhan, Sabri, Yekta, Culio) istenilen transferin de gerçekleşeceğini düşünürsek, Culio'nu gerek yabancı kontenjanına gerekse de yeni transferlerin heyecanına takılarak, sezonun çoğunu en iyi ihtimalle kulübede geçireceğini söyleyebiliriz.

En fazla 5-6 kez canlı izledim Culio'yu. Bana hep çok çalışkan ve skor üretebilen iyi bir sol iç imajı verdi. Bir de topu saklarken kalçasını çok iyi kullanırdı ki kalçasını kararınca kullanmayı bilen topçular gözümde ayrı bir klasmandadır. Bitirirken; o topu kontrol etmeden kaleye sokabilen bir sol ayak, o'nun onda biri olsa bile, çok büyük bir futbolcudur.

29 Tem 2011

"Netti Lan Bu Romantikler Size?"


İzninizle Sırrı Süreyya'dan ödünç alarak "netti lan bu romantikler size?" diye bodoslama girmek istiyorum konuya. Zira böylesi bir konuya girizgah yapmak, duygularımı haklı çıkarmak için gösterdiğim çabayı yansıtır nitelikte olacak. Oysa hissettiklerimi neden hissettiğimi açıklamak zorunda olmadığımı biliyorum.

Öyleyse gelelim konumuza. Bir kez daha soralım önce: "Netti lan bu romantikler size?", özellikle twitterdan sonra neredeyse tamamen çekildik bu işten, ayda bir belki yazarız. Onlar da taşanlardır. Onu da yazmasak olmaz anlayacağınız. Bloglardaki paylaşım serüvenimiz içimizden gelenlerin yönlendirmesiyle zamansız, aniden ortaya çıkar ve biter. O andan sonra ne bir transfer haberi ne bir maç analizi... Yani ortada diyelim ki bir pasta var. Lan bu pasta zaten kremasına kadar sizin. O zaman oturun pastanızı keyfinizce bölüşün. Benim amacım sadece Galatasaray'ım ile Liverpool'umu bir arada izleyebilmek. Tıpkı geçtiğimiz senelerde Adanademirspor'la Livorno'yu birlikte selamladığımız gibi, futbolun güzel yüzlerinden ikisini temsil ettiğine inandığım, ikisine de büyük aşk beslediğim (Galatasaraylılığımın diğer herşeyden önemli olduğunu ne söylemek ne de ispatlamak zorundayım) Galatasaray ve Liverpool'u tek stattan, şarkılarla izleyebilmek. İyi anlıyor musunuz? Başka hiçbir niyetim(iz) yok. Ne Galatasaray'ın büyüklüğünü tartışmaya açıyoruz ne de hainlik yapıp Galatasaray'a karşı "yabancı" bir takımı destekliyoruz. Tek amacımız, Galatasaray formasının üstüne Liverpool atkısıyla maç izleyebilmek. Üstelik bu bir hazırlık maçı. Yani ortam bu tür şeyler için çok müsait. Bu sizi neden rahatsız ediyor? Neden "kardeşlik masalları", "Anfield'da yapın da görelim", " sözde endüstriyel futbol karşıtları" gibi salaklıklarla içindeki faşisti harekete geçiriyorsunuz?.

Daha bugün Yılmaz Özdil yazdı. Kendi nesli, bir başkasının nesline çok iyi davranıyormuş. Oysa diğer nesil kendi nesline hiç öyle yaparmıymış. Bütün şikayeti bu.

Siz de aynı Yılmaz Özdil gibisiniz. "Anfield'da yap da görelim" derken bu işi Anfield'da yapamayacak olmanın sıkıntısından çok TT Arena'da da yaptırmayacak olmanın keyfini sürüyorsunuz. Yani neresinden bakarsan bak düşmanlık yapıyorsunuz. Sizin suçunuz da değil. Sizden önce zaten bu yeşil saha her türlü pisliği yüksek estetiğinin arkasına gizlemişti. Siz de buna alışmışsınız o kadar. Eminim kıl oluyorsun(sizlerden biri) "futbol asla sadece futbol değildir" lafına. Sana göre fubol sadece futbol olmalı. Oysa futbolu sadece futbol yapmayan bizatihi senin "Anfield'da yapın da görelim" tarzı serzenişlerindir.

Bugün futbol bloglarının yüzde sekseni bir hazırlık maçının iki sayfalık "analizini" yapacak. Ona yüzlerce yorum eklenecek, mevcut Galatasaray büyüklüğü biraz da Fatih Terim büyüklüğü olduğu için Terim övülecek, ne takım yarattı denilecek ve mutlu mesut Galatasaray'ın Liverpool'a nasıl da koyduğu konuşulacak. En başa dönersek bu bir hazırlık maçı. Ve benim bildiğim Galatasaraylılık egosu Galatasaraylılık büyüklüğünden küçüktür.

Sen bildiğini sayfalarca yaz-çiz. Ben yakışık almaz diye "Galatasaray büyüklüğü" adı altında doğru bildiğimden vazgeçeyim öyle mi? O zaman son kez sorayım: "Netti lan bu romantikler size?".

23 Tem 2011

Bertolt Brecht - Beş Paralık Roman



Aslında ilk olarak Oda Yayınları tarafından, "Üç Kuruşluk Roman" adıyla yayımlananını okumuştum. O zaman da çok büyük keyif almıştım. Pardon, düzeltiyorum, acı çekmiştim diyelim. Çünkü Brecht'in herhangi bir metininden dahi keyif alabilmek, yalnız vicdan terazisi bir daha düzeltilemez şekilde ayarından çıkan insanlar için geçerli olabilir ancak.

Walter Benjamin'in de dediği gibi "Brecht, içinde yaşadığımız koşulları hukuki kavramlar örtüsünden soyar. Böylece bu koşulların insani içerikleri, gelecek kuşaklara aktarılacak biçimde çırılçıplak ortaya çıkar.(...) Satirist için, yurttaşına ayna karşısında çıplaklığını seyrettirmek yeterlidir. İşi bundan öteye geçmez.". Yergi dediğimizde, taşlama dediğimizde; aklımıza bu sanatın icracıları olarak Müjdat Gezen ya da Levent Kırca geliyorsa eyvallah. O zaman "güldürebilen" bir satirizmden söz edebiliriz. Yok, Brecht'in satirizminden söz ediyorsak gülebilemeyiz, utanırız. Benjamin'in üstteki alıntısından yola çıkarak, sözgelimi çıplaklığımızdan utanmamamız gerekir tabii. Ve fakat çıplaklığımıza gülemeyiz de. Eğlenceli bir şey sanıp çıplaklığımızdan keyif alamayız. İşte çıplaklığımızdan ne kadar keyif alabiliyorsak Brecht'in yazdıklarından da o kadar keyif alabiliriz. Gerisi hep acıdır. Kendinizin ya da bir başkasının yarası beresi. İnsandan bahsediyorsak muhakkak ki bir de yarası olacak, belki birden fazla. İşte hepsini Brecht'in tuttuğu aynada görüyoruz. Ne kadar sahici olmasını istersek o kadar acı verir. Brecht çok iyi acı verir.

Üç Kuruşluk Roman, Üç Kuruşluk Opera'dan sekiz yıl sonra dönüşmüş, roman olmuştur. Sanırım Türkiye ilk olarak Üç Kuruşluk Roman olarak tanıdı kitabı. 2011'de İletişim, Sevgi Soysal çevirisiyle Beş Paralık Roman adıyla bastı. Brecht'i bir de Sevgi Soysal'ın dilinden okumak için aldım kitabı.

Mekan Londra, İngiltere Güney Afrika'da savaşta. Tommy'lerin savaşa taşınması lazım. Tommy'lerin savaşa nasıl taşınacağı Tommy'lerden çok kodamanların ensesini kaşındırıyor tabii. Dönemin ünlü bir komisyoncusu da aynı hassasiyete sahip, ekliyor: "Her zaman söylerim, hep savaş açmalı, o zaman iş olanakları sonsuz gelişiyor, o zaman yeni hırsızlar gün ışığına çıkıyor. Beklenmeyen sömürülmesi gereken güdüler! Sermayesiz ticaret bile yapılabilir böyle zamanlarda. Harika bir şey!". Bir kez daha görülebileceği gibi, ne kadar çok Tommy kol-bacak kaybederse o kadar çok iş alanı açılacaktır. Sistemin kusursuzluğu her seferinde kendini bir adım daha meşru bir zemine iter ve her adımda düşmanı yeneceğine olan inancı artarken insanoğlunun, bir alay Tommy daha denizin yolunu tutar. Umut arttıkça ölümler artar. Annelerin feryatları hiç dinmesin, dinmesin ki sömürülmedik tek bir alan kalmasın diye beklenir. Hepsi de tutar. Savaş aslında iki ülke arasında değildir. Ülkenin kendi savaşıdır. Birileri ölür diğerleri çıkar. Savaşa konu ikinci ülke bir yanılsamadan ibarettir. Sen o zahiri görüntüye çarpıp kafanı gözünü yardıkça üstüne bahis oynayanlar kazanır. Üstalik sen de, her seferinde aslında olmayan bir düşmana zarar verdiğini düşünerek bir dahaki sefer daha hızlı vurursun kendini o sanal duvara.

Ferhan Şensoy'un Üç Kurşunluk Opera'sında karanlık bir adam olan Mahmut Abi sıkı Kemalisttir. Atatürk'e laf edeni vurur. Normal yaşantısında ise sakat bırakma konusunda ihtisas yapmıştır. Brecht'in Beş Paralık Roman'ında ise savaşın sürmesini isteyenler sıkı vatanperverdirler. Vatanlarını o kadar severler ki, yeni bir tabur Tommy'i Güney Afrika'ya götürmek için can atarlar. Bu uğurda ihalelere fesat karıştırırlar, birbirlerinin canına kast ederler. Yeter ki gemi yetişsin, bir tabur Tommy daha savaşa gitsin.

Savaşın bilançosunu basit bir aritmetik hesabından ibaret görenlere tek tavsiyem olabilir Brecht. Üstelik sözünü ettiğimiz romanda savaş, asıl olaylara eşlik eden bir arka plandan başka bir şey değildir.

9 Haz 2011

Kemal Varol - Jar


Kemal Varol'un şair olduğunu Jar'ı edindiğim vakit gördüm. Ben, onu yine Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan 'Demiryolu Öyküleri" adlı derlemesiyle tanımıştım ilk olarak. O zaman Jar'ı tanıtmaya başlamadan evvel 'Demiryolu Öyküleri'ni tavsiye edelim. Kitapta, Sevgi Soysal'dan Hasan Ali Toptaş'a, Sabahattin Ali'den Oğuz Atay'a uzanan önemli edebiyatçılardan demiryolu, tren, gar ve benzeri temalı öyküler derlenmiş Varol tarafından. Ayrıca, kitaba demiryolunun, bildiğimiz anlamıyla ulaştırma görevinden daha çok insanları ve insanların hikayelerini taşımak o hikayeleri kesiştirmek gibi işlevlerinin üzerinde duran güzel bir giriş/tanıtım yazısı yazmıştı.

Gelelim Jar'a... Öncelikle, bilinmeyen/görülmeyen, bilinse/görülse de ayırdına varılamayan ögelerden kurulu hikayeler hakim kitaba. Zaten kitabın önemli bir kısmını bu hikayeleri anlatmaya ayrırıyor Varol. Ve fakat, hikayelerin hangisi gerçek hangisi kurmaca bilemiyoruz. Romanın ana hatları dışında, bu hikayeleri anlattığı kısımlardaki üslubu, yani hikayeleri anlatmadaki ustalığı akıllara doğrudan Hasa Ali Toptaş'ı getiriyor. Romanın ve içindeki hikayelerin hepsinin taşraya ait olması da bu algıyı kuvvetlendiriyor. Üstüne tekinsiz bir atmosfer de ekleyebiliriz. Fakat ne zaman ne mekan belirli Jar'da. 1980 darbesinin üstünden üç yıl geçmiş diye başlıyor kitap. Olayların geçtiği kasaba ise Güneydoğu'da. Ancak adı Arkanya. Bir anlamda gerçek ile hayal iç içe geçmiş. Karakterler son derece sahici ancak başlarından geçen hikayelere gelirsek; inanılması güç.

Özetle Jar'da iki adam var ve onların hikayeleri. Bir de onları gözleyen bir başka adam. İki adamın birbirlerine kin dolu bakışlarının ardında yatan gerçeği anlatılan gerçek-gerçek dışı hikayeler aracılığıyla çözmeye çalışan bir adam. Üstelik, iki adamın küslüğüne her şahit oluşunda kendi kardeşiyle olan küslüğü ile de yüzleşen bir adam.

1 May 2011

Dirk Kuyt



"When we were really close in 2009 and finished second I had the same feeling – a matter of a few good signings and we will be right up there,"

Kuyt haklı. Zira biz de aynı şeyleri düşünüyoruz. Hissediyoruz. 2009'da kaybettiğimiz havayı, o zamandan beri ilk kez soluyoruz. Ve bunda en çok pay sahibi olanlardan biri de Dirk Kuyt. Bugünkü Newcastle galibiyetinde, penaltı vuruşu sonrası attığı gol ile son 7 maçta 8. golünü atmış oldu ki bu veri, Dalglish sonrası, takımın hücumdaki verimliliğinin nasıl değiştiğinin en önemli göstergelerinden biri. Hücum sürelerimizde gözle görülür artışlar yaşanmadı belki, çeşitli hücum şablonlarına sahip değiliz ya da bu şablonlara alışamadık hala. Ve fakat, bunlar da olacak. Zaten Suarez ve Carrol başlı başına birer hücum seçeneği. İyice ısındıkları takdirde, hücum opsiyonlarımızın çeşitleneceğine şüphe yok. Bu ikiliyi destekleyecek en az 1 kenar oyuncusuna veya uzak forvete ihtiyacımız olacak yeni sezonda. Orta sahaya da, hem kadro derinliğini arttıracak, hem de Xabi Alonso'yu unutturabilecek en az 2 oyuncu ile birlikte, önümüzdeki sezon, 2009'da yoğun olarak yaşadığımız duyguları rahatlıkla yaşayabiliriz yeniden.

İşte söz konusu duyguları yeniden yaşayabiliyorsak önce takımın öz güvenini geri getiren King Kenny'e sonra da bu sezonun en çok yorulan, en çok koşan ve nihayet en çok gol atan oyuncusuna, yani Kuyt'a teşekkür etmek gerekir.

Bitirirken, Kuyt tribünlerin gözüne girmek için çalışan bir futbol dalkavuğu değil. Aksine, Kuyt kendisi için oynuyor. Ruhu, bedeni öyle sabırsız ki dört nala koşmazsa dindiremiyor acısını.

30 Nis 2011

Sasa Ilic



Bir futbolcuyu övmek için çoğunlukla tekniğinden bahsederiz. Kanat oyuncusuysa dribling kabiliyetini, savunmacıysa kesiciliğini veya oyun görüşünün yüksekliğini anlatırız söz konusu futbolcunun. Oysa hep pas geçtiğimiz bir futbolcu tipi vardır. Onu tarif etmek zordur. Çünkü neredeyse hiç bir özelliği diğerlerinden daha fazla sivrilmemiştir. Suntursuzluğu ömrü boyunca layık olabileceği en önemli sıfattır onun için. Bildiğimiz topçudur aslında. Ama gösteriş meraklısı gönlümüz ne yazık ki hiç bir zaman vakur ve sade topçulara meyletmemiştir.

Dar omuzlu, boynu omuzlarına yapışık, postacı yürüyüşlü bu sıska "topçu" Sasa Ilic. Belki de tüm Galatasaraylılara aslında top oynamak için çok da önemli meziyetlere sahip olmak gerekmediğini gösterdi Ilic . Evet, herşeyden önemlisi kafaydı ve unutulmaz bir diğer Balkan efsanesinin de vurguladığı gibi "lazım kafa çabuk düşünüyor" yeterliydi belki de. Yani çabuk düşünebilirsen, doğru yere koşup, doğru yerde topla buluşabilirsen, teknik meziyetlerin kısıtlı olsa da, vasat üstü bir futbolcu olabilirsin demektir. Üstelik haksızlık etmeyelim, Ilic'in eşine az rastlanır bir tek pas yeteneği vardı. İkiye-birlere yatkın, gol vuruşlarında başarılı idi. Tüm bunlara, bana göre olağanüstü sezgileri ve oyun görüşünü ekleyince ortaya 60 dakikalık bir yıldız çıkıyordu. Parlaklığı, utanılacak bir şeymiş gibi gören bir yıldız.

Son 30 dakikaya gelince. Bilenler hatırlar, Ilic'in oynadığı dönem, dakikalar 60-65'i gösterince Ilic kenara alınırdı Gerets tarafından. Bir keresinde, "Az sonra oyundan alınacağını bilerek oynamak çok kötü bir şey." mealinde bir açıklamasını da duymuştum. Bundan rahatsızdı Ilic. Ne ki, Ilic farkında olmasa da, onu ilk 60 dakikanın yıldızı yapan her şeye sahipti. Oysa, son 30 dakika; bırakın yıldız olarak devam etmeyi, maçı iyi-kötü tamamlayabilmesi için sahip olması gereken fizik gücünün yarısına dahi sahip değildi. Üstelik, mücadelelerde inatçı değildi ve kaybettiği ikili mücadeleler moralini bozuyordu. Hal böyle olunca, Hagi sonrası en "verimli", en "üretken" ve belki de en skorer orta saha oyuncumuz bir türlü istenileni veremiyordu.

Hala düşünürüm, onu bu kadar çabuk unutabilmemizin nedenlerini. Tribünlere oynamadı diye mi, sonuçsuz, göstermelik çalımlar atmadı diye mi bilmiyorum. Bildiğim, son on yılın Galatasaray'ında "güldü mü gözlerinin içi gülen" 3-4 oyuncudan biri olduğudur.




15 Nis 2011

Paul Scholes


Ortalık El Clasico ateşi ile yanadursun, biz yarınki FA Cup yarı finalinde karşılaşacak olan United-City derbisinden hareketle vakur bir efsanenin muhtemel vedasına değinelim.

Bu lokal derbi büyük ihtimalle Scholes'un son City derbisi olacak. 19 yılın ardından emekliye ayrılıyor. Kesin kararını henüz açıklamamış olsa da takımının yarıştığı tüm kulvarlarda(EPL, FA Cup, Şampiyonlar Ligi) mutlu sona yakın olma ihtimali, Scholes'a emeklilik kararı aldırabilecek kadar büyük bir motivasyon unsuru taşıyor. Şahsi fikrim, United'ın en azından lig şampiyonluğunu göğüsleyeceği yönünde. Sadece bu bile, Scholes'un "benden bu kadar" demesini sağlayabilir.

Futbolun gelişimi veteranlar için pek umut verici değil ne yazık ki. Artan yaş, çoğu zaman sezgileri beraberinde geliştirse de akıl ile ayak arasındaki koordinasyon konusunda sıkıntı yaşayabiliyorlar. Dahası, fizik ağırlıklı mücadelelerde çoğu zaman kaybeden tarafta yer alıyorlar. Fiziki yetersizlik bir süre sonra mental çöküşe yol açıyor ve performans düşüklüğü dongüsüne mahkum kalıyorlar.

Sadece Scholes değil Giggs de bu anlamda çağdaşlarından çok farklı bir yerde duruyorlar. Üstelik yaş aldıkça, oyunları bir yana, saha içinde ve bildiğimiz kadarıyla saha dışında da güzelleşiyorlar.

Scholes ya da Giggs.. artık birbirlerinin yerine kullanabilecek iki ismi ifade ediyorlar. Gösteri çağının allayıp pulladığı ikonların aksine hala aynı saç tipiyle, içinde bulundukları ortama göre son derece mütevazı bir yaşama mensuplar. Ve kim ne derse desin, Scholes'in savunma arkası paslarının da, Giggs'in kör noktaya ortalarının da arkasında aynı gerçek var: Sadelik.





*Resim, Guardian'dan Daniel Taylor'ın Scholes hakkındaki yazısından alınmıştır.

10 Nis 2011

Thatcher the Milk Snatcher


"Thatcher 1970 yılında Edward Heath hükümetinde Eğitim Bakanı olduğu zaman ilk icraatından biri 7-11 yaşları arasındaki ilkokul çocuklarına devlet tarafından bedava sağlanan süt yardımını kesmek olmuştu. Kamuoyundan çok tepki çeken bu kara nedeniyle kendisine 'Süt Hırsızı Thatcher' adı takıldı."



Orhan Kurmuş, Bir Bilim Olarak İktisat Tarihinin Doğuşu, Yordam Kitap

29 Mar 2011

Lucas Leiva


"He wants to stay and has even joked that would like to see his newborn son Pedro Lucas speaking English with a Scouse twang. But he is still waiting for the club's move."

Guardian'dan Fernando Duarte, Lucas'ın ağzından aktarıyor yukarıdaki cümleleri...Lucas bu sezon, özellikle King Kenny'nin gelişiyle birlikte gösterdiği performans sonrası, takımda kalmayı haketmiş olsa da, böyle bir espri hoş görülemez. Zira, "kızımın Scouser aksanıyla konuşmasını istiyorum" diyengillerden Torres kısa bir süre sonra Chelsea forması giymekten çekinmemişti. Hal böyle olunca biz taraftarlar -aslında sadece ben- böyle bir espriye gülmektense, en hafif ifadeyle çemkiriyoruz.

Her şeye rağmen Lucas iyi topçudur. Özellikle Mascherano'nun gitmesiyle birlikte nihayet alternatifsiz kaldı ve neler yapabileceğini -yine nihayet- gösterebildi.

Sen şu topu bütün sezon oyna, oğlun da Scouseca konuşmayıversin.

18 Mar 2011

Yazgımdır Hagi'den Yana Olmak


Beş senedir bilerek, isteyerek iktisat ile ilgileniyorum. Türkçesi, iktisat okuyorum. Aklım başına erdiğinden beri ise, başka bir açlık, başka bir heyecan ile okuyorum her satırını. Analitik düşünebilme yeteneği -tam anlamıyla kazanamamış da olabilirim- başka bir insan yaptı beni, biliyorum. İşte bu yüzden, ilk günden beri olmasa da, bütünü parçalara ayırabildiğim günden beri, sözgelimi x ile y arasında bir nedensellik kurabildiğim günden beri başka bir dünyanın kapıları açıldı önüme. Hocalarımın kimine ağza alınmayacak küfürlerim olsa da kimilerine dualarım sonsuzdur.

Ve fakat bu iktisat mefhumu, özellikle de benim gibi konrol takıntısı olan insanlar için bir açıdan zararlı. Aslında bu tüm bilimlerde böyledir. Bir uğraşın bilim sayılabilmesi için belli özellikler vardır. Gözlenebilir olması mesela, ölçülebilir, iletilebilir olması. Bu ve benzeri bir kaç madde, uğraşını betimlerken kullandığın özelliklerin başında gelir. Sözü edilen maddeleri es geçtiğin an söylediklerin değersiz hale gelmez elbet. Aslında tüm bilmemiz gereken de bu. Kontrol manyağı biri, anlattıklarını, karşısındakinin -tıpkı kendisi gibi- kelimesi kelimesine anlaması gerektiği hissiyatını taşıdığı için, ortaya attığı her düşüncenin dayanaklarını oluşturmaya özen gösterir. Ne ki, artık o bıçak daha fazla kes(e)miyor. Dayanabildiği yere kadar dayandı. Romantizm her zaman beslendiğim bir alandı. Ve günlük uğraşlar bana bunu unuttursa dahi gözlerimle, kulaklarımla şahit olduğum bir başka olay, bu duyguya yeniden sıkıca sarılmamı öğütledi.

"Günümüz hakim iktisatı bir ideoloji midir?" sorusunun cevabı bence gayet açıktır. Evet. Hem de sapına kadar. Açıklaması da kısa ve nettir. Siz, piyasanın olağan uyumu ile işlemesini zevkle seyreden müktedirler, önünüze konan her argümana A.Smith'in bireysel fayda/çıkar ilkesi ile karşı koyanlar. Diyelim ki, günümüz iktisadının ideolojik bir niteliği yok. O zaman nerede "sözüm ona" fikir babanızın bir diğer ilkesi olan empati/sempati ? Öyle ya, topluma nüfuz edebileceğiniz her alanda, "just do it" ya da "nothing is imposible" den hallice bir bireysel çıkar mesajı enjekte ediyorsunuz beyinlerimize. Birinizin mi aklına gelmiyor ideologunuzun aynı zamanda sempati kavramından söz ettiği. Yani, siz kazanacaksınız diye illa bir başkası üzülecek diye bir kaide yok biliyor musunuz? Hatta yeri gelecek, çıkarlarımız başka buyursa da biz toplum içindeki konumumuzu, en önemlisi kendimize yakışanı/yakışmayanı ayırt edip vaz geçeceğiz çıkarımızdan/hazzımızdan. Aksi halde insanlıktan söz etmek yersiz olacaktır. İki ayak üstünde durabilmek, iletişim halinde bulunmak, okur-yazarlık, düşünebilmek... değil, hiç biri değil. Hoşumuza gitmediği, vicdanımız elvermediği için çıkarımıza olan şeyi yapmıyorsak, işte o zaman insanlıktan söz edilebilir.

Nereye gelebilirim hakim iktisat-ideoloji tartışmasından? Şu meşhur "inandıklarımız" meselesine... Benim inancıma göre, birileri kimi olayları, çoğu zaman, düşündüğümüzden daha basit boyutlarda algılamamızı isteyebilir. İşte, ideoloji yok, değer yargısı yok, mekanik bir yaklaşım, görünmez el teorisi denir, oysa ta içeriden bir kavram unutturuluyor yerine bir başkası pompalanıyordur. Gelmek istediğim yer romantizm. Hangi sayı bize hangi gerçeği bahşederse bahşetsin, o sayının oluşturduğu veya oluşturmadığı dünyayı hayal etmek bizde gizlidir. O yüzden " bilmek hiçbir şeydir, sezmek her şey".

Gözlemleyelim, ölçelim, elde ettiğimiz sonuçları bir kenara not edelim... Romantizmi de bir "ama" olarak kenara not edelim. Yoksa kanunlardan, kabullardan başka elimizde ne kalır?

Bunca laf kalabalığı tek bir şey için idi: Romantizm. Ya da Hagi. "Başarısız" olduğu günden beri kaç arkadaşımla aramı bozduğumu, kaç kişinin kalbini kırdığımı unuttuğum Hagi.. Benim aklım almıyor zira, yüreğim kaldırmıyor. Kusacak gibi oluyorum, bir Galatasaray taraftarı nasıl -hele böylesine bir sezondan sonra- "Hagi İstifa" diye bağırabilir?

Şüphesiz, onlarca gerçek vardır istifaya çağırabilmek için Hagi'yi. Benim ilgilendiğim bu değil oysa. Aynı "objektif" yargılar Kalli'yi de, Rijkaard'ı da, Skibbe'yi de, Korkmaz'ı da yem etti. Şimdi de Hagi'yi yem ediyor. Peki Hagi kim herşeyden önce. Ya da Rijkaard kimdi, Bülent Korkmaz kimdi? Sanırım taraftarlık olgusu, nicel olarak büyükçe kitlelerin içini doldurduğu bir olgu olduğu için, Hagi ya da Bülent hiçbir zaman istisnasız bir Galatasaraylı olamıyor söz gelimi. Çünkü her zaman her koşulda Galatasaraylı'lar bizleriz(taraftarlar). Bu kesin. Bir de hepimizin -iyi ki- değişen yargılarına göre değişen bir taraftarlık tanımı var. Onun emrettiğince, keyfimize göre istediğimizi gerçek Galatasaraylı yapıp, istemediğimize "siktir git artık" diye bağırabiliriz.

Sahi Hagi ne yaptı? Öncelikle, kafası basmayanlar-evet, romantizm iddiasıyla yola çıkan biri için uygun sözler olmasa da- için söylemek gerekirse Hagi'nin başına gelenler, faturayı, tanıdık-bildik bir isme çıkartmaktan başka bir şey değildir. Burada tutup, Hagi başarılıydı, aslında her şey iyi gidiyordu demiyeceğim tabii ki. Ve fakat, benim inancım, Hagi'nin kafasındakilerin, üzerinde düşünülmesi gereken şeyler olduğuydu. Dahası, nispeten genç bir yaşta öğrendim "sabır"ın hemen her şey için elzem olduğu gerçeğini.

Evet fatura Hagi'ye kesildi. İstediğiniz gibi siktirip gidecektir. Hepsinden öte emanetçidir zaten takımda. Tıpkı Rijkaard'a, Skibbe'ye hatta Kalli'ye kesildiği gibi..Kapitalizm krizlere gebedir klişesine girmeden, 6 yılda 7 teknik direktör değiştirenYıldırım Demirören ve başkanlığı boyunca 6 teknik direktör ile( Kalli, Cevat Güler, Skibbe, Bülent Korkmaz, Rijkaard, Hagi. Bilmem var mı başka unuttuğum..) çalışan Adnan Polat'a ağzının kenarını yakın zamana kadar açamayan geri zekalılara sorunun nerede ve kimde olduğunu anlatacak sabra ne yazık ki hala sahip değilim.

Teknik meseleler, takımdaki kalitesizlik, kalitesizlikten öte, yerli çıtasının düşüklüğü ve tüm takımın zeka problemi, ardından Hagi'nin yanlış hamleleri, tercihleri vesaire. Bunların hepsini tartışabilirdik, lakin çiğliğiniz hiç birine müsade etmiyor. Size karşı Hagi'yi savunmak, uğrunda ağlamak; çocukluğumu, çiğnediğim topları, yaralı dizlerimi, uykusuz, Hagi'li maçları bekleyen çocuksu hevesimi, 21:45'teki maçı izleyebilmek için okul dönüşü odada anneme 2 saat uyuyormuş numarası yapmanın tüm sıkıntısını bu satırlara taşımak demektir, ki yüksek "yargılarınız"bunu gerektiriyorsa o'nu savunmak benim "yazgımdır" kabul edin.

29 Haz 2010

Kapandı!

Dükkan kapandı... İlgilenen, okuyan herkese teşekkürler...

16 Haz 2010

Dünya Kupası Notları #6 : Isla-Sanchez, Hittzfeld ve Forlan


Dünya kupasının 6. gününe geldiğimizde, seyir zevkinin yavaş yavaş da olsa belli standartların üstüne çıktığını görüyoruz. Honduras-Şili karşılaşması bu açıdan önemli idi. Maç Şili'nin 0-1 üstünlüğüyle sona erdi ancak maçın temposunu düşündüğümüzde yalnızca 1 golün vuku bulması izleyenleri pek de rahatsız etmedi sanıyorum.

Şili hakkında herkesin ezber ettiği ilk ve en önemli bilgi Güney Amerika eleme gruplarından Brezilya'nın ardından ikinci çıkmış olduğu gerçeğiydi. Benimse, Şili ile ilgili hatırladığım ilk sahne Fransa 98'e dayanıyor. Grup maçlarında kimseye yenilmeyerek dikkat çeken bu "uzun ince" ülke, topladığı 3 puanla B Grubu'nu İtalya'nın ardından ikinci olarak bitirmiş, ikinci tur mücadelelerinde Brezilya'nın rakibi olmuştu. O zaman, daha ikinci turda Brezilya ile eşleşmeleri talihsizlik olarak nitelendirilmişti. Yine aynı tablo gerçekleşebilir. Dilerim Şili aynı talihsizliği bir kez daha yaşamaz ve çeyrek finale ulaşabilir. Bunu hakediyorlar zira... Alexis Sanchez- Mauricio Isla ikilisi, Lahm-Müller ikilisiyle birlikte turnuvada izlediğim en iyi arkalı-önlü hücum organizasyonlarını oluşturdular. Şili'nin çok teknik ismi var fakat İspanya'nın başına gelen onların da başına gelebilir, İsviçre savunmasını açmakta zorlanacakları açık. Öte yandan, Honduras'ın ciddi tecrübe eksikliği göze çarpıyor. Böylesi büyük turnuvalara pek sık katılamıyor oluşları, hücumlarının cılız kalmasına, son vuruşlarda beceriksizliklere yol açıyor. Buna karşın mücadeleci bir takım. Oynayacakları hiç bir maçta rakiplerine ezilmezler.

İspanya-İsviçre karşılaşmasında beklediğim sürpriz gerçekleşti. İsviçre'nin bu turnuvada bir umudu varsa tamamını Hittzfeld'e borçludur. Bir teknik direktör takımının başarısında ne kadar etkilidir sorusunun cevabını en iyi Hittzfeld'e bakarak cevaplayabiliriz. Eğer Hittzfeld gibi bir teknik adamınız varsa, rakibiniz ne kadar iyi paslaşırsa paslaşsın istediği pozisyonları yaratamayabilir ve siz gol bulmak için rakibinizin savunmada bıraktığı boşluklardan faydalanabilirsiniz. Sanıyorum iki ya da üç pozisyon buldu İsviçre. Biri gol oldu. İspanya, turnuvanın ilk günü Meksika'nın yakalandığı tuzakla karşı karşıya kaldı. Topa hakim olmak bir süre sonra beyhude top çevirişlere, açık arama oyununa dönüştü. Dediğim gibi, Hittzfeld İsviçre'ye ikinci tur umudu getirdi. Bakalım Şili karşısında ne yapacaklar?

Günün son maçında sürpriz olmadı. Uruguay'ın G.Afrika'yı zorlanmadan yenebileceği belliydi fakat ev sahibinin turnuvanın açılış maçında Meksika karşısında gösterdiği direnç ve disiplin çoğumuzu şaşırtmıştı. İlk maçın yıldızlarından Tshabalala bu akşam ortada yoktu. Zaten Pienaar turnuvanın başından beri "yok". Bir tek poisyon dahi üretemedi G.Afrika. Bu anlamda, şimdiye kadar oynanan maçlar arasında bir tek pozisyon dahi yakalayamayan bir takım yoktur sanıyorum. O kadar kötüydüler. İlk maçın ardından Khune hakkında çok iddialı sözler sarfetmiştim. Kırmızı kart gördü. Yüksek ihtimalle turnuvayı kapattı. Onun gibi bir kaleciyi daha fazla izleme imkanına sahip olmak isterdim. Uruguay'da ilk maç hayal kırıklığı yaratan hücum ayakları Forlan ve Suarez bu akşam yanlarına Palermolu Cavani'yi de almışlardı. İlk dakikadan itibaren ölçülü de olsa pozisyon üretmeye, rakip kaleyi yoklamaya başladılar. Nhayetinde, Forlan rakibin sırtına çarpmış olsa da çok şık bir gole imza attı. İkinci yarı, maçın en hareketli ismi Suarez, Khune tarafından düşürüldü. Forlan riskli olsa da penaltının nasıl atılacağını gösterdi adeta. Öylesi bir vuruşun kaleciler tarafından kurtarılmasının imkanı yoktur. Maçın son dakikasında, düdük yerine, Suarez'in zarif ortasında Pereira'nın golü geldi. Forlan'ın kaydettiği iki gol ona gol krallığı yarışında çok büyük bir avantaj sağlayacaktır. En büyük rakipleri ise Podolski ve Klose olacaktır diye düşünüyorum.

13 Haz 2010

Dünya Kupası Notları #3 : Futbol Almanlarla Güzel


Cezayir-Slovenya maçı o kadar can sıkıcıydı ki iki takıma da ayrı bir bölüm açacak kadar takip edemedim bile. Oyuncular kendilerini ne kadar zorlarsa zorlasın, paslar istenen yere gitmiyor, basit hatalar yapılıyordu. Yani, beceriksizliğin hüküm sürdüğü bir maç idi. Galibiyeti getiren golün de Cezayir'in kalecisi Chaouchi'nin beceriksizliğinin ardından gelmesi manidar oldu. Cezayir'in bundan sonra işi zor. İngilizler karşılarına öfkeyle çıkacaklardır. A.B.D ise umutla...Dilerim Cezayir kupaya puansız ve golsüz veda etmez. Belhadj dışında hiçbir futbolcuyu beğenemedim. Wolfsburg'lu Ziani ve oyuna sonradan girip, 15 dakika içerisinde iki sarı kartla oyundan atılan Ghezzal ise açık ara sahanın en kötüleriydi. Slovenya'da şimdilik havalar güneşli. Çok büyük bir avantaj elde ettiler. Ancak, yapılabileceklerin en iyisini onlar değil, İngiltere'den puan almayı başaran A.B.D gerçekleştirdi. Kimi araştırma şirketleri Slovenya'yı yarı finale kadar göndermişti kupa öncesinde. Böyle bir futbolla gol atmaları dahi mucizeydi, mucize gerçekleşti. Bundesliga'nın önemli isimleri Novakovic ve Dedic hareket etmekte zorlandılar ki takımlarının en önemli kozlarını oluşturuyorlar. Slovenya'nın vasata ulaşabilen bölgeleri Koren-Birsa orta alanı ve Suler-Cesar tandemiydi. Maçı Slovenya lehine çevirebilecek tüm aksiyonlar Birsa-Koren ikilisi tarafından gerçekleştirildi. Ne var ki, içlerinden en kötü top gol oldu. Öyle ki Koren'İn vuruşunda top falso dahi almamıştı.

Sırbistan-Gana... Büyük bir sürpriz gerçekleşti. Sırbistan 4-5-1'den bozma 4-4-2 oynuyordu. Savunma hattında hemen hiç sorun yoktu aslında. Kolarov-Vidic-Lukovic-Ivanovic dörtlüsünün hepsi iyiydi. Özellikle kırmızı kart görmesine rağmen Lukovic'i çok beğendim. Orta sahada ise aynı uyum yoktu. Öncelikli sorun ise Krasic'in silikliği ve Milijas-Stankovic ikilisinin ağırlığıydı. Gana orta alanına göre çok daha zayıf kaldılar. İki beyin yanyana oynuyordu sanki. Duran toplar, defans arkasına şişirilen toplar, düşük tempoda top çevirişler tamam ancak iş mücadele etmeye geldi mi Milijas-Stankovic ikilisinin ne yaşı ne de gücü Gana orta sahasıyla mücadele etmeye yeter. Sırbistan'ın en iyisi Jovanovic idi. Tekniğinin iyi olduğunu biliyorduk da bu kadar üst düzey mücadele verebileceğini hiç beklemiyordum. Sırbistan'ın her pozisyonunda o vardı adeta. Zigic'i çok başarılı buldum. Capello'nun Heskey'e yüklediği görevin bir benzerini Antic de Zigic'e yüklemişti. Pantelic'in önünde konumlanacak, topla birlikte orta alana kadar gerileyecek ve rakip savunmada gedikler yaratacaktı. Çabaladı ama Pantelic ile iyi bir iletişim kuramadı. Kısacası, Sırbistan umut vermiyor. İkinci maçları da Almanya'yla. 2006'da da onlardan çok şey bekleyenler vardı fakat "0" puanla dönmüşlerdi. Almanya maçında mucize yaratamazlarsa 2006 kabusu yeniden gerçekleşebilir.

Gana'nın Ömer Üründül ırkçılığına bulaşmadan, şimdiye kadar turnuvadaki en iyi Afrika takımı olduğunu söyleyelim. Mücadele güçleri en iyi takımlarla dahi baş etmeye yetecek seviyede. Ayrıca, Ayew ve Tagoe çok etkili kanat oyuncuları. Top taşıyabiliyorlar, takımı ileri taşıyabiliyorlar. Haliyle Asamoah Gyan da vasat üstü bir forvet. Önümüzdeki maç Avustralya ile karşılaşacaklar ve Kangurular'ın en büyük gol ümidi Cahill sahada olmayacak. Ne diyelim, talih belki de hiç bir zaman bu kadar yanlarından olmamıştı. 2006'daki ikinci tur sürprizini gerçekleştirebilirler.

Söz Avustralya'ya gelmişken; sadece Türkiye'deki değil tüm dünyadaki hayranlarını hayal kırıklığına uğrattıklarını belirtmek gerekir. Dilerim ikinci maça toparlanmış bir şekilde çıkarlar. Yine de, Cahill'siz işleri çok zor. Kewell dönerse, yeniden umutlanabilirler.

Futbolun Almanlarla daha bir güzel olduğu kesin. Şimdiye kadar izlediğimiz en iyi takımdı. Kesin. Daha önce hiç bir takımda izleyemediğimiz çeşitlilikte ataklar izledik. Futbolseverlerin bu akşamki en önemli görevleri Almanlar'a şükretmek olmalıdır. Zira hepimizi bir kısırlığın içinden çekip almış olabilirler. 4-2-3-1 oynadılar. Savunma hatasız idi. Schweinsteiger için ayrı bir cümle yazmak lazım. Yüksek top tekniği ve soğukkanlı yapısı onu şu an için Almanlar'ın en kritik futbolcusu yapıyor. Khedira ile de iyi anlaştıklarını gördük. Müller-Mesut-Podolski üçlüsü doğrudan sonuca gitmek istiyorsanız çok doğru bir seçim. Zira Podolski'nin her şutu gol tehlikesi yaratabiliyor. Klose de çok değerli bir golcü. İkinci maçlarını da kazanırlarsa, çok rahatlayacaklar. Gol kralı Panzerler'den çıkabilir. Almanya'yı biraz fazla övmüş olabilirim fakat futbolsuz geçen 3 günün ardından böyle bir tabloyla karşılaşınca soğukkanlılığımı kaybetmiş sayılırım. Tahminimi yineleyerek bitireyim yazıyı: Almanya final, hiç değilse yarı final oynayacaktır G.Afrika'da...

Dünya Kupası Notları #2 : Yunan Usulü 4-3-3, Çalışılmış Bir Maradona Golü ve Robert Green





Günün ilk maçından başlayalım; Yunanistan ve Rehhagel'in futbolun değişen yapısından haberdar olmadıklarını düşünüyorum. Tamam, sıkıca kapanarak ve hemen her duran topu gole dönüştürmeyi bilerek 2004'te efsanevi bir şampiyonluk kazandılar ancak günümüz futbolunda savunma anlayışı değişti, artık Vyntra-Papadopoulos tandemiyle değil turu geçmek, maç dahi kazanamazsınız. Biz dahi öğrendik, top karşı takımda olduğu vakit takımın nasıl konumlanacağını, nasıl alan daraltılacağını, takım savunmasının nasıl örgütleneceğini... Siz hala Vyntra'nın fiziki üstünlüğüyle rakip santraforu korkutmayı deneyin. Söz Vyntra'ya gelmişken; Panathinaikos'lu stoper sahanın açık ara en kötüsüydü. Samaras, ondan sol açık yaratmaya çalışan hocası kadar suçlu olamaz fakat yine de sahanın en kötülerindendi. Karagounis kötüydü, yerine giren Katsouranis daha da kötüydü. İsim isim gidersek Yunanistan'ı bitiremeyiz. Sadece, acilen 4-3-3'ü terk etmeleri gerektiğini söyleyelim. Orta sahada topa biraz daha fazla olmadan gol dahi atamazlar. Bunun için tek alternatifleri Siena'lı Tziolis'e daha fazla güvenmek ve belki de Ninnis'in çabukluğundan orta alanda faydalanmak olabilir. Zira öbür türlü, yarı alanı geçtikten hemen sonra, topu ceza alanına şişirmekten başka yapabilecekleri hiçbir şey olmuyor.

G.Kore, tertip ve disiplin açısından şimdiye kadar izlediğimiz en iyi takımdı. Hemen her oyuncusu çabuk, çok iyi alan kapatıyorlar ve Yunanistan gibi bir takıma neredeyse hiç hava topu bırakmadılar. Üstelik ilk golleri bir duran toptan geldi. Rakibini en güvendiği silahıyla yıkmak çok eşsiz bir duygu olsa gerek. Kore'nin Yunanistan sınavını geçtikten sonra Nijerya önünde zorlanacağını söylemek de gerçekçi olmayacaktır. Zira her iki ceza sahasında da Yunanistan'a üstün gelebildilerse, Nijerya'nın görece fiziki üstünlüğü de onlar için çok bir şey ifade etmeyecektir. Önleri açık, Park Ji-Sung ve Park Chu-Yong formda. Freiburg'lu Cha Du Ri turnuvaya çok iyi başladı.

Kaybedenden devam edelim; Nijerya hakkında ne kadar iyi şeyler söylenebilir ki? Organizasyon fakiri, top tekniği düşük, sürate ve fiziki üstünlüğe dayalı bir takım görünümünde "Kartallar". Kesinlikle hevesliler ancak mental anlamda turnuvanın en yoksul ekiplerinden biri olduklarına şüphe yok. Acele vuruşlar, "timing" hataları, hatalı paslar ve pas tercihleri, basit pozisyon hataları, hepsini gördük. İyi bir şey yok mu? Var tabii, Martins, Yakubu ve Obasi oyuna katkıları ne olursa olsun, hırslılar. Bu turnuvayı önemsedikleri belli. Çok ciddi bir seyirci avantajları var. Topla arası iyi olan tek isim Odemwingie daha fazla yer almalı.

Maradonayı eleştirebilirsiniz. Oyuncu tercihlerini ve oyun şablonunu da eleştireblirsiniz. Ancak bugün gördük ki; teknik yönden bizlerin eleştiremeyeceği kadar bilgi sahibi. Golü kesinlikle çalışılmış. Söz konusu kornerden önce, saha içindeki ve yedek kulübesindeki tüm Arjantinli'ler o topun gol olacağını biliyorlardı sanki. Hedef adam da Heinze idi. Kimi ceza alanını karıştırdı, kimi rakibe hareket imkanı tanımadı ve Heinze zor bir kafa vuruşu yaparak ülkesini öne geçirdi. Bunun dışında, Di Maria ve Veron halen aksıyor. Gutierrez -bence- esas olarak bek değil. Messi turnuvaya iyi başladı. Maradona, 86'daki misyonunu doğrudan Messi'ye yüklemiş durumda. Turnuva boyunca onu kanada hapsolmuş olarak izlemeyeceğimiz kesin. Daha çok gezecektir. Ancak burada ki mesele Higuain ve Tevez'in ilk maç itibariyle gösterdikleri kötü performans. Gerçi Arjantin için bu hiç sorun değil. Agüero ve Milito her daim hazır olarak bekliyorlar. Sözün özü, Arjantin kötüydü; savunmada organize olamadılar, çok pas hatası yaptılar, çok gol kaçırdılar, fakat ibre hala onlardan yana.

İngilizler beraberliği Green'in hatasına bağlasalar da durumun iç açıcı olmadığı ortada. Aslında gayet iyi başlamışlardı ve Heskey'in muhteşem asistinde kaptan Gerrard şık dokunuşuyla henüz 4. dakikada durumu ülkesi lehine çevirmişti. Bu noktada, Heskey'in kapalı savunmalarda çok işe yarayacağından söz edebiliriz. Heskey, Capello için stratejik bir öneme sahip ve adeta planlarının başrolünde yer alır vaziyette. Nitekim, Gerrard'ın golü Capello'nun planladığı golün somut haliydi. Turnuva boyunca Gerrard'dan buna benzer goller, Heskey'den de buna benzer asistler bekleyebiliriz. Bu arada bir tahmin: Heskey turnuvanın asist kralı olabilir! Savunmaya dönersek; Ferdinand kaybının yara açacağı belliydi de herhalde kimse King'den bu kadar sönük bir performans beklemiyordu. Capello da King ve türevleri konumundaki Upson ve Dawson'a olan inancını kaybetmiş olacak ki yedek sağ bek olarak değerlendireceğini düşündüğümüz Carragher'i ikinci yarıda sahaya stoper olarak sürdü. Aslında İngiltere'nin temel problemi yapısal değil, hatta bizzat Barry'nin yokluğuyla ilgili. Yerine düşünülen Milner de sakatlandı. Elde bir tek Carrick kaldı. Carrick bu sezonki performansıyla bu yükü taşıyamaz.

A.B.D'nin belki de tek sempatik tarafı futbol takımı. Dempsey, Donovan ve Bradley gibi isimler oldukça yetenekliler. Özellikle Dempsey çok ayrı bir futbolcu. Kimi futbolcular özellikleri sıradan olsa dahi gol atma konusunda diğer meslektaşlarından daha başarılı ve şanslılardır. Bu türün en iyi örneklerini de Solskjaer, Inzaghi ve Forlan oluştururlar. İşte Dempsey de onlardan biri. An itibariyle, A.B.D'nin gruptan çıkma ihitmali İngiltere'ninkinden bile fazladır kanaatimce. Kaleci Howard'ın takım arkadaşlarına verdiği güvenin onda birini Green kendi takım arkadaşlarına verebilseydi maç daha farklı noktalanabilirdi. Gecenin sonunda orta ya çıkan tablo ise şu şekilde oldu: A.B.D her alanda olduğu gibi futbolda da "yolunu bulmakta"...

11 Haz 2010

Dünya Kupası Notları #1 : C.Blanco, Tshabalala ve Khune


Açılış müsabakasında G.Afrika ile Meksika karşı karşıya geldi. Karşılaşma Meksika'nın mutlak hakimiyetiyle başladı. G.Afrika'nın ise "ender gelişen" etkili ataklarıyla rakibine karşı koymaya çalıştı. Aguirre geldiğinden beri Meksika'nın oyun şablonunda ve temposunda gözle görülür bir değişim yaşanmıştı. Bu değişimi bu akşam da gözlemledik. Topa sürekli hakim olmayı ve oyunun kontrolünü elinde tutmayı seven bir takım yaratmış Aguirre. Bu sistemde en zorlanacağı ekip sahaya 4-5-1 şeklinde yayılan ve katı bir savunma anlayışına sahip G.Afrika olacaktı. Üstelik, kadrosunda Gaxa, Tshabalala, Masilela gibi kontra atak futboluna yatkın, süratli isimler bulunuyordu kadrolarında. Meksika ise sağ kanadı Aguillar ile oldukça etkili kullanıyordu. Ancak aynı şeyi sol kanattaki Vela için söyleyebilmek güç. Orta alanı ise Torrado-Juarez-dos Santos üçlüsüyle parsellemeyi planlamıştı Aguirre. Bu üçlü hem çok etkili biçimde pas yapabiliyor hem de Juarez ve Torrado'nun fiziki avantajları sayesinde top rakipteyken alan kapatıp, top kapma mücadelesine girebiliyordu. Ne var ki, özellikle ikinci yarıdan sonra, topun, başka hiçbir çaresi olmadığı için, adeta "mecburiyetten" Meksikalı'ların ayağında kaldığını gözlemledik. Nitekim bu dakikalarda, savunmanın arkasına sarkan Tshabalala, dar bir açıdan, enfes bir şut çıkarıyor ve 2010 Dünya Kupası'nın ilk golünü kaydediyordu.

Aguirre maça başladığı G.Franco-C.Vela ikilisinin yerine J.Hernandez-C.Blanco ikilisini sokmuştu. Bu dakikalarda oyuna giren Guardado'nun da dikine gitme çabalarıyla Meksika hücumlarına çeşitlilik kazandırdığını söyleyebiliriz. Ancak, Meksika adına asıl farklılığı 37'lik C.Blanco yaratıyordu. Halısaha maçlarındaki "göbekli amcaları" andıran Blanco tıpkı o göbekli amcalar gibi haddini bilerek aynı zamanda da tekniğini konuşturarak oynuyordu. O dakikadan sonra Meksika'nın beyhude top çevirişileri, Blanco'nun doğrudan ceza sahasına şişirdiği toplarla somut pozisyonlara dönüşüyordu. Bu pozisyonlardan birinde, Blanco, Guardado'ya kontrol edilmesi zor bir pas veriyordu, pası kontrol etmeyi başaran Guardado topu arka direkteki Marquez'e ortalayınca "El Tri" beraberliği yakalıyordu.

Açılış maçı, benim açımdan doyrurucuydu. Ancak maçı doyurucu kılan detaylardan en önemlisini halısaha topçusu tavırlarıyla Blanco, süratli ve akıllı futboluya Tshabalala ve topu oyuna hızlı ve etkili bir şekilde sokma yetisine sahip G.Afrikalı kaleci Itumeleng Khune oluşturuyorlardı. Açıkçası, Khune'yi ilk kez izledim. Ülkesinin en önemli takımlarından Kaiser Chiefs'te forma giyiyormuş. Çok atletik bir yapıya sahip ve topu oyuna çok iyi sokuyor. Bu turnuva boynca böyle oynamaya devam ederse, yaz sonu onu Avrupa'nın önemli kulüplerinden birinde görebiliriz diye düşünüyorum.

Urugay-Fransa maçının son yarım saatini izleyebildim. Dolayısıyla uzun uzadıya yorum yapmam doğru olmayacaktır. Fakat, Fransa'nın arka bölgesinin çok sağlam olduğunu söylemeliyim. Özellikle Toulalan-Diaby-Gourcuff üçlüsü turnuvanın en dominant üçlüsü olabilirler. Ne var ki, hücum hattındaki kara büyü sürmekte. Fransa için, bu hücum oyuncularıyla bu turnuva bitmez! Unutmadan, Govou'nun yerine derhal Malouda monte edilmelidir. Uruguay'ın futboluna oldum olası ısınamadım. Bunda, Forlan'ın, Suarez'in tarzını beğenmemem de etkilidir muhakkak. Sonuç olarak, 2010 Dünya Kupası'nın ilk gecesinden bizlere, biri Meksika, biri G.Afrika tarafından atılmış iki gol, Tshabalala, Khune ve C.Blanco'nun futbolu sevdiren çabaları kalıyordu.

10 Haz 2010

Stoch ve dos Santos




Öncelikle Fenerbahçe'yi bu "sansasyonel" transferinden ötürü kutlamalıyız diye düşünüyorum. Piyasa kurallarının hakim olduğu günümüz futbolunda bu tip hamleleri en iyi yapan kulüp Fenerbahçe. Tekrar etmekte fayda var; Fenerbahçe, Türkiye'nin piyasa mekanizmasıyla barışık, onun kurallarını izleyerek yönetilen ilk ve tek kulübüdür. Hal böyle olunca, sevmeyeni, nefret edeni de bol olacaktır tabii. Başkasının 3 haftadır takip ettiğini bir gecede alabiliyorsanız, en büyük stad, en kaliteli tesisler, sporun diğer tüm branşlarında pahalı transferler ve başarılar sizdeyse, üstüne üstlük tam da piyasada var olmanın koşulu olan "bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" ve "Fenerbahçe Cumhuriyeti" gibi örtülü, gizli faşizm içeren sloganlarınız mevcutsa, liginde mücadele ettiğiniz ülkenin istisnasız tüm takımlarının sizden nefret etmemesi için hiçbir sebep yoktur.

Gelelim Stoch transferine...89'lu Slovak'ı Scolari'li Chealsea'nin son dakikalarından ve Twente'nin Avrupa maçları başta olmak üzere, bir kaç özet görüntüsünden tanıyorum. Dolayısıyla kesin bir yargıda bulunmam doğru olmaz. Fakat, Slovakya Dünya Kupası'nın bana göre sürprizlerinden biri, dolayısıyla Stoch'u önümüzdeki periyotta sıklıkla izleyeceğizimizi düşünüyorum. Ancak şu bir gerçek ki Stoch Türkiye standartlarına göre son derece hızlı ve teknik bir oyuncu görüntüsü çizmektedir. Bu yanıyla Fenerbahçe'nin sol kanatta yaşadığı problemler de düşünüldüğünde, "nokta" transfer olarak yorumlayabiliriz Stoch'un imzasını. Hemen burada, Galatasaray açısından ise bir başka gerçek ortaya çıkmakta: Stoch'un ne yazık ki dos Santos'tan çok daha fazla özellikleri olan bir oyuncu olduğunu söyleyebilmek zor. Hatta, hız, teknik ve adam eksiltebilme özelliklerinin benzerlikleriyle dikkat çektiklerini söyleyebilmek daha mantıklı görünüyor. Dolayısıyla, Galatasaray 3 haftadır Stoch'un peşinden koşacağına dos Santos'a imza attırmış olsaydı, Kewell ve olası Arda-Keita ayrılıklarının ardından kanat oyuncusu ararken çok daha rahatlamış olurdu.

Marko Marin, Mesut Özil, Javier Hernandez ve Stoch gibi genç yeteneklerin bu Dünya Kupası'nda yıldızlaşacaklarına inanıyorum. Bunun ilk işaretini Maradona ve Löw başta olmak üzere neredeyse tüm teknik adamların kadrolarında, çekinmeden bir çok genç yıldıza yer vermelerinden almıştım. Üstelik, Nani, Drogba, Robben ve Ballack gibi yıldızlar yokken veya tam olarak hazır değilken, yıldız vitrinine yukarıdaki gençlerden bir veya bir kaçının çıkacağını tahmin edebilmek de güç olmasa gerek. Gelelim Stoch- Dos Santos benzerliğinin -bence- son halkasına: Yaygın inancın aksine, dos Santos'un üst düzey bir oyuncu olduğunu ve Türkiye'de ikinci bir şansı hakettiğini düşünüyorum. Bana kalırsa, dos Santos da tıpkı yukarıdaki isimler gibi turnuvanın yıldız adaylarındandır. İddialı konuşuyor olabilirim, hemen yarın G.Afrika ile Meksika karşılaşacak, izleyip görelim.

Sözün özü, Fenerbahçe rakiplerini kendine biraz daha düşman edecek bir "başarılı hamle" daha gerçekleştirmiştir. Bundan Galatasaray'a çıkan pay ise, biraz daha uyanık olmak ve çözümü -bundan öncekilerde olduğu gibi- dışarda değil, içerde aramaktır. Dileyelim, dos Santos da ülkemizde kalsın, bir çok kez "Stoch - dos Santos benzerlikleri" başlıklı yazılar yazalım, başarıları üzerine konuşalım.