2 Nis 2010

Fulham-Wolfsburg (Maç Sonu)


Maç öncesi kısımının son bölümünde yaptığımız güzelleme ne yazık ki tam olarak yerini bulamadı.Aslında oyun son dakikalara kadar tamamen Fulham'ın istediği şekilde ilerledi,ancak bitime iki dakika kala Hangeland'ın son ikramını nihayet değerlendiren Madlung,çok şık bir kafa vuruşuyla durumu 2-1'e getirdi ve takımını tur için avantajlı konuma getirdi.Kuşkusuz 2-0'lık bir avantajdan sonra Hodgson bu golu kalesinde görmek istemezdi fakat Siyah-Beyazlılar fazla yaslanınca golü yemek kaçınılmaz hale gelmişti.

Fulham için maçın güzel tarafları da vardı tabii.Öncelikle alıştığımız şablonun ve oyun sisteminin başarıyla sahaya yansıtıldığını gördük.Ayrıca gollerin ikisinin de çalışılmış,üstüne düşünülmüş goller olduğu açıktı.Zamora "komple" bir forvet olma yolunda hızla ilerlediğini bir kez daha gösterdi.Attığı gol Dzeko'nun yapamadığıydı.Topu güzel sakladı ve köşeye,kalecinin uzanamayacağı yere hafif şiddette yuvarladı.İkinci golde yine Zamora başroldeydi topu sakladı,kendiyle birlikte Wolfsburglu savunmacıları kale önüne kadar çekti ve topu Duff'a çıkarttı.İrlandalı da düzgün bir vuruşla Craven Cottage'deki masala kendi adını yazdırmayı başardı.

Hangeland'ın belki de en kötü Avrupa sınavıydı ve skorun son halinde Norveçli stoperin katkısı büyük oldu.Yine de,bu gece Craven Cottage'de güzel şeyler daha fazlaydı.Olağanüstü atmosferin yanı sıra,Dempsey,Duff,Konchesky ve Zamora "öğrenilmiş futbol"un güzel bir örneğini sundular,lakin masalın devamı için Almanya'yı görmek zorunda kalacaklar...

1 Nis 2010

Fulham-Wolfsburg (Maç Öncesi)

Craven Cottage'deki 4-1'lik Juventus zaferinin DVD'si Fulham Store'larda satışa çıkmış,İngiliz teknik adam Roy Hodgson geçtiğimiz hafta sonu Hull karşısında sahaya Duff,Murphy,Etuhu,Zamora,Hughes gibi 5 as oyuncusundan yoksun bir kadro sürüp West Ham'ın şimşeklerini üzerine çekmişken Fulham'ın Avrupu Ligi'nde ulaşabileceği en üst noktaya kadar mücadele etmekten vazgeçmeyeceğinin teminatını verebiliriz sanıyorum.Zira Hodgson da bunu kabul etti ve Hull karşısında takımı isteyerek yedek ağırlıklı oyunculardan oluşturduğunu çünkü Wolfsburg sınavı öncesi belli oyuncularını dinlendirmek zorunda olduğunu belirtti.

Hodgson'un oluşturmaya çalıştığı taktiksel şablonu ve oyun kurgusunu Fulham'ın bu sezonki maçlarına bakarak tahlil etmek şüphesiz ki tek başına yeterli olmayacaktır,lakin belirli ölçülerde de olsa önümüze bir tablo sunduğunu kabul etmemek de yanlıştır.Öncelikle,Fulham'ın bu sezon en fazla gol attığı maçın 4-1'lik Juventus karşılaşması olduğunu belirtelim.O maçın kendine has özelliklerini de düşünecek olursak,kaydedilen gol sayısını istisnai diye nitelendirebiliriz.Üstelik yine bu sezon,3 gol buldukları maç sayısı da sadece dört.Yani bu sezon yaptığı neredeyse 40 maçın sadece 5'inde 3'ten fazla gol atabilmiş bir takım Fulham.Ancak,bu veri Hodgson'u genel hatlarıyla tarif etse de kesin olarak anlatamaz.Çünkü Hodgson'unki basit bir "öncelikle gol yemeyelim,nasıl olsa 1 tane atarız" düşüncesi değil.Aksine,Hodgson'un takımı o kadar ciddiyetle oynuyor ki bazen asıl amaçlarının gol atmak olduğunu unutuyor!Topun kaybedilme ihtimalinin en fazla olduğu sağ ve sol arka kenarlarda bile ısrarla pas yapıyorlar,deyim yerindeyse topun suyunu çıkarana kadar paslaşıyorlar.Pas trafiği,olumlu 3-4 pastan sonra mantıklı,önceden çalışılmış bir set oyununa dönüşüyor ve topun doğru zamanlarda kenarlardaki Duff veya Davies ile buluşturulması amaçlanıyor.Böyle bir şablonda pek tabii kenar oyuncularının ve beklerin dahi oyunun merkezine yakın konumlanmaları gerekiyor ve ortaya "kompakt" bir orta saha çıkıyor.Hal böyle olunca,kimi zaman gol yollarında az sayıda futbolcuyla kalabiliyorlar fakat bu problemi de Zamora ve hemen arkasındaki Gera'yı oyundan nispeten uzak tutarak,ön bölgelerde konuşlandırarak çözmeye çalışıyorlar.Tüm bunların sonucunda da ortaya az gollü fakat sürpriz koşuların,sürpriz pozisyonların meydana geldiği hücum organizasyonları ve iç içe oynayan,set oyununa yatkın ve kanat oyuncularını etkili kullanabilen bir çizgi oyun anlayışına sahip bir felsefe çıkıyor.
The Cottagers tarihinin en iyi günlerini yaşamakta ve bu masalı onlar için gerçek kılabilecek tek hoca da şu an için Craven Cottage'de.Eğer çeyrek finali geçerlerse rakipleri Hamburg-Standart Liege eşleşmesinin galibi olacak.Hodgson daha önce 1997'de Inter ile UEFA finali oynayıp kaybetmişti,bu sefer neden olmasın?Kısa Kuzey turunda yaptıklatıyla adını tarihe yazdıran,ardından Ada'ya temelli dönüş yapan Britanyalı,neden bir de Fulham'ın başında tarihe geçmesin?

29 Mar 2010

Teneke


İlk baskısı 1955'te gerçekleşen Teneke,Yaşar Kemal'in İnce Memed'den sonra yayımlanan ikinci romanıdır.Daha sonra yine Yaşar Kemal tarafından oyunlaştırılan eser,Türkiye'de Müşfik Kenter başta olmak üzere,Avrupa'nın çeşitli yerlerinde oynanmış hatta 2007 yılında operaya uyarlanan hali Milano'da sahnelenmiştir.

Teneke'nin salt yazın hayatımızda değil,bir roman iken bir tiyatro oyununa ardından da bir operaya dönüşebilecek kadar manalı ve uyumlu olması sebebiyle diğer tüm sanat alanlarında yaşayabilecek kapasitede var olduğunu vurguladıktan sonra biraz Teneke'nin içini açalım...

Öncelikle Teneke'nin öykü tadında,yani biraz uzunca bir öyku uzunluğunda ve iyi bir öykü akıcılığında olduğunu belirtelim.Romanda "mekan" diğer Yaşar Kemal romanlarından da tahmin edebileceğimiz üzere yine Çukurova.Ancak "zaman",İnce Memed'in dağlarda eşkiyalık yaptığı ya da Demircilerin piri Haydar Usta'nın son umut olarak Ankara'ya,İsmet Paşa'ya gittiği yıllardan,biraz daha günümüz Türkiyesi'ne yakın bir yerde duruyor.Nitekim,bunu aftan yararlanıp eşkiyalığı bırakan,dağdan inen Kürt Memed Ali'den de anlayabiliriz.

Kısaca Çukurova'daki köylülerin kapitalizmle mücadelesini,daha doğrusu,kapitalizmle tanışmasını konu alan romanda,gözünü para hırsı bürümüş ağaların para için ne yönetmelikleri ne de sulama tekniklerini dikkate almayarak çeltik ekimi yapmaları anlatılıyor.Kısa bir süre sonra bu hırs öyle bir hal alıyor ki ağaların çeltik sevdası sebebiyle Çukurova'da bir çok köy önce sıtmadan kırılıyor ve ardından çeltiğin ihtiyaç duyduğu suyun tekniklerden habersizce kullanımı yüzünden,boşaltılıyor,yok oluyor.Tabii bu arada hikayenin gizli kahramanı olarak ortaya çıkan ve köylü için adeta bir nur görünümündeki genç,idealist kaymakamın da ağaların ya da kapitalizmin emelleri doğrultusunda ardından teneke çalınarak bir başka kasabaya sürülmesine tanık oluyoruz.

İdealizm ile baskın gücün ya da Zeki Demirkubuz'a gönderme yaparsak;ahlak ile ahlaktan yoksun aklın mücadelesini gördüğümüz romanda Yaşar Kemal tüm dünyanın geçirdiği değişimlerin Çukurova'ya yansımasına alıştığımız üzere protest bir bakış atıyor ve ekliyor:"Çukurova bir pirinç değil,pamuk bölgesidir"!

26 Mar 2010

Take Your Protein Pills and Put Your Helmet On


O'Neill hala takımının ilk dört için iddialı olduğunu söylesin,Benitez yaşattığı onca hüsrana rağmen etrafına umut saçmaya devam etsin ve nihayet Mancini dördüncülüğü kaybetmenin hüznü içerisinde,zihinsel melekelerini yitirmişçesine rakip takımın hocasına saldırmaya çalışsın.Harry Redknapp'ın inadı hiç birinde yok ve öyle görünüyorki 63 yaşındaki teknik adamın dördüncülüğü bırakmaya da niyeti yok.


Pavlyuchenko ve Gudjohnsen'in olağanüstü katkılarıyla son dört haftayı kayıpsız geçen Tottenham açıkcası bu sezon dördüncü sırayı en çok hak eden takım görünümünde.Ancak her yoğun emek gerektiren,sabır isteyen hedef için bir yandan da bedel ödemek zorunda kalıyoruz ne yazık ki.Redknapp da başarının bedelini ödeyenlerden.Bir senedir düzenli olarak kalp ilacı aldığını itiraf etmiş ve önemli bir rahatsızlığı olmadığı halde yoğun stres altında maçlara çıktıklarını,bu yüzden ilaçların faydasını gördüğünü ve onlara ihtiyacı olduğunu belirtmiş ve eşinin ilaçları düzenli olarak alması konusunda ısrarının da ilçları kullanmasında önemli bir faktör olduğunu söylemiş.

Önce maçları tribünden takip etmeye çalışan Allardyce ardından da Redknapp.Sanırım Premier League'nin temposu daha pek çok teknik adamı zorlayacaktır.Dileyelim önemli bir şey olmasın.
*Başlık David Bowie'nin "Space Oddity" adlı şarkısından alınmıştır.

25 Mar 2010

Mancini-Moyes Kavgasının Düşündürdükleri


"Adamların kavgası bile medeni" şeklinde bir çeşit kompleks ifadesinde bulunmak istemem ama ne yazık ki yaşadığımız tablo "kavga"nın da bir "adabı"nın olduğunu unutan,belki de bunu hiç öğrenememiş ülkemiz futbol figürlerine ders verecek nitelikteydi dün akşam.Maç içinde,neredeyse göğüs göğüse bir birbirine giren iki teknik adam vardı.Ancak maç sonu ikisi de birbirinden özür dilerken,Moyes hatanın kendisinde olabileceğini ama topu vakit kaybı sebebiyle değil oyuncu değişikliğinin bir an evvel gerçekleşebilmesi amacıyla elinde tuttuğunu söylerken,Mancini ise son dakikalara yenik girmelerinden dolayı stres altında olduğunu,bu yüzden istemeden de olsa Moyes'in üstüne yürüdüğünü itiraf etti.

Her ne kadar Arsene Wenger'in bitmek tükenmek bilmeyen öfkesine veya Ferguson'un o yüksek ego'suna ve kibirine alışık olsak da "beyefendi" kişilikleriyle tanıdığımız Mancini ve Moyes'in kavgaya varan tartışmaları tüm futbolseverleri şaşırttı.Ancak her şeyden önemlisi,daha önce de vurguladığımız gibi,iki teknik adamın da saha içinde yaşadıklarının sadece saha içinde kaldığını vurgulaması ve nezaketen de olsa birbirlerine hak vermeleri çoktandır unuttuğumuz tartışmanın adabı açısından çok önemliydi.

Sanırım Türk futbolunun genel gidişatına bakarsak,hemen her yazıyı rahatlıkla Moyes ile bitirebiliriz.Yasada suç olarak tanımlanmayan şike skandallarına karışan hocalar bir yanda,takımı için hırsından kavga eden hocalar diğer yanda...

15 Mar 2010

10 Haftalık Kiralık : Landon Donovan


Landon Donovan geçtiğimiz Pazar günü Birmingham karşısında Everton'la imzaladığı 10 haftalık kiralık sözleşmesini doldurmuş oldu ve ülkesi ABD'ye geri döndü.Peki 10 hafta kadar kısa bir sürede Donovan takımına ne kattı?Ya da Everton veya İngiltere Donovan'a?


Öncelikle,kira yoluyla transferlerin beklenmedik,ani sakatlıklarla karşılaşan ve mali yapısı yeni transferler için uygun olmayan kulüpler için en önemli araçlardan biri olduğunu belirtelim.Bu anlamda,teknik direktörlerin takımlarına olan etkileri tartışıldığında kiralık transferler mutlaka bir turnusol görevi görecektir.Ülkemizde alışık olmadığımız halde,özellikle 2-3 ay gibi kısa süreli kiralık transferler takımların sancılı geçmesi beklenen 8-10 haftalık periyotlarında adeta ilaç görevi görmektedir.Ülkemizde bırakın kısa süreli kiralamaları,bir sezon hatta yarım sezon süren kiralık anlaşmalar dahi pek yapılmamakta.Üstelik,kiralık oyuncu transferi,takımların sıkıntı yaşadığı bölgelere dair acil ve faydalı bir çözüm bulmaları olarak görülmemekte,yalnızca tecrübesiz,genç oyuncuların tecrübe kazanmaları amacıyla alt liglere gönderilmeleri şeklinde gerçekleşmekte.Peki gerçekten öyle mi?Yoksa,Sir Alex Ferguson,2007-2008 sezonunda forvet sıkıntısı çektiği için tecrübeli golcü Henrik Larsson'u 9 haftalığına Manchester'e getirmemiş miydi?Ya da 2001-2002 sezonunda Lucescu kulübün maddi yetersizliklerine rağmen,sezon öncesi ve devre arası yaptığı kiralık transferlerle(Sebastian Peraz,Victoria Mendez,Faryd Mondragon,Sergen Yalçın,Murat Sözkesen) elde etmemiş miydi şampiyonluğu?Bu yüzden kiralık oyuncu transferi doğru yapıldığında,amacına yönelik kullanıldığında söz konusu takımlara kesinlikle önemli bir katkı sağlamaktadır.Ve Moyes'e dönersek;Moyes de Donovan'ı getirmekle akıllıca bir iş yapmıştır.Everton Donovan'ın oynadığı 10 lig karşılaşmasında sadece 2 kez yenilmiş ve Donovan bu karşılaşmalarda 2 gol 3 asist yapmış.


Donovan,Moyes'e öğrendiklerinden dolayı minnet duyduğunu açıklamış,Moyes ise Donovan'ın takıma 10 hafta gibi kısa bir süre içerisinde bile önemli katkılar sağladığını ifade etmiş ve gelecek Haziran'dan itibaren ilk işinin Donovan'ı yeniden Everton'a getirmek olduğunu ifade etmiş.Bu arada,bugün hala Everton forması giyen Tim Howard ve Steven Pienaar'ın da takımlarına bu yolla katıldıklarını belirtelim.Yani,Moyes kira yoluyla birlikte çalıştığı futbolcuların bonservisini almak konusunda da açık fikirli bir imaj çiziyor.Donovan 2-1 yenildikleri Tottenham maçında boş kaleye yuvarlayamadığı top yüzünden,ileride muhtemelen "inanılmaz kaçan goller" vb. video kliplerde gösterilecek...Ve fakat kaçırdığı gol dışında gösterdiği muazzam performansla da önümüzdeki sezon muhtemelen tekrar Everton forması giyecek.Bu arada,Türkiye'de kiralık oyuncu yöntemi kullanılmıyor derken Rıza Çalımbay'ı unutmayalım.Zira,Eskişehirspor'da iki senedir takımının önemli bir kısmı kiralık oyunculardan oluşuyor ve kiralık oyuncuların Eskişehirspor'a kattıkları tartışılmaz.Dilerim Rıza Çalımbay David Moyes,Eskişehirspor da Everton olabilir...

14 Mar 2010

Yeryüzü'nün En Sabırlı Takımı


Üst üste United yazıları yazmış olacağız ama bu formlarıyla bunu hakettiklerini rahatlıkla söyleyebiliriz.Zaten Old Trafford'da bırakın yenilmeyi,gol yemeyi bile unutmuşlardı ve fakat rakip,Hodgson'un dişiyle,tırnağıyla kazıyarak bugünlere getirmeyi başardığı Fulham'dı.Üstelik sezonun ilk yarısında Fulham Craven Cottage'de 2-0 gibi net bir skorla geçmişti United'i.Tabii,Old Trafford'da alışılan şey gerçekleşti ve ikinci yarının hemen başında düğümü çözen Manchester,sonlara doğru artan temposuyla galibiyeti pek zorlanmadan almasını bildi.


Önce,geleneği bozalım ve mağlup takım hakkındaki yorumlarımızı yazalım:Batı Londra temsilcisi şu an ligde 10. durumda ve sezonu bitirebilecekleri en kötü yer 12.lik gibi gözüküyor.Bunun yanında,8.liği geçmeleri de düşük bir ihtimal.Hal böyleyken,Fulham'a dair yorum yaparken onların ölçeğinin bir orta sıra takımı olduğunu unutmadan yapmak gerekir.Yani bu mağlubiyet Fulham cephesinde pek de kötü karşılanmayacaktır.Ancak Hodgson açısından durumun daha farklı olduğunu belirtmek gerekir.Öncelikle,Hodgson'un oyunu nicedir,gol yememek üzerine kuruludur.Bugün,maça çıkana kadar toplam 29 gol yemişlerdi ki bu sayı onları Liverpool'la birlikte ligin en az gol yiyen 5. takımı yapıyordu.Buna rağmen,attıkları gol sayısının da 32 olduğunu görüyoruz ki bu bilgi Fulham'ın neden orta sıralarda yer aldığının açık bir göstergesi.Hodgson "pas yapmayı" adeta bir fetişizm haline getirmiş ve bunun kimi zaman yanlara biraz fazla oynayarak zararını görmüşse de genel anlamda rakiplerine karşı üstünlük kurmada avantajını görmüş,sıkı-kademeli savunma anlayışıyla kalesini gole kapatmayı başarmış bir hoca olarak gözükse de bugün yaşadığı gibi,gol pozisyonuna girmekte zorlanan bir takıma sahip olması planlarının bir anlamda alt-üst olmasına sebep oluyor.Eğer takımınızda,topu çok iyi kullanan ve bu anlamda insiyatif alabilen 1 veya 2 oyuncunuz varsa takımın geri kalanının topla arasının çok iyi olmasına gerek olmayabilir.Ancak ne yazık ki,Fulham'da bu özellikte futbolcu sayısı çok az.Andy Johnson inatçı yapısı ve gol vuruşlarındaki başarısıyla bu tanıma girebilir ancak uzun süredir sakat ve hala form tutabilmiş değil.Böylesi bir durumda,Hodgson'un elinde bir tek Zamora ve yenilgiyi kabul etmeyen,hırslı yapısıyla Duff kalıyor ki ikisinin de topla çok iyi oynayabildiklerini söylemek güç.Oyunu 1-0'a getirecek kozları geyet sınırlı olduğu için,Hodgson öncelikle 0-0'ı koruyup ardından 1 gol bulmanın hesabını yapıyor.Mevcut koşulları altında bu yaptığının mantıksız olduğu söylenemez.



Manchester United kazanan taraf olduğu halde onlar hakkında yazacaklarımız muhakkak ki o kadar uzun olmayacaktır.Geçen hafta Burnley karşısında Arsenal'in gerçekleştirdiği o müthiş pas trafiğini-tam 504 pas yapmışlardı.- bu hafta Manchester 495 pasla gerçekleştirdi.Zaten maçı Hodgson'un elinden alıp Ferguson'unkine veren de bu detay oldu.United ilk yarının başından beri ısrarla pas yaptı,set oyunları gerçekleştirdi ve oyunu her geçen dakikayla birlikte santim santim Fulham yarı sahasına yığdı.Öyle ki ,mesela Fletcher-Park-Rooney'nin oluşturduğu bir üçgenden sonra Berbatov'un bindirmesiyle Fulham stoperleri Schwarzer'in hemen yanı başında buluyorlardı kendilerini.Durum böyle olunca,Rooney ikinci yarının hemen başında takımını öne geçirdi ve 84. dakikada,bir gol daha olana dekManchester'in birbirinden farklı hücum varyasyonlarını izledik.Nihayet,84'te Rooney ve 89'da Berbatov'un golleriyle durum 3-0'a geldi.Ancak skordan da önemlisi,Manchester'in topu inatla ayağında tutmaya çalışması ve oyunu neredeyse Fulham kalesinin içine kadar yığmasıydı.Belki United,Barcelona'nın layık görüldüğü Yeryüzü'nün En İyi Pas Yapan Takımı değildi ama kesinlikle Yeryüzü'nün En Sabırlı Takımı idi.Yoksa Berbatov'un kaçırdığı onca gole rağmen,moralini bozmadan oyuna devam etmesi ve nihayetinde maçın son dakikasında gole ulaşması başka nasıl açıklanabilir?








Manchester United-Fulham:3-0

12 Mar 2010

Bi' Zahmet...


Bir gün içinde Cho Grey'in enfes Ramos postunu,Stalker'de aynı derecede güzel olan,Alp'in yazısını ve dönüp Aceto'nun çok değerli "Peki Sen Kimsin" adlı baş ucu eserini okuyunca,dayanamadım ve bir kaç satırda ben karalamak istedim bu konularda.


Öncelikle,Aceto'nun o "kutsal" yazısındaki düşüncelere sahip çıkanların bilmesi gereken şudur:bir görüş ve o görüşün uzantısında bağlılık hissedilen semboller veya fikirler eleştirilirken bir başka ezberin içine düşülmemesi gerekir.Yani,eğer son yıllarda futbola kendi halince "sol"dan bakmaya çalışan bir grup insan varsa -ki allahtan var,yoksa halimiz ne olurdu düşünemiyorum.-ve sen bu insanların bağlı oldukları sembolleri,takımları,klişelerini eleştirirken,"aslında futbol sadece futbol'dur." dersen,sözünü ettiğin kişileri Guardian okuduğu için eleştirip,kendi yazdıklarına,dediklerine bakmadan her hafta AS'ın,Marca'nın manşetlerini çeviriyorsan,üstelik bu işten para kazanıyorsan,yaptığın iş eleştiri değildir,yazdığın yazı da klasik,sol karşıtı,bayağı söylemlerden başka bir şey içermiyor demektir.Hemen burada,senin eleştirdiğin Guardian'ın mevcut koşullar altında okunabilecek en eli ayağı düzgün gazete olduğunu da belirtelim.Yoksa senin Marca'n mesela İngiltere'de olsa olsa "The Sun" olabilir ki ufkumuz,insanlık onurumuz için hiç yararlı bir kaynak olmadığı açıktır.Yani sen aklınca ezber bozarken,bir başka ezberin tam ortasına düşüyorsun.Sana kalsa Simon Kuper okumayalım,Tanıl Bora okumayalım da Kemal Belgin'i mi okuyalım?Barcelona'yı tutmayalım da Lazio'yu mu tutalım?Bunlar mıdır,bizleri özgürleştirecek seçimler?


Bu ülkede onca yıldır hangi solcuyu kulak verip 5 dakika dinlediniz de onun seçimlerine klişe yaftası yapıştırıyorsunuz.Tamam,Aykut Kocaman'ı sevmeyelim,Ersun Yanal'ı da...Peki sonra ne olcak?Yıllardır bu iki isim dışında Türk futbolunda farklı cümleler kurabilen bir başka isim mi var sanki?Peki sen göster,madem biz bir ezber yaratmışız,sen boz.Bahsedilen isimler dışında farklı değil,yeni bir söz söyleyebilen bir tane figür göster,biz de seni dinleyelim.Bir "ötekileştirme" almış başını gidiyor.Evet İtalya'da Livorno'yu,İngiltere'de Liverpool'u,Almanya'da St.Pauli'yi destekliyorum.Çünkü,kulağımıza egemen ideolojilerin,hakim görüşlerin dışında farklı bir şey söylendiği mecralar bunlardır.Bütün bir halkı,"PKK dışarı" diye bağırarak yok saymak,dışlamak,ötekileştirmek bizlere uymuyorsa ve bu bir ezber olmuşsa,varsın olsun.Yatar kalkar bu ezberi tekrar ederiz.Onun dışında,tıpkı Stalker'de de yazdığı gibi kimi destekleyeceğimize bırakın biz karar verelim.Biliyoruz,"sansür" geçmişinize dair en anlamlı sözcüklerdendir.Yine de,bir zahmet izin verin,biz dört bir yanımız endüstriyel futbolla çevrili olsa da bir liman kentinin takımını,sol görüşlü olmadığı halde destekleyebilelim.


11 Mar 2010

AC Milan:Roma'dan Hallice...


van der Sar 2011 Haziranı'na kadar kulüpte kalacak ama,sanıyorum bir daha bu kadar önemli bir rakibe karşı böylesine rahat bir maç çıkaramayacaktır.Aynı şekilde,Gary Neville de Ronaldinho'ya karşı oynamasına rağmen neredeyse hiç zorlanmadı. Zaten son haftalarda performansını yükseltmiş ve Scholes'la,van der Sar'la sözleşme yenileyen yönetime adeta mesaj göndermişti.Ona bunca zaman sahip çıkan Ferguson'un dahi artık Neville'yi tercih etmediği günler de yaşamıştık ama dediğim gibi böyle bir hırs göstereceğinden kendisinin dahi haberi olmadığını söyleyebiliriz.Modern bir bek nasıl olmalı sorusunun cevabını verdi oyunda kaldığı süre içerisinde,üstelik 35 yaşın verdiği olgunlukla yaptı bunu.Sanırım en güzeli de bu...


Fletcher,Park ve tabii Rooney...Bu isimler hakkında fazla konuşmaya gerek yok zaten.Rooney büyük ihtimalle futbolu bıraktıktan sonra dahi yıllarca unutamayacağı bir sezon geçiriyor.Aslında aynı şeyler Fletcher için de geçerli.Daha önce hiç bu kadar "komple" bir oyuncu olduğunu gösterememişti.C.Ronaldo'nun gidişinin yaradığı isimlerin başında geliyor ve yıllar önce Roy Keane'yi hakkında ettiği sözler için pişman ettikten sonra bugünlerde de hakkında "uzun bacaklı,sıska ve takoz" gibi yorumlarda bulunan çoğu futbol otoritesini pişman ediyor.Park ise daha farklı bir yerde duruyor.Sanıyorum,ona bu anlamda en çok yaklaşan isim Liverpool'lu Kuyt.Kadroya ismi ilk sırada yazılanlardan yani...


Milan hakkında söylenebilecekler de sınırlı ne yazık ki...3 sene önce Old Trafford'dan tarihi bir farkla dönen(7-2) Roma'dan hallicelerdi sadece.Old Trafford demişken,sarı-yeşil kaşkollar ve Glazer protestoları her zamanki gibi büyüleyiciydi...

8 Mar 2010

Wes Brown ve Ryan Shawcross

İngilizler bu tip oyunculara "versatile"(çok yönlü) diyorlar ki Brown hakkında en doğru tanımlama da bu olsa gerek.Stoper olarak da oynayabilir sağ bek olarak da.Hiç birinde sırıtmaz ancak,hiç birinde parlayamaz da.Yine de,stoperde genç "yıldız" Evans'ı görmeye alışmış bünyelere göre Brown ilaç gibidir o bölgede.Ferguson,onu bu sene genellikle Evans'ın partneri olarak kullandı ama Vidic ve Ferdinand gelince sağa kaydırmak durumunda kaldı.Malum,O'Shea sene başından beri sakat,Neville ve Rafael'in performansı ise çok yetersiz.İşte böyle bir durumda,İskoç teknik adam şampiyonluk açısından son derece büyük önem taşıyan Wolves maçında sağ bek mevkiinde Brown ile başladı.Ancak,Brown ilk yarı biter bitmez kenara alındı Ferguson tarafından.Hepimiz tüm takım gibi Brown'un da etkisiz kaldığını,bu yüzden kenara alındığını düşündük(ki yerine giren Neville'nin bu sezonki performansı hakkında bilgi vermeye gerek yok sanırım),çünkü Ferguson'un skoru değiştirmek adına yaptığı hamleler diğer teknik adamların yaptığı,forvetleri değiştirmek veya hücum hattını yenilemek gibi hamlelerle sınırlı kalmıyor,çoğu zaman bek veya orta alan oyuncularını değiştirebilecek(bu değişiklikler skora oyunun hakimiyetinin ele geçirilmesi yoluyla etki ediyordu) ölçüde çeşitlilik barındırıyordu.Fakat gerçek bu değilmiş,Brown'un sol ayak tarak kemiğinde kırık tespit edilmiş.Tabii bu durum halihazırda defans hattını oluşturmakta zorlanan Ferguson için çok acı olsa da,olayın bir de İngiltere Milli Takımı için oluşturacağı sonuçlar mevcut.

Capello ilk olarak Ashley Cole'nin sakatlığıyla sarsılmıştı,ardından Terry skandalı ve onun ekseninde gelişen Bridge'nin milli takımdan affını isteme kararı gelmişti.Bunun üstüne bir de Brown'un olası yokluğu düşünülünce,İngiltere'nin kadroyu kurmakta zorlanacağı gerçeği ortaya çıkıyor.Capello mevcut kadrosunda Brown'u sağ bek olarak kullanıyordu.Zaten bir diğer alternatif Liverpool'lu Glen Johnson hala sakat.Sağ bek oynayabilen bir diğer isim Carragher'in de daha Capello gelmeden milli takımdan emekli olması,İngilizleri sol bek krizinden sonra bir de sağ bek krizine sokuyor.Ancak tüm bu tartışmaların ötesinde,bu sakatlıkların belki de tek olumlu yanı,bu sayede kendini gösterebilecek olan Ryan Shawcross'un kadroya çağırılacak olması.Bundan iki hafta önce,Arsenal'e karşı oynarken genç Ramsey'in ayağını kıran Shawcross o gün ilk milli davetini almıştı ama Ramsey'e öyle bir kötülük yapmıştı ki ilk milli davetine sevinememişti bile.Bu kez de Brown'un ayağındaki kırık sayesinde İngiltere'yi Güney Afrika'da temsil etme şansı bulacak.Brown'un Güney Afrika'ya yetişip yetişemeyeceği önümüzdeki hafta netleşecek.Yetişememesi halinde,Shawcross'un Güney Afrika'daki yeri bir anlamda kesinleşirken,ayrıca bir sağ bek daha aranacak ki aklıma Villa'lı Luke Young veya sakatlıktan henü kurtulan Jagielka'dan başka bir isim gelmiyor.

6 Mar 2010

Kızıl Kurt : Paul Scholes


Futbolda "kurt" yakıştırması genelde teknik adamlar için yapılır.Saçında tek bir siyahı kalmamış,adeta tüm saçlarını yıllar içinde edindiği tecrübeye karşı feda etmek zorunda kalmış bu teknik adamlar taraftarlar için adeta bir umut kapısı olarak görülürler.Bahsi geçen gün,deplasmanda 1 puana ihtiyaçları varsa,"yaşlı kurt" ne yapar eder o puanı alır...Bu bilenmiş tavırları çoğu zaman onları "dinazor" veya "anti-futbolist" olarak gösterse de,hiç kimse o gün o puanı alabilmenin yolunu bu kararlı "yaşlı kurt"tan daha iyi bilemez aslında.


Scholes de bu yakıştırmanın saha içindeki temsilcisi gibi duruyor.35'ine geldi hala aksamıyor,ona görev verilirse çıkıyor sahaya ve verilen görevi eksiksiz bir şekilde yerine getiriyor.Yalnız,bu sözcükler Scholes'in görevini yerine getirirken suya sabuna bulaşmadığı,sorumluluk almadığı şeklinde anlaşılmasın.Aynı yukarıda bahsettiğimiz "kurt hoca"lar gibi,o an için neye ihtiyacınız varsa Scholes de onu yapmaya hazır bir şekilde çıkıyor karşımıza.Bugün,Manchester belki de sene boyunca oynadığı en zor deplasman maçına çıktı.Rooney yoktu ve Wolves'in mutlaka puana ihtiyacı vardı.Alex Ferguson'un yedek forveti Molde'den henüz gelen Mame Biram Diouf idi.Yani,Ferguson'u belki de hiç bu kadar çaresiz görmemiştik.Ne alışıldık pas trafiğini kurabilmişti ilk yarıda,ne de oyunu Wolves yarı sahasına yıkabilmişti...Hatta bir tane bile derli toplu set oyunu göremedik United'ta.Ama ne oldu?70.dakikada Scholes belki de Wolves savunmasının tek hatasını affetmedi ve artık futbol sahalarında göremeyeceğimiz kadar soğukkanlı bir vuruşla tüm dengeyi takımı lehine değiştirdi.Bazı goller ne kadar anlatılsa yetmez.Bu gol de öyle bir gol.Belki de Manchester sene sonu bu gol sayesinde şampiyon olacak.İşte bu yüzden Scholes nesli git gide tükenmekte olan saha içi "kurt"larının en değerli örneklerinden biri.


Bu golün Scholes için ayrıca önemli olduğunu belirtelim.Bundan 16 sene önce Portman Road'da Ipswich'e karşı atmış ilk golünü.Bu gol ise 100. golü.Gollerinin istisnasız hepsinin United forması altında atılmış olması da Scholes'i diğer meslektaşlarından daha ayrı bir yere taşıyan detaylardan sadece biri.

5 Mar 2010

Türkiye'ye Fazla Bir Adamdan Seçmeler #1


"Daha çok felsefe kitaplarına ilgi duyuyorum. Bir ara roman çok okuyordum. Bazen okuduklarımın da boşuna olduğunu anladığım zamanlar oldu. Bazıları ise çok fikir verdi bana. Gençlik yıllarımda Jack London’ın Martin Eden adlı bir kitabını okumuştum. Bir yazarın yazılarının yayımlanması için verdiği mücadeleyi anlatıyordu. İnatçı, ısrarlı, sabırlı olmak ve çalışmak benim için gençliğimde çok önemliydi. O karakteri kendimle bağdaştırdım ve beni çok etkiledi."


Geçen hafta Habertürk'te Şenol Güneş belgeseli vardı.Fırsat bulup izleyememiştim.Sonunda internetten izleyebildim.Gerçekten çok güzel bir çalışma olmuş.Ancak yukarıdaki sözler belgeselden değil,Star gazetesine verdiği röportajdan.Bilmiyorum,bir tek bana mı ilginç geldi bilmiyorum ama Türkiye sınırlarında bırakın Jack London'u,kitap okuma alışkanlığı olan herhangi bir teknik adama rastlamak gerçekten kolay olmasa gerek.Sadece bu açıdan değil,bir insan olarak barındırdığı tüm özellikleriyle Türkiye'ye fazla bir karakterdir.Kendisinin de söylediği gibi Trabzonludur,Türktür ve en önemlisi Adamdır.

4 Mar 2010

Mick McCarthy Rasyonalizmi


Mick McCarthy Wolves günlerinden önce, ne teknik adamlık kariyerine başladığı Millwall'da, ne yalnızca 2002 Dünya Kupası'na katılabilme başarısı gösterdiği altı yıllık İrlanda serüveninde, ne de Sunderland'da bu denli başarılı olabilmişti. Tabii, burada bahsettiğimiz başarı, Wolves ayarında bir takımın, ligin son çeyreğine girerken düşme hattının üstünde kalabilmesi ya da bir başka deyişle, ligde tutunabilmesi gibi kadro yapısı, imkanları kısıtlı bir takımın bu kısıtlardan, "kendi yağında kavrulma" aşamasına geçişine işaret etmektedir. Wolves, şu an ligde 26 maç oynamış durumda ve aldığı 24 puanla 16. sırada yer alıyor. Düşme hattında yer alan takımların hocalarının da her fırsatta belirttiği gibi, sezon sonuna kadar 40 puan toplayabilenlerin ligde kalacağını düşünecek olursak; McCarthy'nin kalan 12 maçından 4 galibiyet ve 4 beraberlik alması ligde kalabilmesi için yeterli olacaktır. Burada söz konusu 4 galibiyetin kolayca alınabileceği yanılgısına da düşmemek gerekir, zira Wolves'in, Mart ve Nisan ayları boyunca sırasıyla Manchester United, Aston Villa, Everton ve Arsenal ile karşılaşacağını belirtelim.

Şahsi fikrim, fikstür onu ne kadar zorlayacak olursa olsun, McCarthy'nin takımı ligde tutacağı yönünde...Ancak asıl gelmek istediğim nokta, McCarthy'nin bu sene sonu takımını Premier League'de tutabilecek olması değil, takımını ligde tutmak için izlediği stratejinin "rasyonalizm" şemsiyesi altında eleştirisini yapmak. Wolves bu Cumartesi Bolton'la karşılaşacak ve ardından evinde Manchester United'ı ağırlayacak. İşte tam bu noktada McCarthy ve "rasyonalizm" kelimeleri yan yana geliyor. Ligin ilk yarısındaki maçta takımını Manchester karşısında tam 10 as oyuncusundan yoksun olarak sahaya çıkarmıştı ve bunun savunmasını, as oyuncularını Manchester maçından sonra karşılaşacakları Burnley'e hazır tutmak için bilinçli bir tercih sonucunda yedek bıraktığını söyleyerek yapıyordu. Sonuç olarak, o gün Manchester'a 3-0 yenildikleri halde beş gün sonra Burnley'i 2-0 yenerek sene sonu muhtemelen rakip olacakları bir takımı mağlup etmişlerdi. Ancak, tartışma sanılanın aksine McCarthy'nin planlarının tutmasıyla bitiyor değildi, aksine yeni başlıyordu. McCarthy'nin davranışı nasıl yorumlanmalıydı? Şüphesiz profesyonelce bir davranış değildi, ancak, sanılanın aksine basit bir küçük takım stratejisi de sayılamazdı; çünkü belki de Burnley'den aldıkları o 3 puan olmasa bugün ligin dibinde yer alıyor olacaklardı.

McCarthy'nin stratejisini veya en basit haliyle tercihini incelerken ilk aklıma gelen "rasyonalizm" oldu. Basitçe, karar verirken duyguların değil aklın kullanılması gerektiğine inanılan düşünce sistemi. Bu anlamda
rasyonalizmi iktisadi anlamda yorumlayacak olursak, bireyin karar verme aşamasında alacağı olası kararların ona getireceği muhtemel faydaları ve zararları düşünerek bir karara varması de denilebilir. İşte bu yüzden McCarthy'nin Manchester maçı öncesi verdiği karar, kendi kısıtlarını bilmesi ve ona göre davranması sebebiyle tam anlamıyla iktisadi bir karar olmuştur. Buraya kadar, McCarthy'nin tam anlamıyla rasyonel bir birey gibi davrandığını söyleyebiliriz. Tabii tek fark, Manchester maçına yedek kadroyla çıkarken, Burnley'den 3 puan alacağının kesin olmamasıydı. Ne var ki McCarthy'nin, şansı veya tahminleri onu haksız çıkarmamış ve Burnley'den 3 puan alıp camiasına karşı başını dik tutabilmişti.

McCarthy'nin verdiği karara özellikle iktisadi anlamda rasyonalizm yakıştırmasını yaparken, bu görüşün Klasik İktisat'tan yani Liberalizm'den türediğini de belirtelim. İşte McCarthy'nin verdiği kararı sorgulanır hale getiren nokta da burada ortaya çıkıyor. Şöyle ki, McCarthy'nin kendi kısıtını göz önünde bulundurup, olası fayda ve zararını hesaplayarak aldığı karar iktisadi rasyonalizme işaret etse de, liberal anlamda yarışta var olmak için düşmemek amacıyla gösterdiği tepkinin nasılsa, bir diğer, stratejisi tökezlememek üzerine kurulu takım olan Burnley'e isabet etmiş olmasıydı. Yani, liberalizm sadece, rahatça ayakları üstünde durabilenlerin var olduğu, ötekilerinin ise ayakta kalabilmek adına birbirlerini çekiştirdikleri bir sistem olarak karşımıza çıkıyordu. Hem de kim bilir kaçıncı kez... Yani, McCarthy'nin ayakları üstünde durabilmek adına verdiği kararlardan bile ne hikmetse bir diğer düşmemek için çırpınan nasibini alıyordu... Bu noktada, liberallerin veya çağdaş anlamda profesyonellerin dert ettiği konu ise bir başkaydı: McCarthy maça yedek kadroyla çıktığı için ligin kalitesini ve izlenebilirliğini düşürüyormuş, yani izlenme oranları tehlikeye giriyormuş dünyanın en çok izlenen liginin. Bitirirken, sırf bu sebepten, geçen günlerde Wolves'in 25.000 pound değerinde bir cezaya çarptırıldığını da belirtelim.

1 Mar 2010

Kişisel Bilgilendirme ve Bir Şiir


Takip edenler bilir,her perşembe "Barbarossa Blog"dayım artık.Zaten daha öncesinde başladığım Çİvili Krampon'da da devam ediyorum hala.Bunun dışında son günlerde hiç vakit ayıramadığım,Hect. ile birlikte fikir babalığını yaptığımız ancak,sonrasında tamamen onun özverisiyle yürüyen harika,"film haritası" tadında bir blog yarattık.Bundan sonra imkan yaratıp en azından haftada bir tekrar "Film Haritası"nda olmayı düşünüyorum.Tabii,bunca sayfa arasında bir de diğer futbol bloglarına nazaran çok daha az izleyici sayısına sahip ve muhtemelen çok daha az tıklanma sayısına sahip,bu "teselli" sayfam mevcut.Blogumun bu denli popülarite yoksulluğunu ya gündemi takip etme tembelliğime ya da yazım gücüme bağlıyorum.Lakin,her gün,bilendiğim her konuda sayfalarca yazmaya devam ediyorum.Neyse,bütün bu girizgah,bundan sonra bu sayfanın daha da kişisel olacağını anlatmak içindi.Ancak kişisel kelimesinin de açıklaması iyi yapılmalı.Kişisel denilince futbol olmayacak sanılmasın.Ne yazık ki,öyle bir şey sanıyorum neredeyse hiç bir ortamda mümkün olmayacak.Çünkü,futbol bizzat kendimin ta içerisinde,yani ne kadar kişisel şeyler yazarsam futboldan da o kadar fazla söz etmiş olurum.

Futbolun kişisel karalamalarımda yerini yine alacağını belirtirken,bu alanda son bir kaç aydır yardımını,desteğini aldığım ninakupenda'nın da bu sayfada yer alacağını belirteyim ve sözü uzatmadan artık bu sayfa da futbolun yanında,bundan önce vakit ayırıp yazamadığım,varlıklarının bünyemde ömür boyu sürecek tesirler yarattığı kitaplar,şiirler,öyküler kısaca tüm edebi uğraşların,filmlerin ve hatta yeri geldiğinde felsefi,politik,iktisadi tartışmaların daha sık yer alacağını belirteyim.

Yukarıda karaladıklarımızın üstüne,başlangıcı,geçişi yumuşak kılabilmesi bakımından şiirle yapalım.Şiir Ahmet Erhan'dan geliyor.Tabii,Ahmet Erhan'ın şairliği dışında futbolculuğu da ayrı bir olaydır umarım gün gelir onu da anlatırız.Yalnız kısaca Adanademirspor'da oynadığını söyleyelim,gerisini siz tahmin edin.

Atlas şiirinin 5. kısmı :

Dumanı sönük bir vapursa kalbim
Tamam
Yıka beni,gülsuyuna batır
Sevişelim ondan sonra
Yalnızlığın bir hayrını görmedim
Ama lüzumsuz çoğulluğun da
Tamam
Assos'lara filan gidelim
Ben gibi deliler diyarına
Delideniz,delikadın,deliadam,deliçocuk
Karalara bürünmüş oturuyor aklımda
Tamam
Hayat kırk katırsa ölüm tek satır
Ötesi yokluk

28 Şub 2010

Ancelotti-Mancini , Terry-Tevez


Ancelotti'yi bir hafta boyunca önce Mourinho,ardından da Mancini karşısında çaresiz kalırken izledik.Mourinho ile olan mücadelesi,serinin ikinci ayağının oynanacak olması açısından şimdiden bitti denilemez.Ancak bir gerçek var;o da Ancelotti'nin Mancini karşısında gerçekten zor durumlara düştüğüdür.

Öncelikle Ancelotti'nin Chelsea'nin başına geçtiğinden beri Milan'da benimsediği taktikten farklı bir taktik benimsemediğini belirtelim.Tabii bunda Lampard-Ballack-Essien(şu an Mikel) gibi oyuncuların payı büyük.Yani Milan döneminde aynı anda ilk 11'de görebileceğimiz üç orta alan adamı Gattuso-Pirlo-Ambrosini gibi Chelsea'de de Lampard-Ballack-Mikel'i kullanıyor.Joe Cole ise maç öncesi dizilişlerde,kanatta gözükse de saha içinde daha çok Milan'daki Kaka'nın görevini yaptığını görüyoruz.Yani genel hatlarıyla Ancelotti'nin Milan'ı ile Ancelotti'nin Chelsea'si arasında oek bir fark olduğunu söyleyebilmek zor.

Mancini'nin ise bambaşka bir noktada olduğunu söyleyebiliriz.Belki de bu yüzden,biraz daha tanıdığı,bildiği bir isim olan Viera'yı getirdi takıma devre arasında.Muhtemelen bundan sonraki transferlerinde de eski öğrencilerini göreceğiz yanı başında.Manchester'e varır varmaz hedeflerinin ilk 4 olduğunu söylüyordu ancak "yeni tiknik direktör etkisi" dolayısıyla muhteşem geçirdiği ilk 2 aydan sonra,çıtayı yükseltti ve ağzından talihsizlik olarak nitelendirelebilecek "şampiyonluk" sözcüğü çıktı.Yepyeni bir takım,yeni bir hoca,onca cezalı ve sakat varken bu kadar iddialı konuşmamalıydı oysa.Yine de,bu hafta sonu itibariyle,doğru yolda yürüdüğünü belritelim.Tabii hafta içi Stoke karşısında alınan mağlubiyetle FA Cup'dan elendiklerini de unutmamak gerekir.Takımın mevcut sistemiyle,işleyişiyle oynamaması şu an için en büyük avantajı.Bunun göstergesi olarak Bellamy'nin hala aktif bir şekilde kullanıyor olmasını gösterebiliriz.

Sonuç olarak tüm dünyayı sarsan skandaldan sonra formu hızla düşen Terry'nin Tevez karşısında,alışılmış,bilindik sistemler üzerinden ilerleyen,belki de haklı olarak Amerika'yı yeniden keşfetmeye gerek duymayan Ancelotti'nin de Mancini karşısında direnemediği bir hafta sonu oldu.


Chelsea-Manchester City:2-4

24 Şub 2010

Demirören'in Hayali: Profesyonel Beşiktaş Taraftarı


Beşiktaş'ın başkanlık seçimi öncesiydi. Yıldırım Demirören özel bir kanala çıkmış,Ahmet Çakar, Sinan Engin ve Serhat Ulueren karşısında soruları yanıtlıyor ve tekrar seçilirse neler yapacağını anlatıyordu. Fulya projesi olsun, o zamanlar muamma olan Delgado sorununa dair çözümler gibi konular hakkında hoş beş edilirken,konu döndü dolaştı ve stat projesine geldi. Demirören'e göre bu proje Demirören'in değil tüm Beşiktaş camiasının projesiymiş. Ve yine söylediğine göre bu stat projesi kesinlikle ama kesinlikle Demirören'in seçim kampanyasının bir parçası değilmiş. Kulağa hoş geliyor böyle söylenince,ancak aynı Demirören "Beşiktaş camiası sizi niye seçsin?" diye bir soruyla karşılaştığında stat projesinden, hani şu Demirören'in seçim kampanyasının bir parçası olmayan stat projesinden, bahsetmekten geri kalmadı. Neyse sanırım o kadarda büyütülecek bir durum olmasa gerek bu söylem. Ancak program süresince Demirören'in bir söylemi vardı ki tüylerimi diken diken etti. Demirören'e yöneltilen "stat projesi" ne için bu kadar önemli sorusuna, taraftarın da, kalitesi artan statla birlikte kalitesinin artacağına dair bir söylemde bulundu.Demirören'e göre kalitesi artan bir stat kalitesi artan bir taraftar demekmiş. Peki ya kalitesi artan taraftar ne demek oluyor ki? Yine Demirören'e göre kaliteli taraftar küfür etmeyen, sahaya yabancı madde atmayan taraftarmış. Küfredilmesinden ya da sahaya yabancı madde atılmasından yana olduğumdan değil de kalitenin bu kıstaslar etrafında dolaşmasından şikayetçiyim. Ya da taraftara bir kalite ölçüsü biçilmesinden. Çünkü belki çok gözönünde olan ama farkedilmeyen birşey var. Futbolcusuyla, teknik heyeti ile, yönetimi ile, spor dalı olarak, kurumlarıyla yani herşeyiyle profesyonelleşen futbolun içinde, amatör kalan ve bu kadar profesyonellik arasında olmadığı takdirde futbolun tadını tuzunu bırakmayacak olan yegane öğe belkide taraftarlardır. Küçükken takımı kaybettiğinde ağlayan ya da morali bozulan çocuklara "oğlum niye üzülüyorsun sana mı para veriyorlar sanki?" sorusuna verilebilecek mantıklı bir cevap bulamayan ama için için ağlamaya ya da kahrolmaya devam eden kişilerdir taraftarlar. Yeri geldiğinde sevigilisiyle olmaktansa takımını yalnız bırakmamak için statda yerini alan, haftalığını son kuruşuna kadar maç biletine yatırmayı görev bilen, annesiyle-babasıyla maça gitmek için kavga etmeyi hatta evden kaçmayı göze alan, okuldan kaçmayı ise bunlar arasında çerez olarak gören kişilerdir taraftarlar. Yani ne mantığı vardır ne de bir tabanı bu tavırların, hareketlerin. Ancak unutulmaması gerekende bişey varsa oda; seviginin, aşkın mantığa büründürülemeyeceği, mantıklı bir açıklamaya sahip olamayacağıdır. Şimdi bu yüreğiyle hareket eden insanlara kaliteden bahsetmek bencillik değil de nedir?


Demirören'in kalitesi artan stadına kaliteli taraftarı nasıl çekeceğini ya da "kaliteli" ile "kalitesiz"i nasıl ayıracağı ise ayrı bir yürek burkucu olsa gerek. Açıkçası bunu şöyle ya da böyle yapacağım diye bir açıklaması yok başkanın. Ama yapılmışı var. A.Yıldırım'ın seneler boyunca süren kaliteli taraftar projesi mevcut ve bu sene de bu "devrim" son aşamasına gelmiş gibiydi. Ne miydi o? Fiyatlar. 66 TL olan bilet fiyatlarını karşılayabilecek ekonomik güce sahip olan kişiydi sanırım A.Yıldırım'ın kaliteli taraftar kıstasına uyan insan modeli. Şimdi ise bu tehlike sinyalleri Beşiktaş taraftarları için söz konusu. Çünkü Demirören'in konuşmasını dinleyen herhangi bir kişi üstü kapalı olarak bahsedilen bu konuda can alıcı koşulun bilet fiyatları olacağını gayet tabii anlayabilirdi.


Küfreden, sahaya madde atan kişiyi kalitesiz olarak etiketleyen Demirören'in bilmediği bir başka konu ise futbolun tarihinin hatta, terminolojisinin tamamı ile şiddetle dolu olduğudur. Bir toplum bilimci olan Viyana Üniversitesi Profesörlerinden Roland Girtler, 2003 yılında çıkan kitabında futbolun ve özellikle taraftarlığın şiddetle ne kadar da iç içe oluğunu sosyolojik bir araştırma olarak gözönüne koymuştur. Taraftarlığı, eski kabilelere benzeten profesör şaşılacak derecede benzerlik göz önüne koymuştur. Örnek olarak vermek gerekirse yazar kitabında eski Eskimo kabilelerinin "savaşlarında" tezahürata benzeyen "inuk" adı verilen marşlar okuduğunu söyler ve karşı tarafı susturanın kazandığınıda ekler. Bunun gibi birçok örnek veren yazarın araştırması futbol ile savaşın veya şiddetin ne denli yakın olduklarını gösterir. Taraftarlar eski kabilelerde olduğu gibi rüştünü ispat etmek için ellerinden geleni yaparlar ya da taraftarlar futbol takımlarına savaşa giden askerlerini destekleyen halklar gibi desteklerler, can-ı gönülden. Bu kadar endüstrileşen, profesyonelleşen bir anlamda dinin imanın para olduğu bu futbol sektörünün özünde aslında tamamen saf aidiyet hissiyatı ve mantık çerçevesine sığmayan bir sevgi yatmaktadır. Yani demem o ki; Yıldırm Demirören'in veya Aziz Yıldırım'ın sözüm ona kalitelileştirme operasyonları basit fiyat farklılaştırmasından ya da stat projelerinden fazlasını gerektirmektedir. Çünkü atlanılan şey şu ki taraftarlar profesyonelleştirilemez, tamamıyla duygu ile ilgilidir taraftarlık. Ama şu da bir gerçek ki Nazım Hikmet'in dediği gibi "profesyonel boksörden antreman bahanesiyle dayak yemek işime gelmiyor."

Tek Yarılık Fenerbahçe...



Sahaya mümkün olan en iyi kadoyla mı çıktı Daum tartışılır tabii. Ama şu bir gerçek ki sakatlıklar Daum'u kadro konusunda bir hayli sıkıntıya soktu. Maç oynandı, bitti ve Bursaspor 2-3 kazandı. Maçın analizini yapmaya çalışmayacağım. Benim sadece dikkat çekmek istediğim konu şu: Ne kadar kişisel görüşüm olsa da yine kanımca herkes hem fikirdir; Fenerbahçe son üç lig maçında da ilk yarıları göze hoş gelen, şok preslerle önde basan, hızlı pas yapıp bol pozisyona giren bir futbol oynadı. Bu üç maçlık seriye Bursaspor maçı da dahil tabii ki. Peki ne oluyor da Fenerbahçe büyük takım profilinin aksine (kötü oynayıp galip gelen büyük takım klişesi) iyi oynayıp da puan hatta puanlar kaybediyor.

Aslında fazla da irdelemeye gerek yok. Çünkü cevap okadar da uzaklarda değil. İkinci yarının başında transfer yapmayıp ayrıca transfer yapan rakiplerine de kendi geçmişinden bihaber bir şekilde laf atan Aziz Yıldırım cevaplardan en önemlisi olsa gerek. Çünkü Kazım ve Carlos ile yollar ayrılmış, Önder'in morali yerlerde sürünüyor, Semih ile tabir-i caizse papaz olunmuş, taraftarın sevgilisi (!) formunun zirvesinde (!) bir Guiza, Fener'e geldiğinde yeni Tuncay olan ama şimdilerde eski Kemal gibi takılan Ali Bilgin, Antep'ten büyük umutlarla alınan ama şimdilerde “küçük şeyler” kitabında kendine yer bulabilecek olan Bekir, milli takımında sol bek Fener'de sol açık yer yer forvet arkası şimdi ise tekrar sol bek olan Andre Santos, bu ligde Guiza'ya tek rakip olabilecek olan yegane forvet Gökhan Ünal(!),senelerin tecrübeli yedeği Selçuk ve son olarak benzetme yapmakta yetersiz kaldığım defans Bilica... AzizYıldırım'a göre; üç kulvarda da yarışın içinde olan bu takım transfere ihtiyaç duymuyor.

Peki yukarıda bahsettiğim ilk yarıda güzel oynayan Fenerbahçe ile bu kadar olumsuzluğun ne alakası var? Şu alakası var. Bursaspor maçı üzerinden açıklamaya çalışayım. Maç başladı Fenerbahçe bastırmaya başladı, oyunu rakip alana yıktı. Önde basıyor, pas yapıyor, şut çekiyor, kanatlara iniyor, ara pasları veriliyor vs... Yani neredeyse futbol adlı oyunun meyvesi olan gol için her türlü varyasyon deneniyor ki çok geçmeden de Fenerbahçe golü buluyor. Ama Fenerbahçe hız kesmedi ve aynı tempoyu inatla sürdürdü ve sonunda ikinci golüde buldu ilk golden yaklaşık 20 dakika sonra. Rakip bu sezonun flaş ekibi Bursaspor ve 10 gün kadar önce sahasında aynı rakibini darmadağan etmiş sahayı dar etmişlerdi Fenerbahçe'ye. Peki nasıl oldu da Fenerbahçe bu zaman dilimi içinde bunları Bursaspor'a karşı başardı? Cevap; Fenebahçe ortasahası. 10 gün önceki maçta bu ortasaha ile Pazartesi günkü ortasaha tamamı ile farklıydı.

Şu bir gerçek ki M.topuz, Alex, Emre, Baroni, Özer(Vederson, Uğur Boral) şeklindeki bir ortasaha Türkiye sınırları içerisinde kayıtsız şartsız başarı elde ederler.Bursaspor maçında da öyle oldu Topuz'un yerine sağa geçen Özer ve sol açık da başarılı bir performans sergileyen Vederson'lu orta saha kalitelerini gösterip iki goldede ortasaha olarak başrolde yer aldılar. Ancak dakikalar ilerledi ve Özer sakatlanıp çıktı. Yerine Önder girdi. Gökhan Gönül sağ açığa geçti ve n'olduysa o dakikadan sonra oldu. Fenerbahçe'nin en sağlam yeri orta sahası, geri kalan her mevkisinde sorunu bulunmakta, ne var ki en sağlam yeri olan orta sahasında da sorun var çünkü yedek yok. Bu takım üç kulvarda mücadele ediyor. Bu da demektir ki yer yer sakatlıklar, yorgunluklar, form düşüklükleri ve hatta konsantrasyon sorunları yaşanacaktır. Ama Fenerbahçe'nin böyle bir lüksü yokmuş gibi. Kazım'ın yollanması, Topuz'un sakatlığı hatta Ali Bilgin'in sakatlığı Özer'den sonra sağ açığın Gökhan Gönül'e kalması bu zaafiyetin bir göstergesi olsa gerek. Ayrıca Topuz'un Özer'in Ali Bilgin'in Gökhan Gönül'ün yani hiç birinin gerçek mevkisinin sağ açık olmadığınıda söylemem gerekir sanırım. Neyse sağaçığın son şanslısı Gökhan Gönül yerine geçti. Ama ne yazık ki yama tutmadı. Dakikalar ilerliyor ve Fenerbahçe'de dakiklarla birlikte oyundan düşüyor. Çünkü mevkisi olmayan bir yerde oynayan Gökhan Gönül handikapına birde yorulan ortasaha eklenince Fenerbahçe'nin elinde ele avuca gelir hiçbir silah kalmadı. Çünkü kulübede de maça etki edecek ya da ortasaha dinamizmini yerine getirecek olan hiçbir oyuncu yoktu. Defans hattı ise patalamaya hazır bomba gibiydi. İlk yarıda Vederson'un çalışkanlığı ile iyi gözüken Santos, Vederson'un da yorulması ile birlikte ne kadar aciz olduğunu gösterdi Volkan Şen karşısında. Bilica ile Deniz ise açık söylemek gerekirse hiçbirtaraftarına hiçbirzaman güven verecek ikili olamayacaklar. Sağ bekte Önder ise hala ne yapacağını tam karar verememiş bir ruh hali içinde bocalıyordu.

Demem şu ki, Fenerbahçe eğer son üç maçın ilk yarılarında iyi futbol oynuyor da sonradan oyundan düşüyorsa bunun sebebi fazladan efor sarfetmek zorunda kalıp erken oyundan düşen ortasahadır. Çünkü ortasahayı çıkardığımızda Fenerbahçe'nin sıradan bir anadolu takımı kadrosundan farklı oyuncuları yok. Bunun üzerine birde ortasahayı rejenere edecek kulübeye sahip olunmayıp, ağır maç trafiğine girilince ikinci yarıların Fenerbahçe taraftarları için kabus olması kaçınılmaz oluyor.

Son olarak şunu söylemek gerekir sanırım; üç dört sakatlıkta kimyası bozulan takımına transferi gerek duymayan Aziz Yıldırım'ın transfer politikasını gözden geçirmesi şart gibi.

20 Şub 2010

İki Dehanın Mücadelesi: Moyes vs. Ferguson


Henüz geçen hafta Everton'un yükselen formuna şurada değinmiştik.Ancak,United de son 10 maçında yalnız bir kez mağlup olmuştu,bu,karşılaşmayı çok daha heyecanlı kılıyordu.Bunun yanında,Everton'un Premier League tarihinde United'a şansının pek tutmadığını da eklemeliyiz sanıyorum.Bu yüzden,gerek usta-çırak ilişkisi kapsamında Ferguson-Moyes ikilisinin mücadelesi,gerekse de iki formda takımın karşılaşacak olması bakımından özel bir maçtı.

Moyes tam ideal orta sahasına kavuşmuşken,bu kez de Fellaini'yi kaybetmişti.Moyes'in sahip olduğu kadro derinliğini düşündüğümüzde,Fellaini'nin neredeyse alternatifsiz olduğunu söyleyebiliriz.Bu yüzden,orta alanda,bir orta alan oyuncusundan beklenebilecek teknik kapasiteden çok daha fazlasına sahip olan iki oyuncuyu(Osman ve Arteta) kullanmıştı.Bu tercih doğal olarak orta sahadaki fizik gücünü United'in lehine çeviriyordu.Ve fakat,Arteta-Osman ikilisinin topu kullanma becerileri Fletcher-Carrick ikilisinden yüksek olduğu için,toplu oyunda orta saha hakimiyeti,dolayısıyla da oyunun hakimiyeti Everton'un oluyordu.Bu anlamda,Ferguson'un,son maçlarda orta alanın hakimiyetini ele almak için kullandığı klasik üçlüden(Scholes-Carrick-Fletcher) vazgeçmenin bedelini ödedğini söyleyebiliriz.Çünkü bu üçlü Manchester City,Arsenal ve Milan gibi daha teknik orta sahalara sahip takımlara karşı galibiyetleri getiren çok önemli bir etmen olarak göze çarpmışlardı.Ancak,bu maç Ferguson belki de skoru daha rahat bulmak adına Scholes'i kulübeye çekip,Berbatov'u Rooney'in yanına monte ediyordu.

Maçın başlamasıyla birlikte Manchester'in gol yollarında yarattığı hareketliliğin bedelinin arkadan açık vermesi olduğunu Ferguson dahil herkes gözlemledi.Carrick ve Fletcher yine sahada basılmadık yer bırakmıyodu ancak karşılarındaki Arteta-Osman ikilisinin topu kullanabilme kabiliyetinden dolayı,yaptıkları işlerin hiç bir değeri kalmıyordu.Yine de,maçın ilk çeyreğinde Manchester'in klasik,soğukkanlı oyun sisteminin işlemeye başladığını gördük.Orta sahadan çıkartılan toplar Valencia'yla buluşturuluyor ardından,Valencia'nın kestiği toplarda Manchester en iyi yaptığı işi yapıp,tüm isimleriyle ceza sahasına yığılıyordu.Ardından,pek tabii,pozisyon türetebiliyorlardı.Zaten ilk gol de henüz 13. dakikada aynen bu şekilde geldi.Rooney'nin kendi yarı sahasına kadar gelerek aldığı topu sert bir şekilde Valencia'ya aktarışı,ardından Valencia'nın her biri birbirinden naif ama isabetli ortalarından birini daha açması ve Berbatov'un kalenin hemen dibinde topu kaldırarak yaptığı harika vuruşla öne geçiyordu United.Fakat gol iki takımın oyun sistemine de en ufak bir etkide bulunmadı,bulunamadı.Hemen iki dakika sonra,genç stoper Evans'ın sektirdiği topa Bilyaletdinov son derece isabetli ve sert bir şekilde vurup skoru eşitledi.Öyle bir goldü ki,van der Sar topa uçmayı bile düşünemedi...

Eşitliğin ardından United'ın o hemen her maçta gördüğümüz ve takdir ettiğimiz soğukkanlı yapısı,skoru nasıl olursa olsun bulacağına dair inançlarına dayanan kontrollü oyunu bozuldu.Özellikle ilk yarının sonlarına doğru,United orta sahasının gardı tamamen düştü.Bu arada,Everton'un sıklaşan ataklarının da bu dakikalara denk geldiğini gördük.Oyunun seyri 60'lı dakikalara kadar pek değişmedi ancak Ferguson'un 67'de yaptığı Scholes-Berbatov değişikliği her şeyi anlatıyordu:Ferguson eski sistemine dönüp,Rooney'i ileride tek bırakıp,orta sahanın kontrolünü ele geçirmek ve bu sayede Rooney'i beslemek istiyordu.Fakat tüm bu denemelere rağmen United'ın maç boyunca neredeyse hiç set oyunu yapamadığını gördük.

İlerleyen dakikalarda her iki takımında oyundan düştüğünü gördük.Bu sayede,her iki takımda hızlıca atağa çıkabiliyor ancak arkasında da çokça boş alan bırakıyordu.Bu dakikalarda Moyes maçı Everton'a getirecek hamleyi yapmıştı bile:19 yaşındaki Dan Gosling oyundan düşen Bilyaletdinov'un yerine oyuna dahil oluyordu ve o dakikadan itibaren,Everton topu daha çok Gosling'in kullandığı sağ kanata taşıyordu.Burada Gosling hakkında da bir kaç söz etmek gerekir.Önümüzdeki bir kaç yıl içinde Gosling,Premier League'ye damgasını vuracak sayılı oyuncuların başında olacaktır.Sakin oyun karakteri,dayanıklılığı ve isabetli paslarıyla çağdaş bir orta saha oyuncusu görünümü çiziyor.Bunun yanı sıra,sağ bek oynadığını da belirtelim.Gosling'in yüksek oyun zekası çok geçmeden kendini gösteriyordu ve Donovan önderliğinde gelişen atakta Piennar'ın güzelce içeriye gönderdiği topa dokunan Gosling,bitime beş dakika kala takımını öne taşıyordu.O dakikadan itibaren Manchester'in saha içinde hiç bir etkinliği kalmamıştı,zira,hemen ardından bir başka genç oyuncu,Everton alt yapısından yetişen Rodwell,Evans'ı peşine takarak çok şık bir vuruşla skoru 3-1'e getiriyordu.

Moyes'in Ferguson'u mağlup etmesi çok şaşırılacak bir olay değildir.Yine de,Moyes'in bu galibiyeti fizik gücü düşük,defansif anlayışı yoksun bir orta sahayla ve hemen ardından oyuna soktuğu genç oyuncularla aldığını düşünürsek,Moyes'i takdir etmemiz gerekecektir.Daha önce de sürekli değindiğim üzere,Everton gerçekten bu performansıyla Avrupa kupalarına kalmayı hakediyor.Bunun dışında,bu sene Distin ve Donovan'ın takıma katkıları inanılmaz.Donovan kendisinden yıllardır beklenen patlamayı Everton'la gerçekleştirmiş durumda.Donovan'ın kariyerine Everton'da devam etmesi her iki taraf için hayırlı olur.


Everton - Manchester United:3-1

14 Şub 2010

Stephen Warnock


Stephen belki de en çok değişime uğramış ve farklı halleriyle dünyanın pek çok kültüründe yerini almış bir isim...Hatta aynı kültürün içinde bile ismin yazılışı veya okunuşu konusunda ayrılıklar ortaya çıkabiliyor.Stephen ve Stephan gibi...İsmin kökeninin pek tabii Yunanca Stephanos'a dayandığını söyleyebiliriz.Ondan sonra,zamanla Stephan,Stevan,Steven,Steve ve hatta kuzey ülkelerinde Stephenson,Stevenson hallerini almış Aziz Stephanos'un ismi.Ancak şahsi fikrim,Aziz Stephanos'un isminin evrilmiş hallerinden olan Stephen isminin Aziz Stephanos'un kendi isminden dahi daha güzel olduğu yönündedir.Ve Stephen Warnock'u Liverpool alt yapısından yetişmiş,sol ayaklı olması gibi sebeplerin dışında salt isminin kulağa hoş gelmesinden ötürü de sevmişimdir.

Stephen Warnock'un gelişimini daha Premier League'de maçlara çıkmamışken bile takip ediyordum ve fakat hiçbir zaman kendisinden beklenen patlamayı yapamadığını da söylemeliyim.Ta ki,bu sezona kadar.Liverpool'dan sonra Blackburn'de izlediğimiz sol bek son olarak sezon başında O'Neill'in Villa'sına transfer olmuştu ve kendisinden beklenen performansı nihayet,28 yaşında ortaya koymayı başarıyordu.Yalnız,Villa'da iyi bir sezon geçiriyor oluşu dahi ona Milli Takım kapılarını açamıyordu tabii ki.Yalnız bir kez,2008'de İngiliz Milli Takımı'nın formasını giyebilmişti şimdiye kadar.Ancakİngiliz Milli Takımı sol bekinin (Ashley Cole) yüksek ihtimalle bu yaz Güney Afrika'da olamayacağı açıklanınca,İngiliz kamuoyu harıl harıl sol bek arayışında girdi ve nihayet yıllardır gözlerinin dibinde olan Stephen'i görebildiler.Şimdilik bir spekülasyondan ibaret olsa da Stephen Warnock'un bu yaz İngiltere formasıyla Güney Afrika'da şans bulması söz konusu.Ancak yine de muhtemelen yedek sol bek Wayne Bridge'nin arkasında bekliyor olacaktır.Fakat şunu belirtmek gerekir ki,uluslararası tecrübe bir yana,bu sezonki formuyla İngiliz Milli Takımının sol bek mevkiinde bu yaz görev yapmayı en fazla hak eden futbolcu kesinlikle Stephen Warnock'dur.

12 Şub 2010

David Moyes Efsanesi Sürerken... 25. Hafta İtibariyle Everton


Son olarak geçtiğimiz yılın sonlarında 5 Aralık'ta şu yazıda değinmiştik David Moyes ve Everton'un gidişatına.Yazı,Ada'da 14. hafta sonunda düşme hattının 3 puan üzerinde kendisine ancak 16.sırada yer bulan Everton'un bu durumunun geçici olduğu,bu sezon geçen sezonlar kadar başarılı olamasalar da(geçen sezonlar kadar başarılı olamamalarının sebepleri de incelenmiştir),David Moyes'in takımı kesinlikle yukarılara taşıyacağı fikrini taşıyordu.Bugün geldiğimiz noktada ise,Everton ligde 25. maçını da oynamış durumda ve ligde 9. sırada bulunuyor.Şimdi yazının yazıldığı günden beri Everton'da neler değişti kısaca bir bakalım...

Öncelikle sezon başı Everton'da hakim olan kötü gidişin sebebini genellikle kadrodaki eksikliklere bağlamıştık(her kötü gidişte kadro yapısına göz dikmek gerçekçilikten uzak dursa da,bu uygulamanın Everton özelinde yeterince doğru olduğu açıktır.Çünkü sakat oyuncular takımın en önemli oyuncularıydı:Jagilka,Cahill,Arteta,Hibbert gibi).Moyes'in sakatlar ve formsuzlara karşı alabileceği tek önlem ise altyapıdan gelen oyuncuları kadroya monte etmekti.Bunun örneğini sezonun ilk yarısında maçların büyük çoğunluğunda oynama şansı bulan Jack Rodwell ve son yarım saatlerde stratejik hamleler doğrultusunda oyuna alınan Agard ve Anichebe gibi isimlerde görebiliriz.Pek tabii,bu geçici ve yeteri kadar etkin olmayan bir önlemdi.Bunun yanı sıra,Ocak ayı transfer sezonu açıldığında dahi Moyes'i transfer yapamazken bulduk.Çünkü kulüp bu tip imkanlardan yoksundu.Hatta oyuncu almak yerine sene başında bedelsiz olarak aldıkları Lucas Neill'i Galatasaray'a satıp cüzi bir miktar da olsa finansal anlamda rahatlamaya çalıştılar.Jo'nun Everton'dan alınıp Galatasaray'a kiralanması konusunda da Moyes'in Jo'nun gitmesine onay verdiğini biliyoruz.Bunun sebepleri arasında,Jo'nun sakatlıklardan bir türlü kurtulamaması ve Donovan'ın gelişiyle hücum bölgesinde oluşan şişkinliğin önüne geçilmesi fikrinin olduğunu tahmin ediyorum.Neyse,sonuç olarak transfer yapamayan ve hatta elinden oyuncu çıkaran bir Everton söz konusuydu Ocak ayında.Ancak tam bu anda Donovan ve Senderon kiralık olarak kulübe kazandırıldılar.Öncelikle bu noktada,devre arası transferlerinin ve kiralık oyuncu transferinin teknik adamların vizyonunu ve dehasını ölçme konusunda turnusol görevi gördüklerini söylemeliyim.Bugün,ülkemizde devre arası transferi her hangi bir altyapısı olmaksızın,ileriye yönelik bir planlama yapılmaksızın gerçekleşirken,kimi takımlar sadece devre arasını iyi transferlerle kapattılar diye kendilerini çok daha üst sıralara taşıma imkanı bulmuşlardır.Bunun ülkemizdeki en iyi örneği Lucescu'nun Galatasaray'ı ve bence etkilerini önümüzdeki günlerde daha da fazla göreceğimiz Şenol Güneş'in Trabzonspor'u dur.İşte Everton'u da bu kapsamda değerlendirmek gereki diye düşünüyorum.Yani bir anlamda Neill ve Jo'nun elden çıkarılması dahi iyi sonuçlar getirmiş,öte yandan takıma kiralık katılan Donovan'ın hücuma getirdiği hareketlilik ve henüz çok fazla oynama şansı bulamasa da her Premier Leauge ekibinin kadrosunda görmeyi istediğini düşündüğüm Senderos'un kiralanması takımı olumlu yönde etkilemiştir.Tabii bu iki transferin etkisini daha görünür kılan şeyler ise,Cahill'in sakatlığını atlatıp eski formuna tekrar ulaşabilmesi,Saha'nın daha önce de değindiğimiz olağan üstü performansı,Rus yıldız Bilyaletdinov'un nihayet form tutmuş olması,Distin'in Saha'nın hücumda yarattığı etkiyi savunmada yaratması ve Arteta'nın kadroya yavaş yavaş da olsa dahil olmasının yaratmış olduğu motivasyon etmenleridir.

Everton'u yukarı-aşağı taşıyan en önemli etmenin kadro yapsında oluşabilecek farklılıklar olabileceğini vurgulamış olduk.Bunun yanında,Moyes'e verdiğimiz naçizane güven oyunun ardından,yani 14.haftanın ardından Moyes'in ligde neler yaptığına bakmak Everton'un yaşadığı değişimi anlamamıza yardımcı olacaktır.5 Aralık tarihinden bu yani,yani 14. haftadan sonra Everton sadece 2 mağlubiyet almış durumda.Bunların ilki 25 Aralık'ta Hull'a karşı 3-2 kaybettikleri gol düellosuna dönüşen maçta gerçekleşmiş iken ikincisi,henüz geçtiğimiz haftada Everton'un adeti olmadığı halde Liverpool'a 1-0 yenildiği karşılaşma olmuştu.Evet 12 maçlık periyotta bu iki karşılaşma dışında yenilgi yüzü görmedi Everton ve bu periyotta Chelsea ve Manchester City'i yenmeyi başarırken,Arsenal ile de berabere kalmayı bildi.

Bu denli iyi geçirilen bir periyottan sonra David Moyes'in takımını bir aşama daha yukarı çekmek için bu haftadan itibaren oynayacağı çok önemli 4 lig maçı var.Sırasıyla Manchester United,Tottenham,Hull City ve Birmingham ile oynayacaklar ve bu dörtlüden üçü Everton'un üstünde sıralandığı için bu maçların önemi Moyes için bir ayı olacak.Bunun yanı sıra alt sıra ekiplerinin üsttekilerden puan almaya başladıkları haftalara girdiğimizden ötürü Hull City maçı da ayrı bir önem taşıyacaktır.Ve eğer Moyes bu 4 haftayı iyi sonuçlarla bitirebilirse,ardından fikstür nispeten stabil bir hale girecektir ve Everton'un ilk 6 yolunda önemli kazanımlar elde etmiş olacaktır.Nereden nereye?38 haftalık bir ligin neredeyse ilk yarısını düşme hattının biraz üstünde bitiren bir takımın,ligin son haftalarına girerken ilk 6 hesapları yaptığına şahit oluyoruz.Sanıyorum böylesine bir başarının öznesi olma durumu yalnız Moyes ve bir kaç teknik dehaya mahsustur.