12.04.2009

David Moyes Efsanesi Sona Mı Eriyor? 14. Hafta İtibariyle Bir Everton İncelemesi

Bu hafta sonu oynanacak maçlarla birlikte İngiltere'de on beşinci haftaya girmiş olacağız.Aralık'ın ilk hafta sonu itibariyle Premier League'de pek sürpriz yok.Şampiyonluk mücadelesi yine Chelsea ve Manchester arasında geçiyor,Arsenal her sene olduğu gibi sakatlıklarla boğuşuyor ve en azından ilk dörtteki yerini korumaya çalışıyor,Liverpool takipçilerini hayal kırıklığına uğratmaya devam ediyor ve Everton...Premier League'deki herhangi bir sezonda,bu cümlenin "ve Everton ilk dörtte kendine yer bulabilmek için takibi bırakmıyor..." şeklinde bitmesi gerekirdi.Ne ligin tepesinde ne de dibinde bir değişiklik var ancak ilk dördün hemen ardındaki o amansız,yılmayan takipçi Everton,Aralık ayı itibariyle havlu attı ve düşme hattının yalnızca üç puan üstünde,on altıncı sırada yer buldu kendine.Bu durumun geçici olduğuna inanan bendeniz gibilerin saf inancının yanında,insanlar Everton'ın zaten parsellenmiş ilk dört sıranın,ardından yüksek maddi imkanlı iki kulübün(Manchester City,Tottenham) ve istikrarlı performansıyla yeni bir Everton olma yolunda giden Aston Villa'nın önüne geçebileceğini düşünmüyor artık.Haklılar mı?Yoksa Moyes'dan bir mucize daha bekleyebilir miyiz?Şüphesiz işi zor ama Everton'a ilk geldiği sezon da ortada bundan iyi bir tablo yoktu...

Four-Four-Two Kasım sayısında Moyes'a bir anlamda güven oyu vererek onu "kendi neslinin en iyi teknik direktörü" olarak lanse etmiş ve onun hikayesine 3 sayfa ayırmış.Biz de Four-Four-Two'nun yolundan gidelim ve yedi buçuk yıllık bu birlikteliğin analizini yapalım.Öncelikle güncel'den başlayalım.Everton'ın bugünki konumunu neyle açıklayabiliriz?İlk olarak,aklımıza yukarıda da belirttiğim gibi halihazırda dört şampiyonluk adayı varken,geçen sezondan itibaren güderek güçlenmeye başlayan Tottenham ve Manchester City realitesi gelmelidir.An itibariyle,ligin ilk sekiz sırasını oluşturan takımların transfere ayırdığı bütçe,Moyes'un belkide iki yıllık transfer harcamalarına denk gelecektir.Üstelik bu sekiz takımdan biri lige geçen sene çıkan Sunderland.Bunun yanında,Everton'ın Lescott'tan 24 milyon pound kazandığını söyleyebilirsiniz.Fakat Moyes'un dezavantajı,diğer meslektaşları gibi bu parayı bir flaş transfere ayırabilecek kadar savruk kullanamayacak olmasıydı.O,Lescott'ın parasıyla Distin,Bilyaletdinov ve Heitinga'yı alacak,Lucas Neill'i ise bedelsiz olarak kadroya katacaktı.Bunların dışında Moyes'un yedi senelik Everton macerasında takıma kattığı en pahalı oyuncunun 16 milyon pound değerindeki Fellaini olduğunu belirttiğimizde,Everton'la yarıştığı takımların arasındaki transfer harcamaları farkının ne boyutlarda olduğunu anlamamız zor olmayacaktır.Yani,Moyes ve diğerlerinin eşit şartlarda mücadele ettiğini söyleyemeyiz.Buna rağmen son altı sezonda beş kez ilk beşe girebilme başarısını göstermiş bir hocadan daha fazlasını beklemek garip olmayacaktır.

Gelelim ikinci sebebe.Evet Arsenal da sakatlıklardan kurtulamıyor Liverpool da...Yine de van Persie sakatlandığında bile elinde hala Eduardo,Rosicky,Nasri,Arshavin gibi isimler varsa sakatlık problemleriniz pek ciddi olmayacaktır.Ya da Tottenham gibi Modric'in eksikliğini bir hafta geçmeden Kranjcar'ı satın alarak kapatabiliyorsanız,bu,sakatlıklardan şikayet etmemelisiniz demektir.Aslında,bu durum Liverpool için pek geçerli değil.Çünkü onlar Torres veya Gerrard olmadığında zorlanıyorlar.Yedek kulübelerinin pek iyi olmadığı ortada.Aynı durum Liverpool şehrinin mavilisi Everton için de geçerli.Arteta sezon başından beri sakat ve yerine koyabilecek daha iyi bir adamı yok Moyes'un.Arteta'nın sakatlığını tüm takımın performansı için bir bahane olarak sunmak niyetinde değilim.Zaten sorun bir tek Arteta'nın sakat olmasından kaynaklanmıyor.Rus yıldız Bilyaletdinov'un takıma geç katılmış olması ve bir türlü istenen dakikaları alamaması,takımın can damarı konumundaki Tim Cahill'in on dört maça ancak tek gol sığdırabilen performans düşüklüğü,Yakubu'nun henüz golle tanışamaması ve kötü oyunu...Bu kötü performanslara geçen sezonun flaş ismi Fellaini'ninkini de ekleyebiliriz.Sonuç olarak,saydığım tüm bu isimlerin yokluğu veya kötü performansı Everton'ın orta sahasının ve forvetinin neredeyse tamamen "bitik" durumda olduğunu göstermektedir.Bunu,on sekizlik Rodwell'in on dört maçın on üçünde forma giymesiyle ve Saha'nın,takımının attığı toplam on yedi golün sekizinde imzasının bulunmasıyla da ispatlayabiliriz sanıyorum.Everton'ın kısıtlı imkanları ve nispeten dar kadrosuyla sakatlığı ve formsuzluğu tolere edebilmesi rakiplerinden çok daha zor oluyor.

Son olarak,umutların tükenmemesi adına geçen sezondan örnekler verebiliriz.Geçen sezon da ligin başından itibaren Everton dikiş tutturamamıştı ve dördüncü hafta sonunda on sekizinciliğe kadar düşmüşlerdi.Dokuzuncu haftaya on altıncı giren Moyes ve ekibi ardından toparlanmış ve on dokuzuncu hafta elde ettikleri altıncılığı tam on beş hafta bir basamak aşağı inmeden korumuş sonuçta ligi beşinci bitirmeyi başarmışlardı.Moyes yapısı gereği bu sezonun böyle bitmesine izin vermez ,bunu kabul edemez.Zira bu,yedi yıl önce düşme potasından aldığı takıma bir anlamda çağ atlattıran bir teknik adam profiline uymaz.Pek arabesk olmasından çekinerek bir gerçeğin altını çizmek gerekir diye düşünüyorum:Moyes'un olduğu yerde umut vardır.
Bahsettiğimiz isim ne "kurt" Steve Bruce,ne Güvenç Kurtar'ın bir üst modeli Sam Allardyce(Güvenç Kurtar bu cümlede olumlu anlamda kullanılmıştır.Çalıştırdığı takımları düşme potasından kurtarması bakımından.) ne oyununu gol yememek üzerine planlayan Pulis ne de karizma yoksunu Hughes.Moyes belki hala bu isimlerin gölgesinde.Sansasyonel olmadığı,çok konuşmadığı ve belki de başarılarını anlatmayı o kadar sevmediği için.Ama ne Bruce ne Pulis ve hatta ne de Allardyce onun yaptıklarının yanına dahi yaklaşamadı.İngiltere'nin en uzun süre bir takımı çalıştıran dördüncü hocası olamadı mesela hiç biri(Allardyce bu istatistikte bu isimlerin dışındadır.)ya da ilk dörde dört büyükler ve Newcastle dışında bir takımı sokamadı hiç biri...Dolayısıyla,Moyes efsanesinin bittiğini kabul etmek yanlış olacaktır.Kendisinin de kabul edeceği gibi artık lig daha zor ve ilk altı için mücadele vermeleri gereken daha fazla takım var ,hepsi bu.Bunun dışında Moyes'un "küme düşmeme mücadelesi veren bir takımı genç ve taze bir futbol kulübüne dönüştürme isteği"nin hala şiddetle devam ettiğine inanıyorum.O yüzden Moyes'un olduğu yerde umut ve hafiften bir Ferguson esintisi vardır diyorum.

11.28.2009

Okuma Listesi #2 Dublörün Dilemması-Murat Menteş


Sanırım 2005 yılında ilk baskısı çıkmıştı piyasaya.O zamandan beri aklımdaydı kitap.Geç oldu ama geçte olsa okuduğum için şanslı sayıyorun kendimi.Kimi kitapları alırken hakkında hiç bir fikriniz yoktur ama kapağı,arkasında yazılanlar sizi kitabı almaya iter.Dublörün Dilemması'da o tür kitaplardan.Kapağı belki de en iyi yerli kitap kapaklarından bana kalırsa.Arkasında ise bambaşka bir alem var.Nihat Genç iki satırlık yerde dahi tartışıyor ve şiddetle tavsiye ediyor kitabı.Hakan Albayrak "böyle kitap okumadım" diyor.Yani Dublörün Dilemmması hakkında bir fikriniz olmasa da kitabı görüp,beğenip alabilirsiniz.

Kitabı okuyunca Hakan Albayrak'ın sözlerini hatırladım.Albayrak haklıydı.Flash-back'leriyle,çok karakterli anlatım yapısıyla,yer yer abartıya kaçan esprili anlatımıyla adeta bir film gibiydi kitap.Yani daha önce böyle bir kitap okumadığınız konusunda bende bahse varım(en azından Türkçe'de).Ancak kendine özgü olması bir başyapıt olduğu anlamına gelmesin.Kelimlerle güzelce oynanmış,heyecanlı bir roman yazılmış olmasına rağmen Türk Romanı'ndaki sıralaması ancak ortanın üstü olacaktır.Bu bir anlamda övgü bile sayılabilir 30'lu yaşlarında kaç kişi ilk romanıyla vasatı aşabilmeyi başarmıştır ki?İkinci ve son romanı "Korkma Ben Varım"ı da en kısa sürede okuyup Murat Menteş'in katettiği mesafeyi kendimce değerlendireceğim.Özellikle anlatımındaki özgüven açısından önemsediğim,takip ettiğim kısacası farklı bir isim Murat Menteş.

Not:Kitabı okurken sürekli "Güneşin Oğlu" filmini anımsadım.Bence Dublörün Dilemması'nın sinemamızdaki karşılığı "Güneşin Oğlu"dur.

11.24.2009

Liverpool(Everton) - Trabzon Hattı

Malum Hikmat Karaman hadisesinden sonra Uğur Meleke yazmıştı,teknik adamlar sendika kursun diye.Yoksa daha önce Erhan Altın'ın hemen ardından Nurullah Sağlam'ın ve son olarakta Hikmet Karaman'ın başına gelenler,futbol piyasasında birbirinin türevi olarak yer alan diğer teknik adamların da başına gelecektir kuşkusuz.Tabii,greve giden memurları "sonuçlarına katlanırsınız" diye uyaran bir siyasi otoritenin hakim olduğu ülkemizde teknik direktörlerden de böyle bir cengaverliği beklememiz biraz hayalcilik olur doğrusu.Ancak geldiğimiz nokta,bunu yapmamızın farz olduğunu göstermektedir.Aynı zamanda bu,ülkenin henüz oluşmamış futbol bilincine de olumlu katkıda bulunmuş olacaktır.Bunu şöyle düşünelim:David Moyes 2002 yılından beri Everton'ı çalıştırıyor.Liverpool'la Trabzon şehirlerini coğrafik ve en önemlisi demografik olarak bir tutacak olursak,ayrıca bulundukları liglerdeki konumları da pek farklı olmayacaktır.İstanbul hegemonyasına kafa tutabilen bir Trabzon ve aynısını Londra ekiplerine karşı yapan Liverpool.Dolayısıyla potansiyellerinin aynı olduğunu söyleyebiliriz.Ancak aşağıda vereceğimiz örneklerle hangi şehrin takımının,hangi mekanizmalarla takımına,şehrine ve nihayetinde ülkesinin futbol bilincine katkıda bulunduğunu göreceğiz.

Şimdi David Moyes-Trabzon bağlantısnı sağlamlaştıralım.Everton'ın istikrarlı orta saha oyuncusu,isminden dolayı Türk kökenli olduğu söylentileri olsa da İbrahim Altınsay'dan sanıldığı gibi Türk kökenli değil İran asıllı olduğunu duyduğum Leon Osman 2002'yılından beri David Moyes'dan başka hiç bir hocayla çalışmadı.Ancak 2003'ten beri Trabzon A takımının oyuncusu olan kaleci Tolga Zengin ise bu süre zarfında içlerinde Vahid Halihodziç,Hugo Broos,Ersun Yanal,Şenol Güneş,Lazaroni gibi isimlerinde olduğu 9 teknik adamla çalışma şerefine erişti.Buna rağmen 6 yıllık süreç içerisinde hiç bir zaman tam olarak bir numaralı kaleci olamadı.Leon Osman ise son 5 senedir takımının değişilmezlerinden biri...

Everton son 7 senedir aynı hocaya emanet.Bu süre içinde hiç tarihe geçecek başarıları yok.Geçen sene FA CUP'da finallere kalmalarından başka.Trabzon ise son 7 senede iki kez Türkiye Kupası'nı kazanmış.İlginçtir,iki Türkiye Kupası'nın arkasında da 6 aydan uzun birliktelikler var.Samet Aybaba bir sezon aralıksız görev yaparken Ziya Doğan'da 8 ay gibi ciddi bir başarıya imza atmıştı(ilk Trabzon macerasında).Ancak Moyes 7 yıllık görevi boyunca takımına deyim yerindeyse sınıf atlattı ve bu 7 yılda 3 kez UEFA'ya bir kez de ilk dörde girerek Şampiyonlar Ligi'ne katılmaya hak kazandı.İlginç bir not daha:Everton'un 17. bitirdiği 2003-2004 sezonundan sonra Moyes görevine devam etti ve ertesi sezon Şampiyonlar Ligi Şampiyonu Liverpool'u geride bırakarak İngiltere Premier Ligi'ni 4. bitirdi.Trabzon ise geçen sezonun son haftalarında 3. sıradayken hocası Ersun Yanal'ı hedeflerini onunla gerçekleştiremeyecekleri için görevinden aldı ve bu sezon 13. hafta itibariyle liderin tam 13 puan gerisinde ve düşme hattıyla arasında sadece 8 puan fark var.Bu tablonun sene sonu değişeceği ihtimali de gerçekten zayıf görünüyor.

Liverpool ve Trabzon şehirlerinin ve İngiltere-Türkiye arası gelişmişlik düzeylerinin farklılığı,her iki şehrin profesyonel futbola başlaması arasında geçen neredeyse 100 senelik bir zaman dilimi,tüm Britanya Adası'nın,İrlanda adası'nın ve Afrika ülkelerinin,ülke içindeki göçmenlerin en büyük piyasasının İngiltere Ligi olması gibi daha arttırabileceğimiz bir sürü avantajdan ötürü İngiliz Futbolu'nun ya da İngiliz kulüplerinin Türkiye'de oynanan oyunla karşılaştırılamayacak düzeyde bir futbol oynadıklarını düşünüyorum.Fakat olası bir "ceteris paribus" durumunda da 7 senedir aynı hocayla devam eden Everton'ın geleceğinin,7 senede 9 hoca değiştiren Trabzon'un kinden daha parlak olacağını düşünmüyorum,böyle olacağına eminim.

11.21.2009

Kim Böyle Bir Sonuç Bekliyordu?


Beşiktaş,seyircisi önünde 4 yıl aradan sonra Fenerbahçe'den puan almayı başardı(Üstelik 3 puan).Daum Güiza'nın son anda sakatlanmasından sonra,herkesin beklediği gibi,Kazımla başlamayı tercih etti ve maçın Beşiktaş için daha avantajlı geçeceğinin habercisi gibiydi bu değişiklik.Zira Kazım maç öncesi tweet'inden de hatırlayacağımız üzere maça biraz “fazla” konsantre olmuştu.Ne yazık ki bu Beşiktaş defansının arasında kaybolmasını önlemeye yetmedi.

Ayrıca iki takımında bütün eksiklere ve hava koşullarına rağmen derbiye yakışır bir futbol sergilediklerini belirtmek gerekir.


Beşiktaş'ın şampiyonluk yarışından kopmamak ve yükselişini devam ettirmek için bu 3 puana çok ihtiyacı vardı. Fenerbahçe ise bu sezon ilk kez bir maçı kalesinde 3 gol görerek bitirdi.Ve ilk kez gol atamadan sahadan ayrılmak zorunda kaldı. Maçın tümüne baktığımızda ise Beşiktaş'ın daha üstün oynadığını gördük.Bütün gollerin sağ kanattan gelmesi de ilginçti.


İbrahim Üzülmez bu maçta ikinci baharını yaşıyormuş edasıyla 2 assist yaparak maçın kahramanı oldu bence.Kakavari kırmızı ayakkabıları ve bileklikleriyle de tüm dikkatleri üzerine çekmişti.


Eğer yarın Galatasaray Ali Samiyen'de Manisa'yı yenerse turkcell süper ligin akışının daha da hızlanıcagını ve ligin daha zevkli hale geleceğinden şüphe yok.


by kieran's bro'

11.20.2009

Galip İrlanda'yı Anlatmak


Kimi Fransız kültürüne derin bir sempati besler,hayranlık duyar...Kimi İspanyol kültürüne...Fakat her ne hikmetse,kültürüne,yaşam tarzına,müziğine ve hatta edebiyatına sempati duyulan ülke sayısı bir elin parmaklarını geçmez.Yani,kimi seveceğimiz,kimin kültürüne sempati duyabileceğimizin bile tam olarak elimizde olmadığını söyleyebiliriz.Tabii,kimsenin istediğini sevmesine,istediğine öykünmesine karşı sözümüz olamaz.Bütün bunların yanında ben,hüzünlü ve naif bir İrlanda baladını veya kıyıda köşede kalmış,yemyeşil ve sisli çayırlarından yükselen İrlanda tarihini ne Fransa'ya ne de İngiltere'ye değişebilirim.Dolayısıyla bu yazının ""galip" gelmiş bir İrlanda yazısı" yazamamanın verdiği usançla yazıldığını ve kesinlikle "yanlı" bir yazı olduğunu belirtmem gerekir.

Bu satırların yazarı daha önce Robbie Keane'i de kendini yerlere bırakırken,hakemi aldatmaya yönelik hareketler yaparken gördü.Dolayısıyla,Henry'nin yaptığını çok görmüyorum.Herkesden "Fowler" olmasını beklemek saçma olurdu.Fakat bu,gene de Henry'nin "ben hakem değilim,bana ne" türünden vızıldamalarının hoşuma gittiği anlamına gelmiyor.Hatta yaptığı açıklamadan iğrendiğimi itiraf etmeliyim.Hayat bu,yüz yıllarca hor görülen,hatta görülmeyen,yok sayılan bir ırkın evladı fırsatını buluyor ve kendisine yıllar önce yapılanın aynısını bir diğerine yapıyor,haksız bir golle karşı tarafı cezalandırıyordu.Üstelik bundan sonra üzgün olduğunu söyleyemiyecek kadar da pişkince konuşuyordu.Evet artık önümüzdeki tablo gayet net ve açıktır:Fransa'nın "zencileri" artık "beyazlaşma" yoluna girmişlerdir.Buna karşılık İrlanda'nın ve kimi benzer ülkelerin de şerefli mağlubiyetleri,yüz yıllarca anlatılacak direkten dönen topları,kaçan fırsatları ve bunun paralelinde oluşan makus talihi bir türlü son bul(a)mamaktadır.Play-off'larda Given her türlü ayrımcılığa,haksızlığa maruz kalmış bir zenci,Gallas ise sadece sonuç odaklı,en ufak bir estetik kaygı gütmeyen ve bir anlamda da Batı dünyasının siyasi düşünce tarihine tahmin edemeyeceğimiz çabuklukta entegre olmayı başarmış bir figür olarak önümüze çıkıyordu.

Yıllar sonra "galip bir İrlanda yazısı" yazmaya bu kadar yaklaşmış biri olarak,yukarıda yazdıklarım gayet karikatürize olsa da haklılık payı vardır.Ve bu acı ancak ve ancak olası bir Barcelona-Manchester United Şampiyonlar Ligi Finali'nde O'Shea'nin Henry'i madara etmesiyle dinebilir.


NOT:Yazıyı postladıktan hemen sonra Henry'nin son açıklamalarını okudum.Gene de dediklerimin arkasındayım.Dediğim gibi bu yazı objektiflik iddiası taşımıyor ve Henry'nin samimiyetine inanmıyor.

10.30.2009

Total Futbol Fetişizmi ve Alex Ferguson


Anlayan anlamayan herkes takımının "total futbol" oynamasını öngörüyor artık.Total futbol,günümüz sosyal-politik sihirli,laf edilemez ve bir o kadar da şeffaf kavramlarının futboldaki yansıması haline geldi adeta.Total futbola laf söylenilmez.Avrupa Birliği'nin "insan hakları" kapsamında bir türlü somutlaştıramadığı maddelere de...Birleşmiş Milletler dahi 1945'ten beri insan haklarının evrensel düzeyde sağlanabilmesi için tesis edilmiştir.Oysa 1945'ten sonra belki de daha önce olmadığı kadar insanlık ayıbı işlenmiştir.Uluslararası savaşlar yerini iç savaşlara,etnik çatışmalara bırakmıştır ve insan hakları deyim yerindeyse bir de BM tarafından tecavüze uğramıştır.Öyleyse,BM'in,AB'nin sorunlara çare olamadıklarını görüyoruz.Demek ki,total futbol da kendimizi her derde deva olacağına zorla inandırmak istediğimiz bir kavram,çözüm kisvesi altında sorunların çoğunun görmezden gelinmesini kolaylaştıran bir can simidi.

Öncelikle,total futbol tam olarak nedir?Hollandalıların başlattığı bir akım olduğu muhakkak.Fakat burada da bir sorun ortaya çıkıyor.Yani Marx'ın Marksist ya da Mustafa Kemal'in Kemalist olmadığını biliyoruz.Büyük ihtimalle Hollandalılar da total futbol aşığı değillerdi.Tamam ilk defa onlar futboldaki-özellikle orta alandaki- mevkii kavramını flulaştırarak bugün oynanan futbolun temelini attılar.Gene de,Cruyff olmasaydı,sistem bu kadar başarılı işlemeyebilirdi.Hollandalıların total futbol anlayışı üzerine daha fazla konuşulabilir tabii ki ama genel hatlarıyla topun sürekli oyunun içinde kalmasını,paslaşmayı,takım oyununu kutsayan ve taktiksel dizilişlere pek önem vermeyen bir sistem olduğunu söyleyebiliriz.Bu noktada total futbolu sorgulayabileceğimiz bir kaç önemli sorun ortaya çıkıyor.Birincisi,eğer sanıldığı üzere taktiksel dizilişlerin,oyuncunun saha içindeki yerinin pek bir önemi yoksa,Mustafa Denizli total futbol aşığı bir hoca olarak gösterilebilir.Çünkü saha içi dizilişlerinde Şampiyonlar Ligi'ni bile yanıltabiliyor.Kimin nerede oynadığı,tam olarak ne yaptığı belli olmuyor çoğu zaman.Hemen burada ikinci sorunun sorulması gerekiyor:Madem total futbol sistemi değil oyunu kutsuyor,o zaman son yıllarda total futbol fetişizmiyle birlikte ortaya çıkan 4-3-3 fetişizmine ne demeli?Günümüzde total futbol oynamanın tek yolu takımına 4-3-3 oynatmaktan geçiyor adeta.Hemen burada bir soruyla daha zihnimizi iyice bulandıralım:Alex Ferguson'un Manchester'ı total futbol mu oynuyor?Sorunun cevabı evetse,Ferguson'un -tüm dünyada bir bildirge yayımlanmışçasına-uygulamaya konulan 4-3-3 bağımlısı olmadığını aksine klasik diye tabir edebileceğimiz 4-4-2 sistemini benimsediğini fakat buna rağmen her an oyunun içinde kalabilen,deyim yerindeyse "birlikte gidip birlikte dönebilen" bir takım yapısına sahip olduğu gerçeğini göz önünde bulundurmalıyız.Eğer yanıtınız hayırsa,Alex Ferguson'un total futbolist olmadığı halde,total futbolun öngördüğü kompakt bir yapıya sahip,sürekli oyunun içinde kalan,hız ve güce doğrudan bağlı,sağlı-sollu palaşmalara önem veren,kanat organizasyonları dahil çok alternatifli hücum organizasyonlarına sahip bir takım yaratmış olmasını nasıl yorumlayacağız?Üstelik bunu Rooney dışında bir dünya yıldızları olmadan yapıyorlar.Yani Ferguson bir bakış açısına göre total futbola bir ideoloji keskinliğinde bağlı olabilirken,bir diğer bakış açısına göre de çağa ayak uyduramamış bir "dinazor" gibi görülebiliyor.Mesele,total futbol dahil hiç bir kavramı tabulaştırmamakta.

10.28.2009

Türk Romanı'nın Gerçek Prensi


Öncelikle,bu yazının Hasan Ali Toptaş' kendimce övmek için yazdığımı belirtmem gerekir.Yazının ciddi,edebi bir niteliği yoktur.Onun romanlarından anladığımı dilim döndüğünce paylaşmak istedim sadece.Romanları hakkında "post-modern" denir.Türkiye "post-modernizmi"nin en önemli eserlerinin sahibi olduğu söylenir.Muhakkak bu fikir doğrudur fakat onu bu kadar başarılı yapan kesinlikle sadece "post-modern" vurgular değildir.Önce,Türkçe'nin çok uzun zamandır kimsenin kaleminde bu kadar ahenkli olduğunu görmemiştim.Her sözcük,her tasvir,bir diğerine eklenen her duygu tarif edilemez bir ruha bürünüyor adeta.Gerek mistisizm,gerek varoluş,gerek yokoluş,gerek ölüm...Her biri zihnimizin içine ince ince örülen bir örgü gibi...Sarıyor,sarmalıyor.Dili efsanevi boyutlara taşıyor Toptaş.

İkinci olarak;benim için Hasan Ali Toptaş,-sıkça söylendiği üzere- Türkçe'de Kafka'yı yaşatandır tabii.Belirsizliğin,zamansızlığın,mekansızlığın o cezbedici atmosferinde akıp gider romanları.Kendi içinde kaybolanlar,bir türlü gidemeyenler,bulamayanlar,ulaşamayanlar,ulaşsa da ne zaman ulaştığını bilemeyenler...Ancak bunun yanında taşraya,Türk Edebiyatı'nda uzun yıllar sonra bu kadar vakıf olan,taşrayı bu kadar layıkıyla anlatan belki de tek yazardır.Onun kaleminde,o hayalini bile kurmakta zorlandığımız köy meydanı başka bir havaya bürünür,dağlar dile gelir,masal mı gerçek mi içinden çıkamadığımız bir taşra havası kaplar etrafımızı.Bu anlamda,taşrayı büründürdüğü ruhla aynı zamanda bir Yaşar Kemal edası da taşır kelimeleri.Türkçede belki de hiç bir yazar bir oturuşa onun kadar anlam kazandıramamıştır.Üstelik bunlar benim Hasan Ali Toptaş'tan anlayabildiklerim.Anlayamadıklarım için okuyorum ben onu.Yeni kuşağın en iyi romancısıdır gözümde.Ne kadar anlatsam boş.Onun okuyucularının üzerinde bıraktığı etkiyi kendi kalemi bile tam olarak anlatamaz diye düşünüyorum.

10.23.2009

Derbi Öncesi Taktiksel İncelemeler



Öncelikle Galatasarayla başlayalım…

Sahaya 4-3-3 dizilişinde ve resimde gördüğünüz oyuncular ile çıkacaklardır büyük ihtimalle.Total futbolu hedefleyen bir taktik benimsemiş durumda Galatasaray,fakat bunu yapabilmeleri için orta sahada Mehmet Topal ve Mustafa Sarp ikilisi yavaş kalıyor.Son 3 maçta da gördük ki yapamıyorlar.Tek defansif orta saha olarak Mustafa’yı oynatması gerekir Rijkaard'ın bana kalırsa çünkü Mehmet’den daha hırslı ve şu an daha formda . Elano-Ayhan ikilisi ileriye yönelik futbol oynarlar oynamasına ancak yavaş bir orta saha seçimi olur bana kalırsa. Elano-Barış ikilisi daha başarılı bir seçim olabilir orda. Çünkü Fenerbahçe Emre ve Cristian arasındaki paslaşmalar sonucu ileri çıkıyor. Barış’da bu ikiliye pres uygulayabilecek bir oyuncu. Elano’nun bu maçta patlama yapmasını bekleyenlerdenim patlama yaparsa durdurabilene aşk olsun. AML diye adlandırılan ofansif sol açık olarak Arda’yı oynamasını bekliyorum.Sadece sol kanatta sıkışıp kalmaması,gezerek oynamayı sevmesi onu bu bölge için iyi bir seçim haline getiriyor.İlerleyen dakikalarda Rijkaard yorulan Arda'nın yerine Kewell’ı alarak daha güzel ataklar izletebilir .Ofansif sağ açık her zaman ki gibi Keita olmalıdır. Hızı, oyun zekası, inanılmaz çalımları ile Vederson’a karşı çok etkili olabileceğine inanıyorum. Bu kişi Vederson değil de Roberto Carlos olsa bile düşüncem değişmeyecektir. Fenerbahçe defansta ilk önce Bilica’ya topu vererek başlıyor. Eğer ki Barış ya da Ayhan Emre’yi ve Cristian’ı kilitlerse uzun top yapmak zorunda kalacaklardır. Rijkaard Fenerbahçe’ye kontrolü vermek istemiyorsa Bilica’ya Baros veya Nonda' ikilisinden biriyle pres yaptırmak zorunda. Bu arada Elano veya Ayhan/Barış geriden top almak zorundalar bunu yapmadıkları taktirde total futbol anlayışı güme gider. Galatasaray bu sene seyir zevki açısından en güzel futbolu oynayan takım her maç 3-4 net gol fırsatı buluyor. Atamadıklarında 2 kez berabere kaldılar birinde kaybettiler.Ankaragücü mağlubiyetinin Galatasaray adına çok iyi olduğunu savunanlardanım. Takım şimdi daha da iyi çalışıyor ve bu net fırsatları kaçırma lüksleri olmadığını fark ettiler. Bu inanılmaz derbide bu sefer Galatasaray’ın galip ayrılacağını düşünüyorum. Bu arada Alex ne olacak diye soranlara Mustafa Sarp’ın ona agresif savunmasıyla top oynatacağına inanmadığımı söyleyebilirim.



Şimdi Fenerbahçe’ye Geçelim…






4-2-3-1 dizilişiyle sahaya çıkıyorlar. İlk önce şunu belirtmem gerek Fenerbahçe 8’de 8 yapmış olabilir fakat son Gençlerbirliği maçına kadar güzel futbol sergilemeden kazandılar çoğu kez. Takım şu anda rehavette ve derbi öncesi o inanılmaz motivasyonu yakalayamacaklar. Herkes Galatasaray çözüldü zannediyor fakat Galatasaray' Rijkaard bile çözemiyor,gol atamazlarsa kaybederler ancak. Bilica ve Lugano Baros’u iyi tutacaklar fakat gol yememek için önce kanatlarını durdurmak gerekir ki Daum'da buna dikkat çekmişti. Gökhan bunu çok iyi yapar fakat Vedersonla olucak iş değil bu. Duran top gücüde artık Galatasaray’da. Colin Kazım büyük maçları kaldıramıyordu bu seneye kadar .Dos Santos ise çok moralsiz Dunga “Dos Santos mevkisini unutuyor ve bu gidişle onu Milli takıma çağırmam zorlaşıyor” diye bir demeç vermiş.Ancak,Galatasaray ön bölgede ve orta alanda presi yapmaz ise Fenerbahçe oyunun kontrolünü alır. Buda işlerin değişeceği anlamına geliyor.Ayrıca Daum'un Özer gibi bir yeteneğe şans vermesi halinde Fenerbahçe'nin çok etkili olabileceğini düşünüyorum.Çünkü bu tip futbolcular yeteneklerini sergilemek için bütük maçları bekler çoğunlukla.Güiza'nın ise her zamanki beceriksizliğine devam edeceğini düşünüyorum.Oyundan çok skora önem veren Daum bu sefer skor değil de oyuna önem vermeli.Emre ve Cristian’ın performansları belirleyici olacaktır derbinin sonucu açısından.Eğer ki erken sarı kartlar savunmayı etkilemezse,sıkı savunmalarıyla Galatasaray’ın orta sahasını kilitleyebileceklerine inanıyorum. Galatasaray’ın da inanılmaz bir pres anlayışı ile oyuna çıkması gerekiyor.Ancak gölge presi değil de direk topa pres yapmaları gerek. Güiza bir tek bu işte çok iyi. Alex zaten yapamıyor. Bu yüzden Mustafa veya Mehmet Topal kim oynarsa rahat haraket edebilir. Bu da Fenerbahçe’nin hiç işine gelmez.

Yine inanılmaz bir maç bizi bekliyor 2 takıma da başarılar diliyorum…

By Berkan Cönger

10.22.2009

Kanal-i-zasyon


Film 23 Ekim Cuma(yarın) vizyona girecek aslında ama filmin İstinye Park'ta yapılan galasına gitme şansım oldu ve izlenimlerimi sıcağı sıcağına yazabilme imkanı buldum.Değerlendirmelere başlamadan önce,Okan Bayülgen'in oyunculuğa dönmüş olması filmin bana göre en büyük artısı olmuştur diye belirtmek istiyorum.

Gala izlenimleri gibi magazinel muhabbetleri geçip filme dönersek;Kanal-i-zasyon'un yönetmenliğini,bir zamanlar Şahan Gökbakar'ın televizyonda yayınlanan skeçlerinin yönetmeni olarak tanıdığımız Alper Mestçi üstlenmiş.Alper Mestçi denince akla ilk gelen hep Şahan Gökbakar olmuştur ancak Kanal-i-zasyon'un Mestçi'nin ilk filmi olmadığını belirtelim.Mestçi, daha önce önüne hangi türe ait olduğunu belirten cinsten bir sıfat koyamayacağımız Musallat filminin de yönetmenliğini yapmıştı.Bu anlamda,Kanal-i-zasyon'u,yönetmenin ilk filmine nazaran çok daha fazla ciddiye alabiliriz diye düşünüyorum.Öte yandan,çoğu kişinin aksine ben Alper Mestçi'yi,Hüseyin Özcanla birlikte hazırladıkları,Milliyet'te çıkan "Serin Duruş" köşesinden tanıyorum.Köşede ünlülerin gaflarını ve mizah yazılarını paylaşıyorlardı ve gerçekten çok başarılılardı.Yani,kendi adıma,yazar Alper Mestçi yönetmen olanından daha başarılı diyebilirim.Kanal-i-zasyon'un yazım ekibinin içinde de olduğunu söyleyelim.

Filmin tek amacı günümüz televizyon programlarını "ti"ye almak ve televizyonculuk işinin ne kadar basitçe yapıldığını göstermek.Zaten Hakan Yılmaz'da filmin içindeki "Adam osurdu ve sen güldün.Öyle mi?" cümlesiyle filmin tüm niyetini belli ediyor.Okan Bayülgen'in projeyi kabul etmesini ve hatta benimsemesini de filmin niyetine bağlayabiliriz.Sonuç olarak Okan Bayülgen'de yıllarını bu tür programları eleştirmek için harcamadı mı?İşte Kanal-i-zasyon tam olarak böyle bir film.Komik mi?Çok komik sahneleri var gerçekten.Yaratıcı olabilmiş mi?Yeterince.Oyuncu kadrosu da gayet iyi.Okan Bayülgen,Rasim Öztekin,Erol Günaydın,Hakan Yılmaz gibi çok bilindik,yıldız oyuncular var filmde.Bir de Serhat Özcan var tabii RED derigisindeki yazılarıyla daha bir tanıdığımız,sevdiğimiz.Üstelik bu oyuncu kadrosunun yanında,bir o kadar ünlü konuk oyuncu kadrosu da var.Metin Uca'dan Ahmet Çakar'a,Medyum Memiş'den Hakkı Devrim'e kadar bir sürü isim daha...

Yazıyı böyle bitse çok güzel bir film olmuş gibi gözükecekti ama ne yazık ki herşey o kadar toz pembe değil.Film bu güzel yönlerinin dışında uzun bir skeç gibi olmuş adeta.Skeçten bir film gibi.Nedense,bir film olarak göremiyorsunuz hiç bir zaman ve Şahan Gökbakar'ın skeçlerinde yaşadığımız duyguyu hatırlayacak olursak:bir süre sonra,ne kadar komik olursa olsun sıkılıyorsunuz.Kanal-i-zasyon'da da böyle oldu.Herşey çok güzel giderken nasıl olur da insan sıkılır?Söyleyeyim,yaptıkları komedinin bir sonu yok ve espriler,karakterler çok karikatürize.Özellikle,sadece Okan Bayülgen filmin en büyükartısını ve eksisini yaratmış gözüküyor,yılalr sonra oyunculuğa dönüşüyle ve canlandırdığı İmdat karakteriyle.Fakat İmdat'a dönersek:o ne kadar karikatürize bir karakter öyle?İmdat'ın doğulu bir karakter olmasına ne gerek vardı?Bu da bir klişe değil midir?İmdat üstünden televizyon halleri,klişeleriyle dalga geçmek isterken dalga geçilecek duruma düşürmüş filmi Okan Bayülgen.Üstelik Okan Bayülgen'in doğulu aksanı yapamadığını,ağzında ne kadar iğreti durduğunu herkes biliyor.Hal böyle olunca,film gibi izleyemiyor izleyici perdeyi.Skeçler filmi olmuş.Siz yine de gidin izleyin derim.Akşam "Var Mısın,Yok Musun" izlemektense...

10.19.2009

Fatih Terim'i Anlamak


Bugün geldiğimiz noktada Fatih Terim'i eleştirmek en az Fatih Terim'in başarılarını ısıtıp ısıtıp tekrar önümüze koymak kadar moda oldu.Doğrudur,Fatih Terim sevilmesi zor bir karakter,anlaşılması zor,onu beğenmek zor;çünkü karşınızda sizden daha üstün olduğunu düşünen bir insan varsa ve bu insanın gerçekten bir potansiyeli de varsa sizin kendinizi rahat hissetmemeniz doğaldır.Öyle ya,karşımızda Türk Futbolu'nun en güçlü figürü duruyor;her başarısını tınaklarıyla kazıyarak elde etmiş,ukalalığı en doğal hakkı gibi görüyor çünkü onun gibi biri daha yok bu ülkede.Tüm "sert çıkışları","özlü sözleri" de bundan.Böyle bir karaktere ancak böyle açıklamalar oturur çünkü.Tarihe geçmek kolay iş değil.Bugün Şenol Güneş ismi prim yapar nitelikte bir isim değil.Kendisi de değil.Ama Fatih Terim her zaman gündemde olmak zorundadır,onu hatırlayabilmemiz için,unutmamamız için...

Görevi bırakırken dahi "elbet hatalarımız olmuşturun" ötesine geçemedi öz eleştiri anlamında.Ancak hakkını vermek gerekir,Türk Futbolu için yaptığı tespitler çok yerindeydi ve adeta hepsi Simon Kuper'in kaleminden çıkmış gibiydi.Bu yazının yazılış amacı da o tespitlerin hakkını vermektir.Beden Eğitimi dersinin müfredatta seçmeli ders olarak yer almasından şikayet etti örneğin.Bu kadar geniş kapsamlı,sosyal "açılımlar" beklemiyordum doğrusu.Fatih Terim'in bahsettikleri arasında en ilgi çekici nokta ise kendi mizacına ters düşercesineTürkiye'de bilim-futbol ilişkisinin zayıflığı konusuydu.Sonlara doğru ise bence Türk Futbolu'nun en büyük sorununu tespit ederek,benim gözümde neredeyse tüm eksilerini silmiştir.Sanki bilimin gücüne inanan,gerçeğin peşini bırakmayan,çağa ayak uydurabilen bir teknik direktör imajı çizmiştir gözümde.Tespit şu:Futbolcularımız Avrupa'ya nazaran eğitimsiz.Ne yazık ki bu gerçek.Futbolcularımızın algısı zayıf;taktiksel anlayış,vizyon,iletişim ve koordinasyon konusunda söylenenleri yapmakta zorlanıyorlar.Bu tespit,aslında yapılması pek de zor olmayan ama bugüne kadar hiç bir teknik adamın söylemeye nedense cesaret edemediği bir gerçek.Türk Futbolu'nun en büyük sorunu.Vizyon eksikliği,taktiksel anlayış yoksunluğu futbolcumuzun en büyük sorunudur an itibariyle ve Fatih Terim bunu suratındaki "ne yapalım el deki malzeme bu" ifadesiyle eğitimin arttırılmasının,futbol-bilim ilişkisinin güçlendirilmesinin farz olduğunu vurgulayarak söyleyince en ciddi "sert çıkışını" yapmıştır gözümde.

10.17.2009

Bir İşçi Sınıfı Güzellemesi: Billy Elliot


Sene 1984,İngiltere'de Margaret Thatcher ikinci kez hükümeti kurmaya hak kazanmış fakat ortalık henüz yatışmamış aksine daha da hareketlenmiştir.Thatcher 1979'da İşçi Partisi'nden hükümeti devralmış ve ilk günden beri İngiltere'yi ekonomide ve uluslararası arenada eski günlerine getirmeyi amaçlamaktadır.O dönem tüm dünyada tekrar etkisini hissettiren liberalizm rüzgarının da etkisiyle,ekonomide devletin rolünün azaltılacağını savunmuş fakat uyguladığı politikalar liberalizmin vaadettiği gibi tam istihdamla sonuçlanmamış aksine işsizlik İşçi Partisi dönemindekinin iki katına kadar yükselmiştir.Üstelik,sanayideki gerileme de Thatcher'ın söylediklerinin gerçekleşmediğinin açık bir göstergesi gibidir.Fakat 83 seçimlerinde tüm olumsuzluklara rağmen savaşlar ve krizlerden mevcut iktidarların beslendiği adeta ispatlanmış ve Arjantin cuntasının Falkland adalarını işgal etmesiyle İngilizlerin adayı geri almasının arasında neredeyse bir zaman farklılığı olmamasına rağmen,bir "savaşcık" çıkmıştı.Tahmin edilebileceği gibi,halk tüm olumsuzluklara rağmen kenetlenmişti,bu kriz ve savaş ortamından daThatcher yeniden hükümet kurma göreviyle çıkıyordu.

Thatcher nasılsa her mağlubiyetten galibiyetle ayrılmasını biliyordu fakat ona karşı tepkiler de dinmiş değildi.1984 senesi İngiliz sendikacılık hareketinin belki de en etkili olduğu seneydi.Bunlardan en önemlisi de Milli Madenciler Sendikası'nın bir seneyi bulan greviydi.İşçiler greve uzun süre devam etseler de istediklerini elde edemiyorlardı çünkü Thatcher bu grevden hemen önce kömür stoklamıştı...Hiç bir şey elde edilemeden sonlanmıştı grev.İngiltere'nin kuzeyinde,insanların potansiyel birer maden işçisi olarak doğduğu Durham kentinde ve her anlamda bu çizginin dışına çıkmaya çalışan Billy Elliot'ın evinde aynı hüzün vardı...

Uzun sayılabilecek bir girişin ardından filme gelirsek;Billy'nin babası ve abisi sendikada aktif olarak yer almaktadırlar ve kaderlerine boyun eğmeyi reddetmektedirler.Bu uğurda gerek grev kırıcılarla gerekse de polislerle sürekli çatışma halindedirler.Billy'nin hayatı ise o kadar karışık ve tehlikeli değildir.O,gününün çoğunu yaşlı ve biraz da arızalı "büyük anne"siyle ilgilenerek geçirmektedir ve okula gitmektedir.Haftada bir günde boks kursuna gider.Babasının arttırdıklarıyla...Fakat onun hayatı boks kursu almaya gittiği spor salonunda gördüğü bale dersleriyle değişecektir.Gizli gizli bale yapmaya başlar.Çünkü,babası da abisi de onun kendileri gibi güçlü olmasının ancak boksla gerçekleşebileceğini düşünürler.Bu onlarda bir güdülenme gibidir.Üretimin sürekli hale gelmesi için,aksamaması için,işçilerin sağlıklı ve güçlü olmaları gerekir.Kaderlerine karşı çıkan bir baba-oğul bile iç güdüsel olarak ailenin en genç ferdini dövüş sporlarına sevk etmektedir.Öyle ya,Billy'de er ya da geç yerin altına inecektir.Öyleyse gerçek bir işçi gibi "güçlü" olmalıdır.Ancak Billy'nin aklı ne bokstadır ne de maden işçiliğinde.O kendini sadece dans ederken iyi hisseder.Geleneklerden haberi bile yoktur.Tek istediği dans etmektir.

Stephen Daldry'nin ilk filmi Billy Elliot.Bir ilk film olarak çok başarılı olduğunu söyleyebiliriz.Özellikle bir şeyler anlatma derdinde olan çoğu filmin başaramadığı,hikayeyle gerçeğin uyumu,bir birlerinin önüne geçmemeleri ve ikisininde ağırlığını hissetirmeleri övgüye değer.Bana kalırsa filmin sanatsal açıdan en başarılı olduğu yan da bu.Bir yandan Billy'nin hikayesi anlatılırken,fondaki Durham'da da İngiltere tarihinin en önemli grevi gerçekleşiyor ve Billy tabii ki bu gerçekten etkilenmeden devam edemiyor hayatına.Yani,içinde bulunulan durumun kişinin hayatına etkisi söz konusu.Bunu başarıyla gerçekleştirebilen film sayısı gerçekten az.Ayrıca,İngiliz aile yapısına,genel olarak alt sınıfların yaşayışına,eş cinselliğe bakışıyla da dikkat çekiyor Daldry.2000 yapımı bu film daha sonraki yıllar "London to Brighton","Breakfast on Pluto","Somers Town" ve "The Cottage" gibi Ada sinemasından farklı,başarılı deneysel filmler izleyeceğimizin habercisi gibi gözüküyor.Başyapıt olmasa bile,Ada sinemasında gerçek ve hayal ikilisini aynı anda tattırabilen,başarılı bir yapım olarak göze çarpıyor.

10.13.2009

Tüketim Çılgınlığı


eskitiyorum eskitiyorum
kalıyor ne kadar güzel olduğun

İlhan Berk

tüketiyorum tüketiyorum
facebook,çiftlik,otobiyografi
nerede sıradaki?

bir Tüketici


Oktay Taftalı tek hayali "kaçıp uzaklaşmak" olan biz insanların Facebook Çiftliği sayesinde ekip-biçerek,alıp-satarak bu gitme duygusunu masa başında tatmin ettiğini yazdı.Hayatında büyük,köklü,radikal değişiklikler yapmak isteyenlerin evlerinin dekorasyonlarında yaptıkları değişikliklerle kişiliklerinde devrim yaptıklarını zannettiklerini,üstelik bunu siyasi bir tatmin olarak yaşadıklarını söyledi Nihat Genç.Bir minderin yerine ötekini koymakla özgür hissetmek kolay...Bu yapay özgürlük hissinden uzaklaşmak gerek.Ruhumuz için çok tehlikeli bir tuzak olarak görüyorum bunu.Halbuki bir minderin üzerinde oturmak var yıllarca!Tüm çıplaklığıyla bir oda,bir balkon...Özgürlüğü basitlikte,serbestlikte aramak...Anadoluda insanlar minderi attığı yeri ev bildi.Yerdeki bir minder,hemen yanındaki çay orayı ev yapmaya yetti diye de ekledi Nihat Genç.

Ben de bu büyüklerimizin tespitlerine twitter veya türevleriyle ilgili bir ekleme yapmak istiyorum.İsteyen dilediği gibi kullanır.Hiçbir sorunum yok.Üstte değinilenlerle de ilgili düşüncelerim benzeridir.Değişiklik yapmak ya da değişiklik yapmayı istemek çok tabii ve haklı bir istek olabilir.Ancak bunların sonunda elde edilen tatmin siyasi bir nitelik taşıyorsa orada sorun var demektir.Daha doğrusu ülkenizin onca sorunu varken,siz salonunuzu değiştirdiğinizde tüm dünyayı değiştirmiş,tüm ülkenizi esaretten kurtarmışçasına seviniyorsanız bu değişiklikler bir süre sonra ruhunuzu esir almış demektir.

Herkes ne yaptığını,ne yediğini,ne izlediğini yazıyor.Yerde bulduğu ekmeği ulaşabileceği en üst noktaya kaldıran bir anlayış nasıl olur da ne yediğini,nasıl yediğini,ne kadar yediğini paylaşmakta bir sakınca görmez,bundan utanmaz.Meğer herkesin kendini anlatası varmış.Anlat anlat bitiremiyor kimse...Kim kimi dinliyor bu arada belli değil.Önemli de değil.Sürekli bu tüketim ağında kalmamız yetiyor çünkü.Uzaklara mı gitmek istiyorsun?Buyur,buraya tıklayıp gidebilirsin.Yatak odanı değiştirip ruhunu özgürlüğe bırakmak istemez misin?Ya da,ne yapıyorsun?Neler yaşadın anlatmak istemez misin?Bu tüketim ağının içinde kal da ne yapmak istiyorsan yap sonra.Sağolsun twitter,bize herkesin otobiyografi meraklısı olduğunu gösterdi.Üstelik Genç Türkiye Cumhuriyeti ile sınırlarımıza girmiş bu otobiyografi yöntemiyle yazılan eserler.Yani kısa sürede sevmişiz bu türü.Yeni Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte her şeyin tamamiyle yeni olması amaçlanıyor.Giyim,kuşam,alfabe,tarih,laiklik,onca devrim...Bunlar hep eskiden kopmak uğruna yapılmış.Bir nevi eskiyi beğenmeme durumu.İşte o sırada,Yeni Cumhuriyet'in ilk nesillerinin hayatı kaleme alınmış,biyografik eserler ortaya çıkmış.Şevket Süreyya Aydemirler,Falih Rıfkı Ataylar bunun örnekleri.Düşünün otobiyografi daha da sonra görünüyor ülkemizde.Ancak söylediğim gibi temel olay,geçmişten kopma meselesi,onu beğenmeme,ondan hoşnutsuzluk.Twitterda'da onu görüyorum her yazdığımız bir hoşnutsuzluğun üzerinde temelleniyor.Fakat umrumuzda değil,otobiyografinin tarihini bilmeden otobiyografi yazıyoruz,durmadan...

10.08.2009

Türkiye'den Politik Futbolcu Manzaraları #3 Ümit Karan


Ümit politik futbolcular ekibinin en sıradışı,en havalı üyesi.Hatta onun politik olmadığını da rahatlıkla söyleyebiliriz.Ancak,doğru olan Ümit'in kökeninin,doğduğu yerin hatta biraz daha ileri gidersek teninin renginin ona politik bir elbise giydirdiğidir.Ümit gibi bir futbolcunun milli takımda neredeyse hiç şans bulamamasını neye bağlayabiliriz?Ya da Galatasaray'da kalmak için Ümit kadar savaşmak zorunda kalan başka bir futbolcu daha var mıdır?Soruları bir de tersten soralım:Türk Futbol Tarihi'nde Nou Camp'da,Anfield Road'da,Roma Olimpiyat Stadı'nda gol atabilmiş,sahada ayaklarını çime yolarcasına basan,Avrupa'da "Avrupalılara" karşı,korkusuzca kaleye gidebilmiş kaç forvet daha var acaba?Dolayısıyla,Ümit Karan ismi,kendisinin bile sandığından daha önemli bir isimdir Türk Futbolu için.Onun isminin üzerinden gurbetçiliğe,Türkiye'ye ilk kez Kubilay Türkyılmaz'la gelen,rakip kim olursa olsun sadece golü düşünebilen "Avrupalı" oyun stiline,futbolcular arasındaki gizli örgütlenmelere,dedikodu olsa bile milli takımda oynayamadığı sürece sürekli gündemde kalan mezhep tartışmalarına bakabiliriz.Futbolculuğu ve Galatasaraylılığıyla başlayalım...

Öncelikle son iki yıldır kendisininde form düşüklüğüyle katkıda bulunduğu,Ümit Karan antipatisinin,gereksiz ofsayt tartışmaları dışında alt yapısı olduğunu düşünmüyorum.Galatasaray tribünlerinin de Hakan Şükür gibi bir ismi yıllarca savunabilmesine karşın,Ümit'i her kötü gidişte ilk günah keçisi olarak gösteren tavrının en hafif ifadeyle vefasızlık olduğunu düşünüyorum.Ve bu noktada,nedense bu tavrın altında bir art niyet arıyorum.Çünkü,neredeyse her golü jeneriklik olan,Roma'ya,Lazio'ya,Barcelona'ya,Liverpool'a,PSV Eindhoven'a,Benfica'ya gol atabilen bir forveti hangi takımın taraftarı sevmez ki?Bunun bir sebebi olmalıydı.Bana kalırsa elinde olmayan sebeplerden dolayı her fırsatta Hakan Şükürle karşılaştırılmış olması ve ne hikmetse Galatasaraylıların yılmadan Hakan Şükür'ü "Kral" olarak görmesi Ümit'in Galatasaray sevgisini adeta karşılıksız,hastalıklı bir sevdaya dönüştürmüştür ve bu hastalığa tutulan herkes gibi günü geldiğinde,8 senesini verdiği ve ne yapsa yaranamadığı aşkını başı önde,o her zaman sahip olduğu mahzun ifadesiyle bırakmak zorunda kalmıştır.Oysa o,Galatasaray için önüne sürekli bonservis sorunu çıkaran İlhan Cavcav'ı hiçe sayarak en büyük aşkıyla idmanlara çıkmaya başlamıştı.Hagi onu takımdan gönderdiğinde "umarım Hagi beni aramaz" diyerek Ankaraspor'a kiralanmış ardından belki de bir ilki başararak,tekrar takımdaki yerini alabilmişti.Ne Hagi,ne Fatih Terim istedi onu.Christian geldi,Ali Lukunku geldi,Necati geldi,Hakan Şükür ikinci kez geldi,hepsi birileri tarafından alındı,istendi.Ancak,Ümit,onu kimse istememesine rağmen, kazandığı her başarıyı tırnaklarıyla kazıyarak elde etti.Bir tek Lucescu sahiplendi onu,ısrarla oynattı.Zaten "Bir Üçüncü Dünya Ülkesi'nden Masallar II" filminin de başrollerini birlikte paylaştılar.Ondan sonra kimse o topa öyle vuramadı Roma'da.10 sene geçti yok.Olamaz da...

Ümit'in Galatasaray macerasının bitişinin ardında kesinlikle politik bir karar yoktur.Ancak Galatasaray'da kalmak uğruna verdiği savaş için aynı şeyi söyleyebilmek zor.Milli takım için de öyle.Ümit açıklamalarında,ne yaparsa yapsın milli takıma seçilemeyeceğini söylüyordu.Bu neden olabilir?Soruya pek çok yanıt verebilirsiniz fakat en güçlü ihtimal onun Alevi olması dolayısıyla milli takımdan uzak tutulmuş olması ihtimalidir.Üstelik Ümit,Alevi olmasının dışında politik fikrini de net olarak açıklayarak,ona karşı uygulanabilecek her türlü sansürü göze almayı bilmiştir.Onun için, "-sol görüşlü oldugunla ilgili haberler cıkıyor buna ne diyeceksin? " sorusuna

"evet.devrimciyim.bunu rahatlıkla söylerim. çoğu arkadasımız siyasi yapısını rahatlıkla acıklıyor.bence en doğal haklardan birisi herkesin kendi hür düsüncesi ve görüsü var. bende sol görüşlüyüm.ve bunu asla saklamadım. bizi bir arada tutan galatasaray aşkıdır." cevabını verebilmiştir.

Evet,futbol sahalarında "inceci"lik inadından vazgeçmeyen Ümit'in dünya görüşü de "ince"dir.Hiçbir ideolojik altyapısı olmasa da,Fetullah Gülen'le resim çektiren bir "kral"ımız varsa,neden ODTÜ'lü öğrencilerin McDonald's açılmasına karşı olarak topladıkları imza kampanyasına destek veren bir kahramanımız olmasın ki?Ya da her yıl düzenlenen Türkçe Olimpiyatları'nda Ebru Gündeş,Serdar Ortaç gibi isimlerle jüri üyeliğini paylaşan bir santraforu yıllarca bağrımıza bastıysak,Picus gibi bir edebiyat dergisinde,Murathan Mungan gibi bir edebiyatçıya röportaj veren Ümit'e -bırakın bağrımıza basmayı- hakkını dahi teslim edememek niye?Bir tek Öztürk Pekin mi "Ümit,van Basten misin sen?" diye sorarken onun oynadığı futbolun hakkını teslim etmişti.Aynı golü Hakan atsaydı...Olacakları düşünemiyorum.

Ümit her gece barlara,kulüplere gitmiş olabilir,idmanlarını aksatmış hatta kasıtlı olarak asmış olabilir.Son model arabalara binebilir.Sadece basına yansıyan bir-iki hareketi onu politik yapmaya yetmez denilebilir.Doğrudur.Benim vurgulamak istediğim,bir futbolcunun,ne kadar temiz olduğunu bildiğimiz futbolumuzda,kendisi kesinlikle politik bir figür olmamasına rağmen,kimi zaman gurbetçiliğiyle,kimi zaman Alevi'liğiyle,kimi zaman da belkide sadece abilerinden duyduğu "sol"culuğuyla yargılanmasının yanlışlığıdır.

10.07.2009

Kısa Kısa...



*Diyarbakırspor kulübü başkanı "Biz Devletten yardım isteyemiyoruz. İstediğimiz zaman bize Devlet takımı diyorlar. Biz Devlet takımı değiliz,Diyarbakır'ın ve Kürt Milleti'nin takımıyız" demiş.Zaten hiçbir takım devletin takımı değil ki!Ya da olmamalı diyelim.Tarikatlarla ya da kimi cemaatlerle bir takım bağlantıları bulunan takımlar duymadık değil gerçi...Böylesine siyasallaşmış bir futbolun içinde devletinde bir takımının bulunmasını kim hangi gerekçeyle eleştirebilir?İstanbul Beldiyesi'nin takımı varsa devletinde olabilir.Bunların dışında Türkiye'nin bütünlüğü için "açılım" yapılmasını isteyenler Diyarbakırspor'u sadece bir etnik kimliğe mal etmesinler.Diyarbakırspor tüm Kürtlerin takımıdır demek yanlıştır.Doğrusu Diyarbakırspor Diyarbakırlılarındır olmalıdır.Ne yani yüz yılardır Diyarbakır'da yaşayan Türk kökenliler destekleyemeyecek mi Diyarbakırspor'u?

*Karanlıktakiler'i pek beğenmedim.Uzun olmasının ötesinde kimi kopukluklar var filmde.Umay karakteri de oturmamış...Yıllardır dışarı çıkamayan birinin cesaretini uyuşturucu maddeler sayesinde toplayabilmesi de ilginç olmuş.Ayrıca Çağan Irmak'ın en sadık izleyicilerinden olan orta yaş üstü laik teyzelerin bu uyuşturucu vurgusundan hoşlanacağını sanmıyorum.

*The Mentalist klişelerle dolu olsa da güzel bir dizi...Herşeyi bilen adamın günlük hayatta silik bir karakter olması klişesi çok tanıdık ama dizi yine de kendini izlettiriyor.

*Ezel de bildiğimiz öykülerden.Yine de kendini izlettiriyor.Zaten bir dizide aşk ve intikam duyguları işleniyorsa ve başrollerini Kenan İmirzalıoğlu ve Cansu Dere paylaşıyolarsa o diziyi izlememek en azından takip etmemek olmaz diye düşünüyorum.

*Karar onandı ve Ankaraspor küme düşürüldü.Hayırlı olsun.Melih Gökçek karara itiraz edecekmiş fakat bir şey değişeceğini sanmıyorum.

*Devler Ligi,Acun'un son bombası olarak gözüküyor.Van Hooijdonk,Pascal Nouma,Sergen ve Bolic gibi isimleri yeniden izleyebilmek kaçırılmaz bir fırsat.Önümüzdeki hafta başlıyormuş.Bakalım nasıl bir program olacak...

10.04.2009

Galatasaray ve Kriz Yönetimi


Bursa,Eskişehir,Antalya,Hacettepe,Sivas...Bunlar,Galatasaray'ın 2008-2009 sezonunda deplamanda kaybettiği puanların sahibi takımlar.Hafızamızı biraz zorlarsak bu maçların hepsinin aslında "normal" maçlar olmadığını hatırlayabiliriz.O zaman Bursa'da oynayan Yusuf'un Galatasaray savunmasını dağıttığı ve Galatasaray'ın hiç bir varlık gösteremeden sahadan 2-0 yenik ayrıldığı Bursa maçı,Yusuf'un yerini Youla'nın almasıyla oluşan 4-2'lik Eskişehir mağlubiyeti,Antalya'da pozisyona giremeden biten 1-0'lık maç,lig sonuncusu Hacettepe'ye karşı alınan 1-0'lık mağlubiyet ve Türkiye Kupası maçlarıyla da çakışan olaylı Sivas deplasmanından çıkan sonuç:2-0.Bu tablo sadece geçen sezona ait.Bundan öncesi içinde Galatasaray'ın deplasmanda özellikle yenik duruma düştükten sonra iyice etkisiz kaldığını görüyoruz.Hatta çok daha kötü skorlarıda hatırlıyoruz(5-0'lık Bursa mağlubiyeti gibi).

Bu durumu krizi iyi yönetememek olarak değerlendiriyorum.Deplasmanda baskıyla karşılaştığı zaman eli kolu bağlanan bir Galatasaray'ı kimse yadırgamıyordur eminim.Çünkü dediğim gibi bu tablo pek de yabancı değil Galatasaraylılara.İşin ilginç yanı bu fobinin kuşaktan kuşağa aktarılması.5-6 sene öncesinin Galatasaray'ı da bir deplasmanda 60.dakikada yenik duruma düşmüşse tüm takım farklı bir hale bürünürdü.Hasan Şaş ve Sabri karşı takımın oyuncularıyla ya da en iyi ihtimalle hakemle tartışır,Ümit Karan atılan topları beğenmez,kafasına atıldıysa ayağına,ayağına atıldıysa kafasına beklediğini işaret eder,Emre Aşık çok büyük ihtimalle kırmızı kart görür ve Hakan Şükür oyuna küserdi...Söylediklerimin hepsi yaşanmıştır ve bu sorun bugünün Galatasaray'ında hala devam etmektedir.

Dünkü Ankaragücü maçına dönersek,baskı halinde telaşlanan,hata yapan,atağa çıkamayan,oyun kuramayan Galatasaray deplasman fobisinin yansımalarını Mustafa Sarp'ın sorumluluk almaktan kaçınması üzerine yaptığı yan toplarda,Uğur'un korkak futbolunda,Arda'nın sürekli birileriyle tartışma halinde olmasında ve Elano'nun sahadan adeta silinmesinde görebiliriz.Bu anlamda hiç bir yararı olmasa dahi bir şeyler yapmak uğruna hücuma giden Servet,sürekli dikine oynamaya çalışan Ayhan ve skor,durum ne olursa olsun topla oynamayı seven Baros'un çabalarını takdir etmek gerek.

Sonuç olarak Galatasaray'ın Ankaragücü mağlubiyetinin gökten zembille inmediği,bu maçında Galatasaray sıkıntılı dönemlerindeki herhangi bir deplasman maçı gibi sıkıntılı geçeceği bilinen bir gerçek olmalıydı.Bu yüzden çeşitli önlemler alınması gerekiyordu.Örneğin rakibin basmasına karşı geriye yaslanmamak,oyundan kopmamak için Barış bu maç için düşünülebilirdi.Bir de Mustafa Denizli'nin de sıkı takipçisi olduğu sistem fetişizmi mevzusu var.Rijkaard'da da bundan izler görebiliyoruz.Sistem uğruna çift forvete dönmemek,Mustafa-Mehmet ikilisinin değişimindeki ısrar(bu oyuncuların birbirine yakın olduğunu söyleyebiliriz) ve o bölgedeki yapıyı bozmamak adına Barış'ın düşünülmemesi gibi kararların sonunda ortaya çıkan sonuç Galatasaray'ın kriz durumlarındaki çaresizliğini ve futbolda da olsa hiç bir fikre koşulsuzca bağlanamayacağımızı gösteriyor.

9.29.2009

Galatasaray - Eskişehirspor Maçından Hareketle Hıncal Uluç Üzerine Bir Yazı


Hıncal Uluç çoğu zaman doğru yazılar yazıyor fakat futbol ile ilgili birikimleri Rijkaard’a yaklaşamayacak derecede az. Bugünkü yazısında Galatasaray’ı eleştirmiş .Bu nasıl deha diye de bir başlık atmış.Bence de,Galatasaray’ın kazanabileceği bir maçtı Eskişehir maçı ama bazen anlayamıyor Türkiye’deki spor yazarları, sanki her maç 3-4 gol atan takım berabere kalamaz, 1 gol atamazmış gibi hemen eleştiri oklarını acımasızca fırlatıyorlar. Hıncal Uluç da bu yazarların arasında.Demiş ki:"Nonda’yı çıkartıp Baros’u aldı, sanki Nonda’ya çok top geldi de o atamadı". Şimdi,öncelikle büyüklerimize saygımız sonsuz fakat bu düşünce ne kadar kısır bir düşünce böyle. Nonda ve Baros’un farklı özellikleri olduğunu hatırlatayım. Baros çapraz, düz koşular yapan rakip defansı karıştıran,yeri geldiğinde gol atan bir oyuncu. Nonda, uzun top geldiğinde topu fiziğiyle koruyabilen,arkadaşlarının gelmesini bekleyen bir forvet. Oradaki oyuncu değişikliği çok normal çünkü Rijkaard rakip defansın düzenini bozmak istedi. Her zaman yaptığınız değişiklikler olumlu yanıt vermeyebilir bunu da hatırlatmak gerekir Sayın Hıncal abimize.. Oyunu okuyamıyor demiş Hıncal Bey... Peki siz okurlara,futbolseverlere sormak isterim “Rijkaard mı Hıncal Uluç mu oyunu daha iyi okuyordur sizce?”Galatasaray’a saçma sapan eleştiri yönelteceğine,kendisine -haddim olmayarak- Eskişehirspor’un güzel futbolunu konuşmasını öneririm.Müthiş bir defans yaptılar,oyunu isteyerek kısırlaştırdılar.Bu arada bir şey daha eklemek istiyorum sözlerim.Eğer forveti 2'ye çıkarsaydı Rijkaard, Galatasaray’ın o adeta sersemleşen savunmasının gol yiyebileceğini hiç düşünmediniz mi Hıncal Bey? Rıza Çalımbay’ın düşüncesinin bu yönde olduğunu düşenemediniz mi? Leo Franco ne güzel demiş:"Her maçı kazanan bir takım daha dünyada görülmedi.Elbette puan kaybı yapacağız,bundan sonrada yapabiliriz bu doğal bir sonuç." Hıncal Uluç lütfen futbola da atletizm de olduğu gibi geniş bir perspektiften bakmaya çalışın...
by Berkan Cönger

9.27.2009

EPL'de Haftanın Ardından



İngiltere Premier Ligi'nde 7. hafta maçları biterken Chelsea'nin Wigan karşısında aldığı sürpriz mağlubiyetle Manchester United liderliğe yükseldi.Haftanın öne çıkan diğer takımları ise Liverpool,Tottenham,Sunderland ve Chelsea'yi deviren Wigan Athletic oldu.Takımları 7.hafta itibariyle kısa kısa inceleyecek olursak:

*İlk olarak Portsmouth'dan başlayalım.Transferin son gününde en yaratıcı oyuncusu Krancjar'ı kaybetti ve Everton maçında da bunun eksikliğini çekti.Fakat kadrodaki tüm zafiyetlere rağmen sürekli maçın içindeydiler ve çoğu zaman öne geçmeleri an meselesiydi.Ancak,oyunu Portsmouth lehine çevirebilecek oyuncular vasatı geçemedi.Zaten Dindane net bir gol pozisyonu kaçırdıktan hemen sonra Saha Dindane'yle arasındaki farkı gösterircesine bir gol attı ve maç Everton'ın üstünlüğüyle bitti.Yenilgi dışında Portsmouth'un istekli oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.Lig tarihinin en kötü başlangıcını yaptılar ama güzel oynadılar.

*Everton'da ise işler iyiye doğru gidiyor.Orta sahada Phil Neville,Mikel Arteta gibi önemli isimlerin sakatlığına rağmen kazanmasını bildiler.Özellikle Saha'nın sezon başından beri yıldızlaştığını belirtmek gerek.İyi bir Saha'nın takımına yaptığı katkının ne kadar önemli olduğu görülüyor.Yeni transfer Bilyaletdinov'un da takıma ısınmasıyla eski Everton'ı göreceğimi günler yakındır.


*Manchester United ligin yeni lideri ve bunu hakettiklerini söyleyebiliriz.Ferguson her anlamda övgüyü hakediyor.Hala 4-4-2'de ısrar etse de takımın tamamını oyuna dahil ettiği için sahada hangi dizilişle oynadığının bir önemi kalmıyor.Bu yüzden kendi başına oynamayı seven Ronaldo'nun takımdan ayrılması oyun şablonunu pek bozmuyor.Kaldı ki,maça sol kanatta başlayan Nani'nin de Ronaldo'nun benzeri bir oyun anlayışına sahip olması Manchester'ın altı pasa kapanan Stoke savunmasını açmakta zorlanmasına sebep olmuştu.Fakat Ferguson bunu erken farkederek oyuna Giggs'i aldı ve Giggs takımının attığı iki golün asistini yaptı.Goller ise Berbatov ve O'Shea'den geldi.Bana kalırsa maçın en iyi iki adamı ise Scholes ve Fletcher'dı.Gözümden kaçtıysa bilemem ama Fletcher yalnızca bir pas hatası yaptı.Onun atağı başlattığı bir topta ilk golü buldular.

*Stoke için söylenecek pek bir şey yok.İyi savunma yaptıkları muhakkak ama hücum anlayışları topu bir şekilde Kitson'a indirmekle sınırlı.Halbuki Tuncay'a ilk 11'de görev vererek o bölgeyi daha hareketli bir hale getirebilirler.Stoke ne kadarcan sıkıcıysa taraftar grupları The Potteries de bir o kadar hareketli ve agresif...

*Çok gollü maçlar olmasına rağmen haftanın en nefes kesici maçı Fulham-Arsenal maçı oldu bana kalırsa.Londra derbisinde Fabregas'ın o enfes pası ve Van Persie'nin çıkartılamaz topları olmasaydı Arsenal'in maçı önde bitireceğini düşünmek hayalcilik olurdu.Ancak Arsenal cephesindeki en önemli gelişme genç İtalyan kaleci Vito Mannone oldu.Andy Johnson'ın kafasını inanılmaz bir refleksle karşıladı ve belkide haftanın adamı oldu.Tek maç kesin bir yargıda bulunmak için yeterli mi sorusu sorulabilir fakat yine de en az Almunia kadar güven verebileceğini düşünüyorum.

*Fulham için yine iyi şeyler söyleyeceğim.Ligin en disiplinli takımı.Bir an olsun oyundan kopmuyorlar.Murphy,Etuhu,Dempsey ve Duff orta sahası Premier Lig'in en iyilerinden bana kalırsa.Geçen sezonki başarının tekrarlanması zor ama imkansız değil.

*Sunderland'de sezonun başından beri söylediklerimi doğrularcasına galibiyetlerine devam ediyor.Kenwyne Jones ve Darren Bent gollerine devam ediyor.Orta sahalarının da diğer Premier Lig ekiplerinden daha iyi olduğunu söyleyebiliriz.5-2 kazandı Sunderland.Wolverhampton cephesinde ise kendi adıma en sevindirici olay Kevin Doyle'un golle tanışması oldu.

*Liverpool'da ligin iddialı ekiplerinden biri olduğunu hissetirmeye başladı.Hull karşısında tam yarım düzine gol attı.Bu başarının arkasında Babel'in düzenli olarak ilk 11 şansı bulması,Benayoun'un yükselen formu da önemli yer buluyor.Hull'ın ise kötü gidişi sürüyor.

*Tottenham'da Liverpool'un Hull'a yaptığının bir benzerini Burnley'e yaptı.Burnley evinde hiç yenilgi yüzü görmemişti fakat deplasmanda da puanla tanışamamışlardı.Yine öyle oldu.4 gol atan Robbie Keane ise maçın yıldızı oldu.Eminim onu en az iki senedir kimse böyle görmemişti.


*Son olarak haftanın sürprizine yer ayıracağım.Wigan Athletic sezona kötü başlamıştı ancak şu an ligin orta sıralarına kadar yükseldiler.Maçı izleyemedim ama 3-1'lik mağlubiyette Cech'in henüz 51. dakikada oyundan atımasının da payının büyük olduğunu düşünüyorum.Ligin en renksiz takımı olarak gördüğüm Wigan'ın ligin belki de en büyük şampiyonluk adayını yenebilmesi ise futbolun hiç bir zaman kesinlikler oyunu olmadığını göstermesi açısından ilginçti.

9.26.2009

Yılmaz Güney Ne Yerde Ne Gökte


Yılmaz Güney'in ölümünün 25. yılı...Bu anlamda en iyi çalışmayı,daha doğrusu-benim izleyebildiğim kadarıyla- tek çalışmayı Milliyet Sanat yapmış.Eylül sayısını Yılmaz Güney'e ayırmışlar ve alışılageldik üzere "mit" Yılmaz Güney'den ya da yerin dibine batırılan,sanatsal kaygılar üzerinden "bayağı","lümpen" bulunan Yılmaz Güney'den uzak durmuşlar.Sanatçı,daha çok yönetmen Yılmaz Güney'i anlatmaya,okumaya çalışmışlar.Öyle ya Türkiye'nin sinema tarihinde Cannes'dan "en iyi film ödülü"yle dönebilen bir yönetmen daha yok.Hatta,uluslararası ölçütler göz önüne alındığında yeni dönem sinemasından Nuri Bilge'yi saymazsak yanına yaklaşabilen dahi yok.Tabii,sinematografik değerlendirmenin bu ölçütlere göre yapılmayacağını biliyoruz.Fakat yine de sinemamızın gördüğü en büyük ödülü alan bir yönetmenin yönetmenliği hakkında bu kadar az yazılıp çizilmesi çok büyük bir eksikliktir.Böyle önemli eksiklikler söz konusuyken başlı başına bir Yılmaz Güney dosyası hazırlayan Milliyet Sanat ekibi önemli bir iş yapmıştır.



Cüneyt Cebenoyan yazmış,onun sinemasının etkileri hala günümüz yönetmenlerinde doğrudan ya da dolaylı bir şekilde önümüze çıkar.Onu örnek alan da vardır,aldığı ödülleri ona ithaf eden de,ondan nemalanan da...Ama hepsinin ötesinde bir Yılmaz Güney gerçeği vardır Türk sinemasında.Klişelerle de olsa tabulara yüklenir,günlük hayatta ne sorun varsa kamerasındadır.Ahlak'a ekmeğin gölgesinde bakar,töre cinayetlerine feodal düzenin arkasından...Anlatacaklarını doğrudan,en kestirmeden göstermesi çoğu zaman yavan bulunacaktır ama bu onun hayal gücünün yetersizliğinden değil,dünyaya bakışının dikliğindendir.Ekmekten başka,çaresizlikten başka,onurdan,yoksulluktan başka hiç bir şeye değinmemiştir sinemasında.Gerçeklikse gerçeklik,aşksa aşk...Zaten onu tüm üçüncü dünya ülkelerinin "Kral"ı olmasının sebebi de budur.Ellerinden alınan onurları,ellerinden alınan ekmekleri...Bunların peşindedir Yılmaz Güney.Durmadan bunları anlatır sinemasında.




Henüz öğrendiğim bir bilgi:O meşhur "Babil","Paramparça Aşklar,Köpekler " gibi günümüz klasiklerinin yönetmeni Meksikalı Alejandro Gonzalez Inarritu "Yol"u seyrettikten sonra film çekmeye karar vermiş."Yol"daki çok karakterli,hikayelerin bir birinin içine girdiği,belli noktalarda kesiştiği film türünü kendine örnek almış,filmlerinde ondan beslenmiş.Yani,şu an nefesimizi tutarak izlediğimiz,şahsen çokta beğendiğim Inarritu filmlerinin temelinde Yılmaz Güney'in yatıyor olması Türk sinemasının ne derece önemli bir sinemacısını kaybettiğinin göstergesidir.Onun tarzı belki de Mexico City varoşlarında köşeyi dönmek için köpeğini dövüştüren,en büyük hayali aşık olduğu kadınla birlikte kaçmak olan delikanlının silüetindedir.Ya da Inarritu'nun sinemasında bile yeterince basmakalıp duran ünlü bir mankenin,bir burjuvanın yaşadığı dramın çıplaklığında.




Mesele onun sinemasının da bir dili olduğunu kabullenebilmekte.Bugün Mahsun Kırmızıgül'ün Güneşi Gördüm'ü kati surette hiç bir politik tavır almaksızın,bu konuda devlet olsun diğer bir takım güçler olsun,resmi,gayri resmi öğretilenlerin,anlatılanların,ninni gibi tekrar edilen kardeşlik masallarının dışında hiç bir şey söylemezken yabancı dilde en iyi film dalında Oscar adayı olabiliyorsa,onun bir şeyler söyleme,üstelik insanlık için kutsal sayılabilecek nesneler,duygular hakkında bir şeyler anlatma telaşının perdeye yansımasına kimsenin edebilecek tek bir sözü olmamalıdır.Tüm zorlukları tek tek damıtarak bir dil oluşturmuştur kendine Güney.Kesinlikle "mit" değil.Eserleri göklere çıkartılamaz ama kendi yolunu oluşturabilmiş harikulade bir sinema adamıdır ve yaşadığı tüm zorluklara rağmen ısrarla film çekmesi tüm efsanelerde yer alabilecek kadar destansı bir direnişin öyküsü gibidir.




9.23.2009

İstanbul'un Alanlarında En Son Ne Zaman Futbol Oynandı?



Eski Saraçhane'den bir manzara.Şu an bu alanda top oynanmıyor tabii.Alanın büyük bir bölümünü Haşim İşcan Geçidi kapamış vaziyette.Fotoğrafın çekildiği tarih hakkında net bir bilgim yok ama Haşim İşcan Geçidi'nin yapımına 1964'te başlandığını biliyoruz.Dolayısıyla James P. Blair'in objektifinden çıkan bu resmin 50-60 yılları arası çekildiği sonucuna ulaşıyoruz.O yıllarda İstanbul'un merkezi bölgelerinden biri olarak sayılabilecek Saraçhane'de bile boş alanlar varken,günümüzde yapılaşmanın Silivri'ye kadar aralıksız uzandığını görüyoruz.


Sanırım fotoğraftakiler İstanbulun en şanslı kuşaklarından...İstanbul'da futbol oynayabilmek!Hem de şehrin göbeğinde...


Haşim İşcan Geçidi (1972)

9.22.2009

Muhteşem Üçlü


90'lı yılların başından itibaren eskiyi anımsatan,efsanevi bir takım olma yoluna girmişti Liverpool.Futbolla o dönem haşır neşir olmaya başlayanlar için de yeri ayrıdır Liverpool'un.Ben de 95-97 arası Liverpool'un muhteşem üçlüsü olan Fowler-Collymore-Macca üçlüsünden çok etkilenmiştim.O dönem 97 yılında gelen üçüncülükle kapandı ve bir daha ne Fowler eski Fowler,ne McManaman eski McManaman ne de "Stan the Man" Collymore eski Collymore olabildi.Böyle önemli kuşaklardan sonra uzun süren başarısızlıklar kaçınılmaz oluyor genelde.Liverpool'da neredeyse on sene(Avrupa'da kazanılan onca kupaya rağmen) istenilenden çok uzaktaydı,artık herkes lig şampiyonluğunun hayal olduğu kanısındaydı ki geçen sene Gerrard'ın başını çektiği inanmışlar ordusu kupanın bir kulpundan tutmuşken bırakmak zorunda kaldılar.Dilerim bugünün (Kuyt-Torres-Gerrard)muhteşem üçlüsü 95-97 arası muhteşem üçlüsüne benzemez.
Gözümüzün önünde onca efsane yok olup gitti...Geriye oyuncakları kaldı.