22 Ara 2011

2011'in En İyi Çalışan 10 Yayınevi

Yeni yıla girmeden nasıl bir liste yapayım da ortalığı sallayayım, diye düşünmedim tabii. Aklıma bir çırpıda bu geldi, vakit olursa, geride bıraktığımız sene içinde okuduğum, izlediğim şeylerin ufak bir dökümünü de yapmak istiyorum. Lakin şimdi 2011'in iyi çalışan yayınevlerinden söz etmek istiyorum. Sıralamanın tamamen şahsi gözlemler sonucunda oluştuğunu da eklemeden geçemiyorum.

10- Sayfa6 Yayınları: Bildiğim kadarıyla İnkilap Kitabevi 'nin bünyesinde bir yayınevi Sayfa6. En fazla iki senelik geçmişleri var yayın dünyasında. Benim dikkatimi ilk olarak, idefix'in hazırladığı 2011 listesinde de ilk 100'de yer alan, Beatrice & Virgil (Yann Martel) ile çektiler. Zaten Yann Martel'in türkçedeki ilk kitabı Pi'nin Yaşamı 'nı da İnkilap yayımlamıştı. Sanırım Sayfa6, İnkilap için fazla "renkli" kitapların basımını üstlenecek. Şimdiye kadar bastıkları kitaplardan anladığım, genç okurlara yönelik, genç yazarların kaleminden çıkmış, aksiyonu bol hikayeler üzerinde duruyorlar. Pazara da çok hızlı girdiklerini belirtmek gerek. Hem sayıca fazla kitap bastılar hem de önemli kitaplar vardı bastıklarının içinde. Yayımladıkları kitaplardan ilk bakışta dikkat çekenler ise şunlar, Bir İtalyan Masalı (Laurie Fabiano), Şiddet (Dean Koontz) ve Sevgili Katil (Belinda Bauer). Dahanu Yolu (Anosh İrani) ve Beatrice & Virgil (Yann Martel) ise bu sene yaptıkları en iyi işlerden.

9- April Yayıncılık: Bestseller romanların yayınevi görünümünde olsa da April'in hakkını vermek gerekir. İlla bestseller okunacaksa April'inkiler tercih edilebilir sözgelimi. Benim April'e yaklaşımım özetle bu minvaldedir. Bunun dışında, durmadan çalışıyorlar, çok kitap basıyorlar ve en önemlisi "iyi bestseller"lar yayımlıyorlar. Mesela, Kurt Vonnegut'un Ölümlüler Uyurken ve Gece Ana adlı romanları buna iyi örneklerden. Ayrıca J.D Salinger'ın mektup aşkı olarak bilinen Joyce Maynard'ın Çilek Kızlar, idefix'in hazırlamış olduğu listede ilk 100 içerisinde gösterilen Melida Tüzünoğlu'nun Ambulansla Dünya Turu ve "kaderini kendin çiz" temalı, şahsen hiç haz etmedğim ama çok yoğun ilgi gören, Heather McElhatton'ın Şahane Hatalar isimli romanı yoğun ilgi gören romanlardan oldular. Benim için ise April 'in 2011'de yaptığı en iyi iş Jodi Picoult'nun Ev Kuralları idi.

not: Şurada April, Murat Menteş ve Alper Canıgüz aynı cümlenin içinde geçiyor. Sanırım birkaç afili filintanın bundan sonraki romanları April' den yayımlanacak.

8- Domingo Yayınevi: Domingo hakkında sözü fazla uzatmamak lazım. Bildiğim kadarıyla yeni bir yayınevi. Şu Steve Jobs biyografisi dışındaki hemen her kitabı okunur. Bu kadar iddialıyım. Koltuk (Benjamin Pazzybok), Boksör Böcek (Ned Beauman) ve yılın son günlerine doğru çıkan Yatak (David Whitehouse)... Özellikle Yatak'ın üzerinde çok durulduğunu belirtmek gerek. Geçtiğimiz senelerden Domingo önerileri ise Aşk ve Gurur ve Zombiler (Seth Grahame - Smith) ve Film Kulübü (David Gilmour)...

7- Kırmızı Kedi Yayınları: Haydar Ergülen ve İlknur Özdemir'in yönetiminde diye biliyorum Kırmızı Kedi. Yanlışım varsa düzeltin. Neyse, 2008'de kuruldular. İlk 1-2 sene ağır aksak ilerleseler de 2010'dan itibaren çok önemli işler yapmaya başladılar. Gelecek senelerde bu listenin çok daha üst sıralarında yer alacaklardır. Yılın son günlerine doğru, kurgusuyla ön plana çıkan Kafka'nın Bebeği (Gerd Schneider) adlı romanla, tüm dikkatimi çekmeyi başardılar. Bunun dışında, en iyi 100 listesinde bulunan Mino'nun Siyah Gülü (Hüsnü Arkan), Kabil (Jose Saramago), Genç Bir Romancının İtirafları (Umberto Eco), Taş Uykusu (Aslı Tohumcu) gibi önemli kitaplar yayımladılar. Ayrıca, Beş Parasızdım Ve Kadın Çok Güzeldi (Derviş Şentekin) gibi bir ilk kitabı basmakta beis görmemeleri, yeni yazarlara verdikleri önemi göstermesi açısından önemliydi. Lakin söz konusu kitap pek başarılı değildi, o ayrı mevzu.

6- Can Yayınları: Can, Can Öz'e rağmen bu listede. Kendisiyle husumetimiz devam etse de geçtiğimiz sene de önemli kitaplar basmaya devam ettiler. Tabii ellerindeki imkan düşünüldüğünde fazla bir iş yapmadıkları görülüyor. Fakat özellikle öykücülükte en üst noktadalar, onu kabul etmek gerekir. Öykü demişken, son günlerde çok önemli öykücülerin kitaplarını yayımladılar. Bunlardan birkaçı, Sükut Ayyuka Çıkar (Yücel Balku), Tır Kamyonları (Yiğit Okur), Ekmek ve Zeytin (Ahmet Büke) ve Lataros Değirmeni'nde Üç Dakika (Hasan Özkılıç). Bunun yanı sıra, yeni bir korku-gerilim dizisi başlattılar ama henüz o alana giremedim. Yabancı dilde romanlarda ve klasiklerde de bir kaç önemli iş yaptılar, belirtmeden geçmeyelim, 2003 Nobel Ödülü sahibi Coetzee'nin otobiyografik nitelikli romanı Taşra Hayatından Manzaralar'ı, Daniel Defoe'nin Moll Flanders'ı ve Jack London'ın Katıksız Sevgi'si dikkat çekenler arasında yer alıyor.

5- Doğan Kitap: Sahip oldukları imkanları düşününce, yaptıkları az bile. Yine de yayın dünyasındaki yerleri çok önemli. Sözgelimi Mavi Tilki (Sijon) gibi bir kitapla tanıştırdılar bizi. Bol ödüllü Bulut Atlası (David Mitchell) da bunlardan biri. Başka Dillerin Şarkısı (Karin Karakaşlı), Bulut Bulut Üstüne (Ethem Baran) ve Ayetên Li Can Nivîsandî (Yavuz Ekinci - Türkçesi: Tene Yazılan Ayetler) gibi yayıncılık açısından cesaret gerektiren işlere imza attılar. Alıcısı olmayan kitapları basabilme lüksüne sahip Doğan. Her şeye rağmen bunları basması güzel tabii. Nedim Gürsel, Zülfü Livaneli, Tuna Kiremitçi, Elif Şafak ve Hakan Günday gibi çok satan yazarların kitapları da yine bildiğimiz üzere Doğan'dan basıldı. Burada aslında İskender'e (Elif Şafak) ayrı bir parantez açmak gerekir...Ama biz açmayalım, devam edelim.

4- İletişim Yayınları: Okuyucuları yeni yazarlarla tanıştırma konusunda birincilik İletişim 'in sanırım. Barış Bıçakçı, Hakan Bıçakçı, Sezgin Kaymaz, Emrah Serbes ve daha birçoğunu İletişim veya Tanıl Bora sayesinde tanıdık. Bu sene de hız kesmeden devam ettiler basıma. Karanlık Oda (Hakan Bıçakçı), Sinek Isırıklarının Müellifi (Barış Bıçakçı), Öfkenin Şenliği (Jaklin Çelik) ve Yolgeçen Hanı (Pınar Selek) bu sene bastıkları önemli kitaplardan birkaçı. Ayrıca Sevgi Soysal dizisine ait kitapları 2011 yılı içinde yeniden bastıklarını ekleyelim. Bunun dışında, klasiklerde de çok hareketliydiler. Beyaz Diş (Jack London), Beş Paralık Roman (Bertolt Brecht) ve özellikle başarılı oldukları Rus Klasikleri'nde yayımladıkları Yüzbaşının Kızı (Aleksandr Puşkin) ve Yamaç (Ivan Gonçarov)... Klasik alanında İletişim - belki de editörleri Orhan Pamuk olduğundan- nedense hep bir adım önde gibi geliyor.

3- Metis Yayınları: Tehdit Mektupları (Aslı Biçen), Şairin Romanı (Murathan Mungan), Son Adım (Ayhan Geçgin) ve Bazuka (Murat Uyurkulak), Metis'in "ne iyi yaptı da yayımladı"sının türkçe ayağını oluşturuyor. Zaten idefix'in listesinde, Şairin Romanı da, Son Adım da, Tehdit Mektupları da kendine üst sıralarda yer bulmuş. Tez zamanda, Tehdit Mektupları (farklı kurgusuyla anılıyor) ve Son Adım'a dalmak lazım. Türkçe dışında, Temize Havale (Juli Zeh), Mobius Dick (Andrew Crumey) gibi yabancı romanlar bir çırpıda göze batanlar. Kısacası, Metis özellikle türkçe alanında rakiplerinden bir adım daha öne çıkmış 2011 senesi içerisinde.

2- Ayrıntı Yayınları: Roman ve öykü eksenli bir sıralama olacağından, mümkün olduğunca inceleme üst başlığı altındaki kitapları es geçmeye çalıştım. Lakin kimi sıra dışı çalışmalara da elimden geldiğince değinmek istiyorum. Bu girizgah Ayrıntı'nın "ağır kitaplar" dışında da çok iyi işler yaptığını belirtmek içindi. Akhisar Düşerken (Mahmut Şenol), Arıza Babaların Çatlak Kızları (Ayten Kaya Görgün), Bir Zamanlar Bakırköy (Tahir Musa Ceylan), Kuzeye Göç Mevsimi (Tayeb Salih) gibi ilginç kitaplar yayımladılar. Burada özellikle Akhisar Düşerken'e ayrı bir parantez açalım. Roman yine idefix'in listesinde, geçtiğimiz yılın en iyi 100 romanı arasında gösteriliyor. Buna rağmen Yeraltı Edebiyatı kısmında aynı hareketliliği göremedim. Gözümden kaçan önemli bir roman olmuşsa affola. Bunun dışında roman dışı övgü hakkımı Tanrısız Ahlak (Walter Sinnot Armstrong) adlı eser için kullanıyorum.

1- Sel Yayıncılık: Şüphesiz, geride bıraktığımız senenin en verimli yayınevi Sel Yayıncılık idi. Özellikle yılın ikinci yarısından itibaren çok önemli kitaplar yayımladılar. Çok fazla yeni eser bastılar. Üstelik yenilerin hepsi çok önemliydi. Kısacası bastığı her kitap yerini buldu denilebilir. Türkçe alanında bir çırpıda, Karahindiba (Sinan Sülün) ve Jar (Kemal Varol) aklıma gelenler. İkisinin ortak özelliği, yazarlarının ilk kitapları olmaları. Sel'e yeni yazarları açığa çıkarma hususundaki hassasiyetleri için teşekkür etmek gerekir. Yine türkçe romanda, Selçuk Altun'un Bizans Sultanı adlı romanı basılır basılmaz çok önemli övgülere mazhar oldu. Ayrıca, İntihar Dükkanı (Jean Teule), Benim Eğitimim / Bir Rüyalar Kitabı (William Burroughs) ve yine William Burroughs'a ait Nova Ekspresi gibi kitaplarla yabancı dilde romanlarda da iyi işler yaptılar. Dahası, yılın sonuna doğru Orgazmın Tarihi (Robert Muchembled) gibi fevkalede değerli bir incelemeyi türkçeye kazandırdılar ki bu onları birinci yapan en önemli detaylardan biri.

16 Ara 2011

David O'Leary & Martin O'Neill

"Because of where I was brought up and the type of background in Ireland, where you were Celtic or Rangers, I was a big Celtic fan."

"But in England, when everyone was choosing their side, mine was always Sunderland. They're my old team. I supported them as a kid and Charlie Hurley was my hero."



Benim için İrlanda adasının iki parçasını David O'Leary ile Martin O'Neill temsil ediyorlar. Britanya'ya girersek, oradan çıkamayız tabii. Yukarıdan Kenny Dalglish, David Moyes ve Alex Ferguson'la başlar, Alan Pardew ve Ian Holloway gibi isimlerle devam eder "güzel" menajerler. Muhakkak izlemediğim, ismini unuttuklarım vardır ya, bir çırpıda aklıma gelenler bunlar. İlle de güzelliği aç denirse, her biri nev-i şahsına münhasırdır, der geçerim. Lakin kimilerine yetmez; çünkü sevgini açıklayamayınca (o nasıl olacaksa) iflah olmaz bir romantik oluyorsun. O etiket üstümüze yapışalı çok oldu, dolayısıyla önemsemenin pek manası yok.


Neyse, David O'Leary diyorduk...En son Jaja'nın da formasını giydiği Al-Ahli'de görüldü. Aston Villa'daki görevini Martin O'Neill'e bıraktıktan sonra Premier Lig'e uğramadı. 2006'dan, Al-Ahli'nin başına geçtiği 2010'a kadar geçen sürede hiçbir şey yok kariyerinde. Bu biraz olsun düşündürücü. Belli ki bir süre kendini "nadasa bırakmış", ardından bilmediği bir maceraya girmiş, sonuç alışıldığı üzere hüsran olmuş. Dileyelim, çok geçmeden bir Premier Lig takımı yönetme şansına kavuşsun, bugünlerden bakıldığında rüya gibi hatırlanan Leeds'e benzer bir takım daha yaratsın.


Martin O'Neill ise O'Leary'nin aksine yüzünü hiç özletmedi. Ama eskitmedi de. Hep doğru işler yaptı. Şimdilerde, çocukluğundan beri desteklediği Sunderland'i yönetiyor. Henüz 1 maça çıktı takımıyla ve serüveninin hiç de sıradan olmayacağı daha ilk maçtan belli oldu. Blackburn'e karşı uzun süre 0-1 yenik götürdüğü karşılaşmayı son 10 dakikada gelen gollerle 2-1 kazanmasını bildi ve taraftarlara heyecanlı bir merhaba demiş oldu. Gözlüklü, eşofmanlı, tutkulu bir adam... Ha bu arada, işi bu kez hiç kolay değil, Sunderland düşme hattının hemen yukarısında ve şimdiye kadar yalnızca 3 galibiyet alabildi. Yine de kadrosunun ortalamanın biraz üstünde olduğunu belirtelim. Çocukken desteklenen takıma teknik direktör olarak "dönmenin" güzelliğini Mustafa Denizli'nin gözlerinden okumuştuk. Üstelik, ne O'Neill ne de Denizli, futbolculuk dönemlerinde destekledikleri bu takımlarda görev alamadılar. Bu muhakkak ki, O'Neill'i daha fazla kamçılayacaktır. Pazar günü, Tottenham deplasmanıyla işe başlasa hiç fena olmaz hakikaten.

6 Ara 2011

Sarı Fare


Yukarıdaki başlık akıllara bir an için Torres'i getirebilir ama ben onu uzun süredir Lucas için kullanıyorum. Sissoko, Xabi, Mascherano derken 2009-2010 sezonundan itibaren formayı sırtından çıkaarmadı. Önce Rafa, şimdi Dalglish. İkisi de ısrar ettiler onda. Sonuç ortada. İki senedir Liverpool orta sahasının her şeyi, futbol içi tabirle "takımın kalbi".

Topla olan hasbihali zaten çok ileri boyutlarda, bunu amcası Leivinha'nın mirasına bağlayalım. Lakin, defansif anlamda gösterdiği gelişim hakettiği ilgiyi görmedi futbol severler tarafından, o da ilginç. İsmi ve cisminin, oynadığı topun gösterişten uzak, daha işlevsel olmasına bağlıyorum. Başka neye bağlayabilirim ki? Yoksa, bu adam, bugün en üst düzey orta alan topçularından ikisi olan Fabregas'ı da, Yaya Toure'yi de tek kelimeyle bitiren adam. Övgü değil de, hakkı dahi verilmiyor kimi zaman.

Ez cümle, oyun bilgisi, top tekniği, pas isabet oranı üst düzey; pozisyon bilgisi ve top kapma yeteneği ise giderek gelişmekte olan güzide bir oyuncumuzdur Lucas Leiva.

not: Lukız da tıpkı Dunga, Elano, Fabio Aurelio ve daha nice Brezilyalı gibi İtalyan kökenliymiş.

30 Eki 2011

EPL 10. Hafta West Bromwich Albion: 0 Liverpool: 2


Bugün, en azından benim için, en verimli, kapasitesi en yüksek Liverpool merkezde Lucas-Adam-Gerrard üçlüsünün yer aldığı, ileri üçlüde ise uzak forvetlerle hücum bölgesinde asimetrinin ve akışkanlığın hakim olduğu bir yapıda ortaya çıkıyor. Carroll'ı tercih etmememin temel sebebi de bu. Aslında benim bu yazdıklarım Kenny'nin geldiği günden beri yaptıklarından farklı bir şey değil. İlk günden beri yerleştirmeye çalıştığı felsefenin pasa ve harekete dayalı atak bir futbol anlayışı olduğu bir çok yerde yazıldı. Yani, Kenny zaman zaman -bence en uygun olan- 4-3-3'ü terk ederek 4-4-2'ye dönse de -ki bu tercih değişikliğini nispeten zayıf rakiplere karşı daha sık uyguladığını biliyoruz- diziliş farklılıkları oyun felsefesine dair ciddi bir değişimi içinde barındırmıyor. Oynanan oyunun sene başından beri az çok aynı kalıplarda olduğunu söyleyebiliriz - Tottenham maçı bana kalırsa sezonun sonuna kadar bir daha yaşanmayacak bir hezimet olarak ayrı tutulmalı-. O zaman, sistem ve dizilişlerin çeşitli oyun anlayışlarına yönelik belirli kısıtlamalar veya imkanlar içerdiği gerçeğini de unutmadan, Kenny'nin Liverpool'unun ilk günkü planlarına sadakatle bağlı kaldığını söyleyebiliriz.

Bu uzun girizgah biraz da Carroll'ın saha içi varlığına ve 4-4-2'nin geçici bir durak olduğuna dair iyimser bir açıklama yapmak niyetiyle yazıldı. Evet, takımda ciddi bir sıkıntı yok, acil çözüm gerektiren problemler vs. yok. Lakin, çok ciddi bir ışık da yok. Geçtiğimiz sezonun sonlarında yakalanan renkli futbola bu sezon hiç bir maçta ulaşılamadı. Bu şart değil elbette ama ileriye yönelik beklentileri renkli ve tempolu bir futbol her zaman canlı tutabilir. Burada daha önce sürekli takımın daha iyiye gideceğini yazdım, mevcut oyun anlayışı ve mavcut çabalar bunu doğrular nitelikte. Takımdaki herkes iyi niyetle çalışıyor ve morallerin bozulması için hiç bir gerekçe yok henüz. Öyleyse, esas sorunun "iyi"nin kendisine dair bir sorun olduğunu söyleyebiliriz.

Birbirine tezat olarak görülebilecek bu iki bölüm aslında Liverpool'un ne kadar iyi olmayı hedeflediği sorusu cevaplandığında anlamını bulabilir. Mesele Liverpool'un toparlanması ise sanırım bu mesele çözülmek üzere. Lakin mesele daha iyiye ulaşmak ise en azından bir sezon daha beklemek gerekecektir diye düşünüyorum.

Tüm bunların dışında, hiç bir problem yaşamadan geçilen maça dair notlara dönecek olursak:

* Savunmada yine sıfır hatayla onadı Liverpool. Geçen hafta Reina'nın yaptığı fahiş hatayı saymazsak, savunma uzun süredir hatasız oynuyor. Bu Liverpool adına en önemli artı. Üstelik savunmanın esas parçası Carragher yokken böyle bir performansa ulaşılması çok daha önemliydi.

* Adam Liverpool'un gelecek senelerdeki en önemli parçası olabilir. Yeteneği ve takıma kattıkları tartışılmaz. Kimi zaman gereksiz sertlikte müdahaleler yapsa da hırsını kontrol edebildiği zaman hem hücum hem savunma anlamında takımın gizli yıldızı olabilme potansiyeline sahip gözüküyor.

* Yeni transferler hakkında her hafta olumlu sözler ediyorum ama Doning ve Henderson'ın isteneni veremediği açık. Özellikle Downing takımda ritmini bulamayan belki de tek oyuncu. Toplu hücum organizasyonlarında yer al(a)mıyor, takımdan daha ayrık bir görüntü veriyor.

* Carroll'ın golü ve Suarez'e yarattığı boşluklar sevindirici ama Carroll'ın varlığı tüm bunlardan daha fazlasını konuşmamızı zorunlu kılıyor.

* Lucas'ın kazandığı olgunluk takım adına çok önemli. Xabi Alonso'ya hasret kalan bendeniz ilk kez onu aramama noktasına geldim sanırım.

* Gerrard maç öncesi yapılan anrenmanda sakatlanıp ilk 11'de çıkma şansını yitirmişti. Yukarıda bahsettiğim gibi , Lucas-Adam-Gerrard üçlüsü ideal üçlüyü anlatıyor şu an için. Gerrard ne kadar erken dönerse takım o kadar çabuk yükselir.

* Son sözü Kenny'e ufak bir eleştiri ile yapalım. Mevcut yedek kulübesi kesinlikle yetersiz ama buna rağmen kulübeyi görmezden gelmekten vazgeçmeli ve yedekleri oyuna daha çok dahil etmeli.

22 Eki 2011

EPL 9. Hafta Liverpool: 1 Norwich City: 1



Norwich'in bu sene gösterdiği direnç takdire şayan. Kalede Ruddy, Tottenham'dan tanıdığımız Naughton, meziyetli Pilkington ve uzun yıllar alt liglerin yıldızı olmuş Holt, Norwich'in ligde kalma hayalleri kurmasına yardımcı olan oyuncu ekibini oluşturuyorlar. Hayal dedik ama, şu an lig tablosundaki yerine baktığımızda Norwich'in ligde kalacağını varsaymak hiç de abartılı bir eylem olmayacaktır. Deplasmanda puan alabilen, çok gol atamasa da çok gol yemeyen, sıkı bir takım olmuş Kanaryalar.

Liverpool'a geldiğimizde, ilk 4'e uzanan bir patika yaratabilmesi açısından önemli bir maçtı. Lakin hataların ve beceriksizliklerin damga vurduğu bir maç oldu. Her zamanki gibi uzatmadan maçın notlarına geçelim.

* Geçen haftadan farklı olarak maça klasik 4-4-2 formasyonuyla başladı Liverpool. Yine Carroll yedekteydi, Kuyt Suarez'in yanında forveti ikiliyordu. Sanırım ilk kez, Bellamy ilk 11'de başlamıştı. Bir de Glen Johnson, Kelly'nin yerini almış, bu sezon ilk kez forma giyiyordu.

* İlk haftadan beri Liverpool adına artıları konuşurken hem bireysel hem de takım savunması anlamında ciddi bir düzeyin yakalandığından söz ediyorduk. Bugün de, ilk yarı hiç pozisyon vermeden oynamayı başarmış olsa da, ikinci yarı önce basit bir hata yaptı ardından çoğunluğu yorgunluktan kaynaklanan bir çok pozisyon verdi.

* Lucas'ın yokluğu bu maç için belirleyiciydi. Onu ikame edecek defansif görevli bir orta alan oyuncusuyla çıkmak yerine, aynı hizada yer tutan Gerrard ve Adam ikilisine yer verdi orta sahada Kenny. İkili pas trafiğinde başarılı olsalar da 90 dakikalık tempoyu kaldırmakta zorlandılar. Özellikle Gerrard oyunun son bölümlerine doğru, insiyatif almasını beklediğim halde oyundan düştü.

* Görmezden gelinmemesi gereken bir gerçek var: Downing ve Henderson hala beklenen düzeyde değiller. İkisi için de bir yükseliş söz konusu tabii ama bundan daha fazlasını beklemek hakkımız sanırım. Derhal oyuna ağırlıklarını koymaları gerekiyor.

* Carroll'sız daha akışkan, savunmayı daha çok zorlayan bir hücum hattı oluşturulabilir dedik ancak bugün ileri uçta Suarez'i asiste etme görevini üstlenen Kuyt ne yazık ki sınıfta kaldı.

* Konu Carroll'a gelince, son dakikadaki kafa vuruşu gol olsaydı da ona bakışım değişmeyecekti ancak çok iyi bir gol atmış olacaktı tabii ki. Boyuna uygun olmayan bir toptu. Buna rağmen iyi pozisyon aldı ve iyi vurdu. Buna benzer olumlu işler yapacaktır, yapsın zaten.

* Enrique ve Suarez şimdilik takımın en iyileri. Hep böyle devam etsinler.

15 Eki 2011

EPL 8. Hafta Liverpool: 1 Manchester United: 1


Anfield'daki son üç maçı kazanmıştık Manu'ya karşı. Dördünce galibiyete de yaklaştık ama başaramadık. Maç öncesi düşüncem, King Kenny'nin Carroll'lı kadro ile sahaya çıkacağı yönündeydi. Klasik 4-4-2 bekliyordum yani. Lakin maçın anahtarı orta sahayı kalabalık tutan takımın elinde olacaktı, ki çoğu büyük maç için bu genel geçer bir kuraldır. King'in de aklı bizimkiyle aynı çalışmış ki saya 5'li bir orta saha ile çıkmıştı. Downing-Lucas-Adam-Gerrard-Kuyt gereken dinamizmi ve üretkenliği gösterebilecek kapasitedeydiler. Fakat Gerrard ve zaman zaman Kuyt dışında orta alanda pek bir varlık gösteremedik. Neyse, derdimizi her zamanki gibi kısa kısa notlarla anlatmaya çalışalım.

* Maça kötü başladık. Uzun bir süre de öyle gitti zaten. Pas hataları, topla çıkarken yapılan hatalar, oyuna Manu'nun gerisinde başlamamıza sebep oldu. Yine de çok önemli bir pozisyon vermedik, yaklaşık 25. dakikadan sonra da oyuna ortak olmaya, rakip kaleye gitmeye başladık.

* Orta sahadaki üstünlüğümüz (sayısal üstünlükten bahsediyorum) Ferguson'ın da orta alanda 5 oyuncu görevlendirmesi ile işe yaramaz hale geldi. Üstelik Ferguson, Anderson, Nani, Valencia gibi isimleri yedek oturtup, stoper meziyetleri ile bilinen Jones, Fletcher ve Park'ı orta alana yerleştirince Liverpool'u oynatmamaya kurulu bir düzenle sahaya çıkmış oluyordu. Şüphesiz bu oyuncu tercihleri daha rahat hücum etmemizi engelledi.

* Yediğimiz saçma gole rağmen, savunma hala iyi görünümde. Neredeyse sıfır hata. Skrtel'a dair endişelerim en azından bu maçlık yersiz çıktı. Gayet iyiydi bugün Slovak. Kelly ise bir başka parlayan isimdi. Çoğu pozisyonda Giggs ile bire bir oynamasına rağmen ezilmedi, bilakis çoğu zaman başarılı çıktı mücadelelerden. Kelly Liverpool için önemli bir kazanç olabilir.

* Smalling sağ bek oynamaya alıştı tabii ama ben yine de Downing ve Enrique'nin daha fazla zorlamasını beklerdim o koridoru. Bu anlamda, Downing de Enrique de beklentilerimin altında kaldı diyebilirim.

* Gerrard'ın dönüşüyle her şey daha güzel olacak diyordum Gerrard da bu sözümü doğrularcasına oynamaya başladı ilk 90 dakikasından itibaren. Lucas ve Adam'ın ikilisiyle merkezde oynamaya alıştıkça daha da artacaktır katkısı. Akıl dolu frikik golüne ise ancak şapka çıkarılır.

* Lucas önümüzdeki maç cezalı duruma düştü. Bu tehlikenin altını geçen hafta çizmiştim. Lucas'ı ikame edebilecek biri daha yok kadroda. Bu maç, Lucas çıkınca Gerrard biraz daha geriye çekildi ama biliyoruz ki Gerrard o bölgede oynamayalı yıllar oldu. Bir sonraki maç (sanırım Norwich) bakalım nasıl bir yerleşim ve oyuncu tercihinde bulunacak Kenny. Benim önerim Adam'ın bir adım geride olduğu Henderson-Gerrard üçlüsü. Zira Henderson yedekten soyunduğu maçlarda önemli katkılar vermeye başladı.

* Son söz Luis Suarez için. Hala aynı hırs ve tempoyla oynamaya devam ediyor. Bu performansını bütün sezona yayacağından hiç şüphem yok. Bugün Ferdinand karşısında ilk yarım saat zorlansa da altından kalkmasını bildi ve takımı bir çok pozisyona soktu.

Evimizde 3 maçtır yendiğimiz ezeli rakibi 4. kez yenememek üzüntü verici tabii ama henüz takım olma yoluna girmiş bir takım için Manchester United'ı elinden kaçırmış olmak da umut verici.

5 Eki 2011

Paco Ignacio Taibo II - Havada Bulut



"Kendimiz için üzülmek zaten bizde aile geleneği."



Önce şuraya, güzel bir yazıya paslayalım sizi. Doğrudan Huzursuz Ölüler ile ilgili olsa da, Taibo ve romanları hakkında kısa da olsa önemli bilgiler edinilebilir.

Şimdiki kitabımızda ise demokratik dedektif Hector Belascoaran meğer ölmüş de dirilmiş, Havada Bulut'ta yeni bir maceraya atılırken çıkıyor karşımıza.

Paco Ignacio'yu Nam-ı Diğer Che'den biliyordum yalnız. O da bir vitrin mesafesinden. Açıp bakmışlığım yoktur. Sonraları, outlawish'in tavsiyesiyle, geç de olsa bir kaç romanını edinebildim. Sırada, Huzursuz Ölüler var ki hikayenin aslını yukarıdaki linke bakarak ya da biraz araştırarak bulabilirsiniz. Kısaca, Zapatistaların lideri Subcomandante Marcos'tan gelen bir teklif ile ikilinin pek tabii yine bir siyasi polisiyede bir araya gelişi... Yani, Demokratik dedektif Hector Belascoaran ile bizzat Subcomandante Marcos tarafından yaratılan Elias Contreras'ın hikayesi.

Havada Bulut, Hector'un kız kardeşi tarafından Mexico City'de içine çekildiği bir başka bir macera. Taibo kendini de katmış romana, bunu hep yapıyor mu okudukça öğreneceğim. 68'in Taibo için ayrı bir önemi olduğu belli. Tüm karakterlerin yolu 68'in politik atmosferinden geçiyor bir şekilde. Ve Taibo polisiye yazsa da, karanlık adamlarla mücadele etse de, suçluyu en başından beri biliyor. Kahramanı Hector'un içine kapanıklığı, kimi zaman hüznü de bu yüzden. Olanlardan bir bütün olarak sistemin sorumlu olduğunu bilip de bir şey yapamamanın çaresizliği.

2 Eki 2011

EPL 7. Hafta Everton:0 Liverpool: 2


Tottenham mağlubiyetinin ardından şikayetler iki noktada toplanıyordu Kenny Dalglish adına; birincisi rotasyona daha sık başvurması yönündeki eleştiriler iken, ikincisi King Kenny'nin Carroll ısrarını gözden geçirmesi gerektiğine dair itirazlar idi. Şahsen iki görüşü de paylaşıyorum. Bugün gelinen noktada, King rotasyona mecburiyetten de olsa başvuruyor gibi gözüküyor. Ancak Carroll ısrarında bir değişme yok, üstelik Carroll'un attığı gol ısrarını haklı gösterebilecek nitelikte. Tüm bunların yanında, bir an için King Kenny'nin yerine kendimizi koyduğumuzda, onun işinin hiç de kolay olmadığını anlayabiliriz. Çünkü neresinden bakarsanız bakın, elinizde 40 milyon poundluk bir adam var. Yedek kalması tüm bu paranın karşılığının alınamaması demek. Fakat ben yine de Carroll'a karşı pozisyon alıyorum, çünkü oyun tarzı, oyun anlayışı bana göre hızlı hücum yapısını benimseye çalışan takımlar için uygun değil.

Sözü fazla uzatmadan, olumlu-olumsuz işlere değinelim kısa kısa:

* King takımın başına geldiğinden beri çok önemli işler yapıyor. Bu işlerin başında, Cole, Jovanovic, Poulsen, Konchesky gibi yararsız oyuncuların üstüne çizik atmak geliyor. Böylelikle takım kadrosundaki şişkinliği ortadan kaldırdı ve maksimum verim alabileceği 18-19 kişilik bir ekip kurdu. Kadroda şu an itibariyle 25 oyuncu gözükse de fazla süre alamayacaklarını düşündüğümüz 2 kaleci (Doni, Jones) ve Flanagan, Robinson ve Wilson gibi gençleri çıkardığımızda ortaya 20 kişilik bir ekip çıkıyor. Bunu faydalı olarak görüyorum, belli süreler vermek durumunda olduğun 25 kişilik bir kadrodansa herkesin en kötü 2-3 maçta bir oynayabileceği 19-20 kişilk bir kadro daha mantıklı gözüküyor.

* Kadro verimli ama dar olunca rotasyona gidilmediği takdirde oyunculardan alınan verim düşebiliyor tabii. Bunun en önemli örneği Henderson'dı. İlk maçtan beri ilk 11 oynayan Henderson nihayet Gerrard'ın da katılımıyla yedek kulübesinde oturmaya başladı. Önümüzdeki dönemde King Kenny, Gerrard tam anlamıyla iyileşene kadar Henderson, Gerrard, Kuyt, Bellamy ve hatta Maxi'yi değişmeli olarak kullanmak zorunda. Sanırım o da bunun farkında. Everton maçında Henderson'ı yedek başlatması ve ardından Gerrard ile birlikte oyuna alması bunu anladığını ortaya koyuyor.

* Sahanın içindekilere gelirsek, oyunun tamamına yakını Liverpool hakimiyeti ile geçti diyebiliriz. Ancak bunda Everton'ın erkenden tatmin edici olmayan bir kararla 10 kişi kalması da etkiliydi. Yine de penaltı kaçırmasına rağmen oyundan kopmayan, hücum yapmakta ısrar eden bir takım izlemek güzeldi.

* Downing ve Adam'ın form tutmaya başladıklarını belirtmiştik. Bunlara 1-2 haftaya kadar Bellamy ve Kuyt'ın da ekleneceğini düşünüyorum. Suarez de zaten sorun yok, Carroll'ı ise ayrı bir başlıkta tartışacağız.

* Bu maçın havası sebebiyle pek ortaya çıkmasa da defansta hala sorunumuz var. Özellikle Skrtel'li maçlarda. Skrtel takımın en zayıf halkası gibi şu an. Coates'in ya da Wilson'ın üzerinde durmakta fayda var. Futbolda iyi niyet çok konuşulur. Skrtel'in de iyi niyetli olduğuna inanıyorum ama ne yazık ki kapasitesi sınırlı, düşündüklerini yapamıyor çoğu zaman. Agger gelene kadar neyse ama sonra yedeğe çekilmeli ve stoper harici hiçbir mevkiide oynatılmamalı.

* Kadrodaki şişkinliğin giderilmesinin önemli olduğunu vurgulamıştık. Fakat gözden kaçan nokta Lucas'ın alternatifsizliği. Kadroya baktığımızda, Adam ve belki Spearing harici o bölgede oynayabilecek bir oyuncu yok. Lucas'ın da fizik gücü çok üst düzey değil ama her şeye rağmen, Spearing'e nazaran çok iyi durumda. Transfer için ilk olarak Lucas'ı yedekleyecek biri alınmalı. Geride kalan 7 maçta da iyi oynadı ama senede en azından 45 maç yapacağını düşündüğümüzde o bölgeyi en azından 1 kişiyle daha paylaşması gerekiyor.

* Gelelim Carroll'a...Evet gol attı, evet her geçen hafta üstüne koyuyor ama hiçbiri onun sahip olduğu özellikleri değiştirmiyor. Açık ve hızlı oynayan, ilk dakikadan itibaren rakibe baskı kurmaya çalışan, yerden oynayan, sürekli yer değiştiren bir takımın sahip olduğu hücum anlayışı ile Carroll'ın hücum anlayışı arasında büyük farklılıklar var. Yine de, biz yanılmış olalım, King Kenny haklı çıkmış olsun da Carroll alsın yürüsün.

* Gerrard dönünce her şey daha bir başka oldu sanki. Galibiyet sonrası edilmiş bir laf olarak alınmasın ama: Güzel günler yakında...

28 Eyl 2011

David Dunn


Abartmıyorum, Friedel da gittikten sonra şu takımın tek sempatik yüzü kaldı. O da Dunn. Zorlasak zorlasak bir de Givet çıkar. Onu da Salgado götürür zaten. Salgado deyince, Bale'e karşı falan top oynuyor adam, bu işe birilerinin müdahale etmesi gerekir. Salgado kimdir, necidir? Nasıl olur da hala top oynar? Madrid'in eski başkanlarından Lorenzo Sanz'ın damadıymış sanırım. Hadi Madrid'de torpille oynadı diyelim. 75 doğumlu bir gişe görevlisinin (rakibe göre sol kanat otoyolu görevlisi) temposuyla meşhur Premier League'de oynayabilmesi nasıl mümkün oluyor. Hayır torpil desen değil, belli. Başka bir kuvvet olmalı.

Neyse konuyu dağıtmayalım, Dunn'a dönelim. 1998'den beri Blackburn'de. Arada bir İskoçya (Hearts) ve Birmingham yapıp gelmiş. 2006-2007'den itibaren yeniden eski formasını giymiş. Abartısızdır. Koşar, işini yapar. Mücadeleden yılmaz. En çok parladığı sezon 2000-2001 sezonuydu sanırım, zamanın Goal Dergisi posterini vermişti. Belki de aynı dönem Tugay ve "Küçük" Hakan da Blackburn forması giydiği içindir kim bilir. Neyse, Dalglish dönemi sonrası Blackburn'ünün en sempatik figürlerinden birisidir Dunn, Tugay'ı saymazsak. Saygı duyulması gereken futbolcudur. British ekolü orta saha oyuncularının güçlü bir temsilcisidir.

24 Eyl 2011

EPL 6. Hafta Liverpool: 2 Wolves: 1


Geçen hafta Tottenham karşısında alınan ağır mağlubiyet bir takım sonuçlar çıkarılması açısından önemliydi. Kenny Dalglish umarım gerken sonuçları çıkarmıştır. Lakin biz şimdilik pek göremiyoruz, ki kendisi de haklı çıkabilir. Nitekim, Carroll-Suarez ikilisi ilk kez bu kadar uyumlu idiler. Anlaşılan, bu ikilide ısrar edecek Dalglish. Umarım, Carroll'ın artan uyumu takım açısından olumlu sonuçlar doğurur. Ben de Carrol hakkında söylediklerimi yutarım.

Maça dair gözlemlere gelirsek:

* Oyuna kontrolü ele alarak başladık. Çok geçmeden Adam'ın golü geldi. Top rakibe çarpıp girmiş olsa bile öncesindeki hareket Adam'ın klasını gösterir cinstendi. Çok güzel çekti ve vurdu. Dileriz her maç bu disiplinle oynasın. Zira Tottenham maçında erken demoralize olup gereksiz bir kırmızı kartla takımın erkenden çözülmesine ön ayak olmuştu.

* Orta alandaki yenilere bakacak olursak, en zayıf halka olarak Henderson göze çarpıyor. İlk maçtan itibaren üçü hakkında da olumlu şeyler yazıyorum. Hala umutluyum üçünden de. Adam ve Downing ritm tuttular denilebilir. Sırada Henderson var artık. Onu takıma kazandırmanın çeşitli yolları olabilir. Belki zaman zaman dinlendirilebilir hatta. Ama muhakkak faydasını arttıracak bir yol bulunmalı.

* Downing çok iyi çalıştı. Gol üretememesi ya da assist yapamaması büyük şanssızlıktı. Sol kanadın vazgeçilmezi oldu-olacak. Yapacaklarını merakla bekliyoruz.

* Suarez hakkında yazılacak fazla bir şey yok. Her hafta üstüne koyuyor. Ancak hırsını törpülemeyi öğrenebilmesi lazım. Biliyorum, kendine kızıyor ama bitime 10 dakika kala yerini Gerrard'a bırakıyorsun... Reaksiyon göstermemesi gerekirdi. Onun dışında süperdi. Tekrar kutluyoruz.

* Takım savunması geçen haftaya kadar pekiyiydi. Kelly'nin sakatlığı savunma yerleşimini bozmuştu. Skrtel önceleri sağ bekliği kotarsa da Tottenham karşısında çuvallamıştı. Kenny'nin bu maça dair en güzel hareketi Skrtel'e tekrar güvenmeyerek sağ beke Kelly'i koymuş olmasıydı. Kelly de sakatlıktan yeni çıktığı için fazla varlık gösteremedi. Yine de bariz bir hata yapmadı.

* Carroll'a çok küfür ettik ama toparlanmış gözüküyor. Son dakikadaki anlamsız hareketlerini saymazsak. En azından bir kaç pozisyonda Suarez'e duvar oldu ki ondan beklenen bundan fazlası değil (o astronomik parayı düşünmezsek).

* Meireles'i kaybedince yedek kulübesi epey güç kaybetti aslında. Şimdi o bölgede Gerrard'ı saymazsak, Spearing ve Maxi Rodrigez var ilk olarak. İkisi de yeterli değil. Bu açıdan, Gerrard'ın yeniden merkezde yer alması önemli. Böylece, Henderson ve Adam'dan biri de dinlenebilecektir.

* Geçen haftaki temennimizi yineleyelim. Hücumdaki direncin ve çeşitliliğin artması adına Kuyt ve Bellamy daha fazla süre almalı.




Not: Kuyt'ın yerine Carroll 11'de başladı.

20 Eyl 2011

Yann Martel - Beatrice & Virgil


“Kızınız öldü ölecek. Eğer kafasına basarsanız, biraz yükselip hava alabileceğiniz bir konuma gelebilirsiniz. Kızınızın kafasına basar mısınız?”

Yann Martel’i Pi’nin Yaşamı (Life of Pi) adlı eseriyle tanıdım. O roman sanırım 2002 Man Booker ödülünü kazanmıştı. Kurgu konusunda başarılı bir yazar Martel. Özel bir tarz olarak hemen her romanını hayvanlar üstüne kuruyor. Pi’nin Yaşamı’nda da, Beatrice & Virgil’de de hayvanları anlatırken verdiği ansiklopedik kıvamdaki bilgiler veya fiziksel özelliklerini vurgularken kullandığı tasvirler çok ilgi çekici. Sırf bu yüzden okunabilir Martel.

Beatrice & Virgil’e dönersek, kitap tüm dünyada 2010’un Nisan’ında çıkmış. Türkiye’ye 2011 yılında İnkılap Yayınevi’nin yan kuruluşu konumundaki Sayfa6 tarafından basılmış. Pi’nin Yaşamı’ı da İnkılap tarafından basılmıştı. Bundan sonraki Yann Martel romanlarını da muhakkak İnkılap-Sayfa6 işbirliği ile okuyacağız demektir.

Beatrice & Virgil aslında çok bildik bir konuyu anlatıyor. Holokost. Yani Yahudi Soykırımı. Ama kitapta Yahudi yok, Nazi yok. Bir tarafı kurmaca bir tarafı deneme olan ancak omurgası Holokost üzerine kurulu bir ikiz kitap projesi başarısızlığa uğramış olan bir yazar ve bir tahnit ustası var. Tahnit eski bir kelime. Genel anlamda ölüyü sergilemek üzere mumyalamak gibi br işi anlatıyor. Buradaki tahnit ustası çeşit çeşit hayvanın içini doldurmakla meşhur. Henüz başarısızlığa uğramış yazar Henry’e yazdığı oyundan parçaları gönderip Henry’i gizemine çekmeye başlıyor. Tahnitçinin oyununda bir maymun(Virgil) ve bir eşek(Beatrice) var. Henry okuduğu ilk andan itibaren Beatrice ve Virgil’e kendini kaptırıyor ya, yine de son ana kadar onların imlediği şeyi göremiyor.

Holokosta, Dante’nin “İlahi Komedya”sı, Orwell’in “Hayvan Çiftliği” ve Flaubert’in “Konuksever Aziz Julian Söylencesi” gibi eserleri referans alarak bakan ilginç bir roman. Çok başarılı değil ama çok ilginç.

18 Eyl 2011

EPL 5. Hafta Tottenham Hotspur:4 Liverpool:0


Maça dair yazılabilecek fazla bir şey yok. Liverpool muhtemelen sezonun en kötü maçını oynadı. Üstelik, sakatlıklar ve kartlar da cabası oldu. King Kenny belki de ilk kez üzdü bizleri. Kredisi sonsuzdur ama maçı okuyamaması çok vahim oldu. Önümüzdeki haftadan itibaren düzelmemiz ümidiyle. Can sıkıcı maç notlarına bakalım.

* Maça çok kötü başladık. Zaten 10 dakika dayanamadan golü yedik. Modric'in şutu çok ekstraydı kabul ama -Agger'in pozisyon içinde sakatlanmasıyla birlikte - takım savunmasının gol pozisyonunu takibi yanlıştı. Tottenham'ın pres futbolunun yarattığı şaşkınlıktan dolayı diyelim, yerleşimde, topla oynamada sıkıntı çekti Liverpool.

* Skrtel iki hafta önce iyi iş çıkarmıştı sağ bekte Bolton'a karşı. Lakin karşısında Bale gibi bir açık oyuncusu bulunca resmen çuvalladı. Öyle ki Bale karşı yüzünü bile dönemedi. Savunmada yaşadığı sıkıntı hücuma çıkarken korkmasına yol açtı. Sağ kanatta çok eksik kaldık.

* Agger sakatlanıp Adam kırmızı karttan atılınca yukarıdakilerin hiçbir anlamı kalmadı zaten. Oyun bambaşka bir hale büründü. Liverpool zaten planlı programlı bir oyun oynayamıyordu. 10 kişi kaldıktan sonra tamamen silindi sahadan. Adam'ın ardından Carroll sol kanada geldi ve o dakikadan sonra ne yaptığını anlayamadım. Carroll'ın takım içindeki etkinliğini azaltmak her iki tarafın da hayrına olur diye düşünüyorum. Daha fazla zorlamanın anlamı yok.

* İkinci yarıya bir şeyler değişir umuduyla başladım ama nafile. Oyuncu değişikliği yapmayan King Kenny bu tavrıyla oyunu okuyamadığını ilan ediyordu adeta. Çok geçmeden Skrtel de kırmızıdan atıldı, hemen ardından Defoe'nin golü geldi.

* Takım oyundan kopmuş ve hala oyuncu değişiklikleri gelmemişken Adebayor'un golü geldi ve maç 20 dakika önceden neticelendi aslında. Son dakikada Adebayor bir daha attı sadece.

* Artık yeter: Carroll gitsin, Bellamy ve Kuyt reyizler yerlerini alsınlar.

12 Eyl 2011

İ.B.B - Galatasaray: 2 - 0



İlk 20 dakika ortaya iyi bir şeyler koymuş olmalı Galatasaray. İzleyen herkes öyle söylüyor. Oysa ben ilk 20 dakika kaos içinde -henüz maç başında, kaosun hakim hava olması ayrı bir soru işareti olarak bir kenarda dursun- karşı kaleye hücum etmeye çalışan, anlaşıldığı kadarıyla 4-3-3 oynayan ama kaosun yarattığı dağınıklıkta görev bölgelerinin hızla birbirine girdiği ve karıştığı bir takım izlediğimi sanıyorum. Ne yazık ki Fatih Terim hakkındaki en büyük klişe hala doğruluğunu korumaktadır. Terim'in tez canlılığı ve futbolcularına aşılamak istediği kazanma arzusu futbolcuları garip, anlamsız hareketlere itebiliyor. Bunun sahadaki yansıması ise kaos oluyor. Yani, orta sahada doğru düzgün bir pozisyon almak, alan daraltmak, markaj yapmak gibi çeşitli yerleşim biçimlerinden birini sergilemek yerine, bıraktığı alanı önemsemeden, hesapsızca koşu yapan orta saha oyuncularını gördüğümüzde, onun adı "pres futbolu" olmuyor ne yazık ki. Olsa olsa kaos oluyor. Yine de, "kaos" sözcüğü Fatih Terim'i anlatmaya çalışırken kolaya kaçmak gibi göründüğünden bundan sonra fazla kullanmamaya özen göstereceğim. Niyetim, orta sahada ortaya konulanın "pres futbolu" olmadığını açıklayabilmekti.

Orta sahada eksik olan şey takımın formasyonundan ileri geliyordu. Sabri'nin orta saha, Ujfalusi'nin sağ bek ve en önemlisi Eboue'nin sol açık oynaması... İlk 11'de 3 önemli parçanın esas mevkiisinde oynamaması çok büyük bir problem. Bunun farkında olmamak en kötüsü. Çok değil, biraz Premier League'yi takip etmiş bir insan Eboue'nin sol açık oynayamayacağını bilir. Dahası, Eboue'yi sol açıkta yeterli görebilmek için elimizdeki tek veri hız. Zaten Terim de bu veriden yola çıkarak Eboue'yi sola, Sabri'yi orta alana yerleştirmiş. Acilen görülmesi gereken: öncelikli olarak futbol aklının, yaratıcılığın gerektiği alanlarda salt hızlı, çabuk diye kimi oyuncuların tercih edilmesinin yanlışlığı. Bunun en büyük ispatı maçın içindedir. Sabri sağ bekte çok daha iyi işler yapmış, orta alanda tüm mental özürlerinden dolayı eksik kalmıştır. Eboue için söylenebilecek pek bir şey yok. Belki orta alanda kullanılabilir. Fakat esas yeri kesinlikle sağ bek. Sol açık oynatmak zorunluluk yoksa en hafif ifadeyle cahillik. Bu iki önemli yerleşim hatasının yanında Gökhan Zan-Ujfalusi ikilisini de konuşmazsak olmaz. Terim bazen o kadar şefkatli ve sabırlı ki şaşırıyorum. Gökhan Zan'a dair beslediği umuttan bahsediyorum. Başka ihtimali yok, Ujfalusi'nin stopere geçmesi lazım, Gökhan'ın kulübeye.

İkinci önemli eksiklik fiziki yetersizlikti şüphesiz. Riera bu açıdan oynatılmadı diyelim. Sercan'ı, Engin'i de bu anlamda mazur görelim. Peki ya diğerleri? O çok övündüğümüz hazırlık kampından geçmediler mi? En iyi kondisyonerlerle çalışmadılar mı? Geriye dönüşlerde yaşanan sıkıntılar, ikili mücadelelerdeki başarısızlıklar ve pozisyonun devamını getirmedeki zorluklar. Bunların hepsi neden kaynaklanıyor? Florya'yı bilmediğimden, bu konuda yorum yapamıyorum. Ama fizik olarak yetersiz durumdayız, bu açık.

İ.B.B maçı açısından belirleyici olarak gördüğüm üçüncü ve son problem ise yaratıcı oyuncu eksikliği. Melo'nun çıkışlarını saymazsak, takımdaki tek yaratıcı oyuncunun Selçuk olduğunu görüyoruz. Kazım bu anlamda hiçbir zaman yeterli olamadı zaten. Bu yüzden Riera'ya ve Elmander'in katkılarına muhtacız şimdilik. Engin'in de yetenekli ve yaratıcı olduğu muhakkak ama bunu sahaya ne ölçüde yansıabileceği konusunda kimsenin bir fikri yok. Sercan hakkında ise olumlu konuşamayacağım. Skorer değil, yaratıcı değil, çalışkan değil. İyi ilerler, çalım atar, ceza sahası içinde etkindir, hepsi bu. Genelde, Sercan'ın klas hareketlerinden sonra ortaya somut bir pozisyon çıkmaz. Dolayısıyla, elimizdeki yaratıcı oyuncu sayısı 2,5'ken (Selçuk, Riera, Elmander + Engin) onca transferin manasını sormak en büyük hakkımız diye düşünüyorum. Yaratıcı oyuncu sıkıntısı söz konusu olunca Culio'yu da anmadan geçemiyoruz ne yazık ki. Ordu'da iyi şeyler yapacağından eminim.




not: fotoğraf ntvspor.net'ten alınmıştır.

9 Eyl 2011

Barış Bıçakçı - Baharda Yine Geliriz



"İnsan güzel bir kitap okuduğu yerden nasıl ayrılabilir?"


Barış Bıçakçı sayfalar dolusu tasvirlerle anlatılabilecek bir sahneyi, bir resmi, bir an'ı bir cümleyle anlatabilecek yetenekte. Abartıya hiç gerek yok. İzlediği yol, benimsediği anlatım tarzı minimalizm ya da bir başka halt. Önemli olan bunu çok çok iyi yapıyor olması. Öz çoğu zaman gereksiz süsün kurbanı olur yorucu, uzun metinlerde. Minimalizmdeki tehlike ise özün bu sefer de sadeliğe kurban gitmesi. Barış Bıçakçı bu anlamda, öze hasret bünyelere en büyük su taşıyıcı şüphesiz. Yazdıklarında sadece öz var çünkü. Bazen biraz fazla hatta. Kimi zaman genç kız yalnızlığı, başka bir çifte özenen... Kimi zamansa iş meselesi yüzünden arası bozulmuş arkadaşların soğumuş öfkesi. Bunlar, bir hayata atılmış bir kaç dakikalık bakıştan fazlası değil. O an ne oluyorsa onu görüyor ve yazıyor Barış Bıçakçı. Ötesi zarar sanki onun için.

'Baharda Yine Geliriz'de bir sürü hayattan üçer-beşer dakikalık kesitler var. Buna, olayların arkaplanındaki şehri daha yakından tanıyabilmemiz için belki de, "şehir rehberi" eklenmiş. Şehir rehberi sayesinde öğreniyoruz, şehrin felaket haberlerini kesip saklayanları, kokteyl ya da bedava içki düşkünü veznedarları ve şehrin tek saat kulesinin vaziyetini.

27 Ağu 2011

EPL 3. Hafta Liverpool:3 Bolton Wanderers:1


Bolton sempati duyduğum bir takım. Burnley'i zor durumda bırakıp gitmesine rağmeni Bolton'u kısa sürede üst sıralara taşımayı başaran Owen Coyle bu sempatinin başlıca nedenlerinden biri sanırım. Coyle dışında, Kevin Davies, Ivan Klasnic, Garry Cahill, Jussi Jaaskelainen gibi ismiyle, cismiyle, oynadığı topla güzel bir çok isim barındırması da Bolton'a sempati duymak için yeterli sebeplerden biri. Bu güzel isimlere ilerleyen günlerde Tuncay'ı da ekleriz umarım.

Neyse, Bolton sampatim bir yana, Liverpool bir yana...

* Bolton maçı kaybedeceğinin sinyallerini maça çıktığı kadro ile veriyordu zaten. Kulübede Mark Davies ve Darren Pratley gibi topla arası iyi, hücum oyununa yatkın oyuncular otururken, orta alanda Reo-Coker ve Muamba ikilisini tercih eden Coyle, bu tercihle orta alanı ve aslında maçın kontrolünü Liverpool'a bırakmış oldu. Reo-Coker'ı hiç beğenmiyorum. Muamba'da ondan hallice. Bolton'un en zayıf bölgesi orta alanı gerçekten.

* Henderson'un golü muhteşemdi. Hala potansiyelinin yarısında bile oynamıyor bana kalırsa. Geçen sezon oynadığı topu düşününce... Yine de gol çok önemliydi onun için. Güven problemi kalmayacak demektir. Önümüzdeki haftadan itibaren Henderson'ı izlemeye başlayabiliriz.

* İleri üçlüde Downing-Kuyt- Suarez üçlüsü mevcut koşullarda yer alabilecek en iyi hücum üçlüsüydü. King Kenny bu tercihiyle bir alkışı hak ediyor. Birlikte oynadıkça birbirlerinin dillerinden anlayacaklardır. Üçü de ilk haftaki konumlarından daha ilerdeler performans olarak. Downing her hafta üstüne koymaya devam ediyor. Liverpool'un ona, onun da Liverpool'a ihtiyacı var.

* Carroll hakkında "azalarak bitsin" yazmıştım. Belki çok iddialı bir cümle. Umarım yanılırım. Ama yedekte daha güzel olduğu kesin. Oradan katkı vermeye başlarsa ne ala. Liverpool'un bugüne kadar ortaya koyduğu futbolda eksik olan tek şey hücumdaki oyuncular arasındaki değişkenlik(maç içindeki pozisyon değşimlerinden bahsediyorum) ve hız. Carroll ne hızlı ne de gezebiliyor, pozisyon değiştirebiliyor. Sözün özü: Suarez sağlıklı olduğu müddetçe 11 başlamalı.

* Charlie Adam maçın en iyilerindendi. Duran toplardaki ustalığı herkesçe biliniyor zaten. Bugün bir kez daha gösterdi bu ustalığını. Skrtel iyi koşu yaptı, Adam da ağzına kesti Skrtel'in...Golü de çok güzeldi. Bu golüne benzer 3-4 gol daha rahatlıkla izleriz diye düşünüyorum.

* Carragher'ın artık yavaş yavaş kulübeye çekilmesi söz konusuydu. Carra 3 haftadır sıfır hatayla oynuyor. Takır takır oynuyor. Hastasıyım. (Son dakikada yenilen goldeki hatasından önce yazdığım bu cümleyi Carra hatrına silmiyorum. Hala yeterince iyi!)

* Kelly de sezona iyi başlayanlardandı. Erken sakatlandı, yerini Skrtel'e bıraktı. Skrtel sağbekte stoperde oynadığından daha iyi oynadı.

* Savunmada iyi olduğumuzdan bahsediyorum 2 haftadır. Hala en önemli artımız bu. Lucas-Adam-Henderson üçlüsü oturuyor. Oturdukça güzelleşiyor. Her biri çok yetenekli, hem hücumda hem savunmada çok iyi işler yapıyorlar. Özellikle Lucas takım savunması adına çok önemli işler yapıyor. Bugün yine çok top kazandı.

* Hakemin Liverpool lehine kararını hatırlamıyorum. Çok ciddiyim.

* Özetle, iyi bir takım oldu bu sene Liverpool. Daha da iyi olacak, öyle gözüküyor. Henderson, Downing daha da koyacak üstüne, belki Carroll katkı verecek. Keyfi gelirse Joe Cole bir kaç maç oynayabilir. Ama en önemlisi Gerrard ve Johnson dönecek. Erken olsa da, "Liverpool bu sene şampiyonluğa adaydır" demek istiyorum.


Not: Carroll'ın yerine Kuyt ilk 11'de başladı.

20 Ağu 2011

EPL 2. Hafta Arsenal:0 Liverpool:2


11 yıl sonra, dışarda Arsenal'i mağlup edebildik. Emirates'deki ilk galibiyet ayrıca. Bu açıdan anlamlı olduğu kadar, geçtiğimiz sezon Emirates'de oynanan, uzatmaların son iki dakikasında kullanılan iki penaltılı maça benzer ilginçlikte olması da önemliydi.

Öyleyse, maça dair notları paylaşalım..

* Önce takımın iyi taraflarından başlayalım. Savunma hattı şu ana kadar eksiksiz oynuyor. Flanagan'ın tecrübe eksikliğinden kaynaklanan hatalar oraya Kelly'nin yerleşmesiyle son buldu. Kelly-Carra-Agger-Enrique bu sezon -Johnson gelene kadar- rahatlıkla oynar.

* Savunma hattının dışında, takım savunması da gayet iyi gözüküyor. Ön bölgede iyi bastık, geriye dönüşlerde sıkıntı yaşamadık ve sanıyorum ki yaşamayacağız. Arsenal'e tehlike yaratabilecek bir alan bırakmadık. Alan paylaşımı gayet iyiydi. Bunda en büyük pay Adam ve Lucas'ın.

* İyi haberler -bireysel performanslar dışında- bu kadardı. Gelelim sıkıntılara; hızlı çıkıyoruz, iyi pas yapıyoruz ama Carroll'ın sahada olduğu dakikalar boyunca tek bir organize atağımız yok. Hücumda hala ciddi bir organizasyon sıkıntımız var. Çoğalamamak da cabası.

* Henderson Downing ve Adam. Üçü de çok önemli transferler. Tutarlarsa takımı bir üst noktaya taşıyabilirler. Lakin üçü de hala istenilen noktalara gelemediler. Hücumdaki organizasyonsuzluğu biraz da bu isimlerin yeniliğine bağlamak istiyorum.

* Adam savunmada iyiydi bugün. Kirtik müdahaleler yaptı, çok top kazandı. Kazandığı ve aldığı topları daha yararlı kullanabildiği zaman çok daha etkili olacaktır.

* Henderson ve Downing hala tutuk. Downing bu hafta geçen haftaya nazaran daha fazla çıkış yaptı, rakip savunmayı zorladı. Umarım artarak devam eder. Henderson'un tutukluğunu yenmesi lazım. İki haftadır takıma istenilen katkıyı veremiyor. Onun katkı verememesi demek aynı anda hem ondan hem de Meireles'den faydalanamamak demek.

* Enrique'nin gayet yeterli olduğunu düşündüğümü yazmıştım ilk hafta. Hala aynı görüşte olmakla birlikte, bu haftaki performansına bakarak daha da iddialı konuşabilirim. İnanıyorum ki, Enrique'nin her hafta artan performansı önündeki -başta Downing olmak üzere- oyunculara da hareket getirecektir.

* Carroll'ın belden yukarısı iyi de, belden aşağısı hiç çekilmiyor. Suarez'in yedek başlamasının sebebini bilmiyorum ama Carroll için Suarez yedek oturtulmaz, bunu biliyorum. Ağır, kritik topları yanlış kullanan, pas hataları yapan, top kontrolü kötü bir futbolcu Carroll. Bunun yanında, uygun pozisyonu buldu mu kafsıyla topu gönderemeyeceği nokta yok.

*İlk gol tamamen şans. Ama iyi ki geldi o gol. Daha rahat hücum edebilmemiz adına önemliydi. Her şeye rağmen, golde Meireles ve Suarez'in çabası büyüktü.

* İkinci gol hazırlanış itibariyle çok güzeldi. Lucas çok akıllıca Meireles'i bekledi ve topu ona yolladı. Meireles de Suarez'e attırdı. Üçü de bu sezonun kilit adamlarından olacak. Suarez hala -ne yazık ki- tek hücum silahımız, Meireles yedekten de olsa takıma sürekli katkı sunmalı. Lucas ise artan öz güveniyle takımın bağlantı yollarında önemli bir yer tutuyor olacak bu sezon.



Not: Yukarıdakinden farklı olarak, Suarez'in yerine, orta sahada Henderson ile başladı Liverpool. Tabii Johnson'un yerinde de Kelly vardı.

14 Ağu 2011

EPL 1. Hafta Liverpool:1 Sunderland:1



* Geçen sene başladığımız, harekete ve pasa yönelik oyun şeklini maçın belli bölümlerinde yine gördük. Ama özellikle ikici yarıda bunu devam ettiremedik. Olabildiğince oyunun geneline yayılması lazım, ki Charlie, Henderson, Downing gibi isimler Gerrard ve Meirelles'in de katıldığını düşündüğümüzde, bu yapı için çok uygun isimler.

* Lucas'ı çoğu kişi yetersiz buluyor. Bilakis, isteği ve arzusu bu ölçüde devam ederse gayet uygundur Liverpool için. Top tekniğinde, pas alış-verişinde hiçbir sıkıntısı yok zaten. Sadece, heyecanından sıyrılabilmesi yeterli şu aşamada. Yoksa, Mustafa Sarp falan değil yani, kimse yormasın nefesini.

* Enrique de şu aşamada takım için yeterli. Çok daha iyileri(kim mesela?) alınabilir miydi? Belki. Ama Enrique de yeterince iyidir. Ki bu takım Dossenaları, Koncheskyleri sol bek diye almış bir takım.

* Bana kalırsa Downing Aston Villa'da oynadığı süre içerisinde hiçbir şey yapmamıştı. Yani onun için bu transfer bir nimet. Dolayısıyla bu şansı iyi kullanması lazım. Yeteneklerinden hiçbir şüphem yok ama genç yaşına rağmen büyük ihtimalle son şansı. Burada da başarısız olursa kim ona milyonlar saçıp transfer eder bir daha? Bu kötü senaryo, iyi oynarsa Enrique gibi hücumcu bir bekle sol kanadı uçururlar.

* Carroll hakkındaki tek görüşüm: Azalarak bitsin. Kötü futbolcu değil kesinlikle. Lakin o kadar yüksek bir ücretle geldi ki, o ücretin altında ezilmeye mahkum. Takımın hücum şablonlarını bir noktadan sonra sürekli kısıtlaması da cabası. Atakta daha zengin ve özgür davranabiliriz. Bu oyun yapısına yatkın hiç yoksa 3-4 oyuncumuz var.

* Teker teker ele alındığında kadroda kötü oyuncu yok neredeyse. Bu çok önemli. Üst düzey ya da üst düzey potansiyeli taşıyan 16-17 oyuncu var belki de. Ön sıralarda yer alabilmek için bu sayının arttırılması çok önemliydi.

*Kuyt oynasın. Başka yolu yok.



Not: Yukarıdaki kadrodan farklı olarak, Aurelio'nun maç öncesi sakatlığı üzerine Enrique, Kuyt yerine de Henderson ilk 11 başladı.

13 Ağu 2011

Barış Bıçakçı - Bizim Büyük Çaresizliğimiz


"Balkona bakan penceresinden ona meyve, dondurma uzatmak, yeniden çay demlememizi isteyip istemediğini sormak... Mutluyduk."


Kitap ilk kez 2004'te basılmış. Seyfi Teoman filme aktarırken haberim oldu kitaptan. Öncesinde Barış Bıçakçı'yı da tanımıyordum haliyle. Büyük eksiklikmiş. İlk iş önemli olduğu söylenen bir diğer eseri 'Aramızdaki En Kısa Mesafe'yi edinip, okuyacağım. Filmine henüz girmeyelim. Zira filmi izlemedim. Fakat Seyfi Teoman'a olan güvenim tam. Kitaba, kitabın atmosferine sadık kalma konusunda hassasiyet göstermiş olduğuna inanıyorum. İlk filmi 'Tatil Kitabı' bana kalırsa çok çok iyiydi. Buradan da tavsiye etmiş olalım. Düşük bütçeli, Taner Birsel hariç neredeyse hepsi amatörlerden oluşan bir kadroyla, konformizm gibi önemli ve açıklanması, aktarılması güç bir kavramı beyazperdede incelemeye kalkışmıştı büyük bir cesaretle.

Tekrar 'Bizim Büyük Çaresizliğimiz'e dönelim.. Barış Bıçakçı'nın hiç de öyle anlaşılmaz, zorlayıcı bir üslubu yok. Evet, şiirsel bir dil de kullanmıyor bana kalırsa. Şiirsellik için çok yalın ve sade kalıyor onun yazdıkları. Oysa onun anlatımını özel kılan tam da bu özellikleri zaten. Çok yalın kelimelerle, doğrudan anlatıveriyor anlatacaklarını. Saniyesinde kafanızda canlanıveriyor resmettiği tablo, gereksiz ayrıntılara boğulmadan. Belki de 'hız'ın bu kadar önem taşıdığı bir çağda en iyi anlatım tarzı. Doğrudan alıyorsunuz, Bıçakçı ne anlatıyorsa. Tabii, "romanım hızlı olsun" kaygısı taşımadığı belli Bıçakçı'nın. En azından bana kalırsa. Belki hız yerine sadelik daha iyi bir kelime olabilir Bıçakçı'nın üslubunu yorumlamak için. Yorulmadan, yormadan, dingin bir kalemden akıyor iki dostun hikayesi, bir de küçük mucizelerinin çat kapı misafirliği..

Küçük mucize..Büyük çaresizlik..İkisi arasında gidip geliyor iki sıkı arkadaşın Nihal'e bakışları. Ender'den okuyoruz hikayelerini, çünkü Çetin ne yazmayı ne de okumayı severmiş. Ender'de sadece anlatmıyor tabii. Yeniden yaşıyor her mevsimi, her günü. Nihal ile yaşadığı her an zihninde ayrı bir delik açmış, durmadan hatırlatıyor kendini. Bir süre sonra Nihal ile aralarındaki tarif edilemez etkileşimi Çetin'e mi anlatıyor yoksa o sırada kendi hesaplaşmasını mı yapıyor anlayamıyoruz. İki orta yaşlı adam, tam delikanlılıklarına ait bir gecikmeyi yakalamanın keyfiyle dört elle sarılırken Nihal'e, artık eskisi kadar atik olamadıkları için, bir dönem her genç insanın zorunlu hizmetini yaptığı zamanın pençesinden kurtarıp kendilerine saklayamıyorlar onu ve Nihal belki de tatlı bir sarhoşluğu geride bırakır gibi terkediyor onları. Yine yalnız kalıyorlar. Hikaye burda mi bitiyor, yoksa esas burda mı başlıyor bilemiyorum.

Not: Kitapta mekan Ankara. Behzat Ç. ile başlayan televizyondaki Ankara arkaplanı 'Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in filmiyle sinemaya taşınıyor. Bunlardan öncesi en azından benim için boş. Daha önce Ankara var mıydı sinema ya da televizyondaki hikayelerde? Belki de Türkiye'nin dört bir yanı bir şekilde yansıdı ekranlara. Ama Ankara'nın bu anlamda hep hakkı yendi gibi. Bu kitap sırf bu yönü için bile sevilebilir.

Not 2: Şu iki kıymetli yazıdan da film ve kitap hakkında çeşitli fikirler edinebilirsiniz. Lappappa: Dübürzade ve The Voice of Antarctica: Çetinikisalakenderdört ya da Bizim Büyük Çaresizliğimiz!

Bağlantı

30 Tem 2011

Juan Emmanuel Culio


Terim'in yeni sezonda ona ihtiyacı olmayacak büyük ihtimalle. Fırsat bulduğunda elinden gelenin en iyisini yapacağına inansam da, bu, Terim için hiç önemli olmayabilir. Zaten Terim ile ilgili saha içi endişelerimin en önemli noktası da burada ortaya çıkıyor. Bazen, ağzınla kuş tutsan da sırf tipini beğenmediği için seni kesebilir Terim. Aksi de geçerli tabii. Saha içi ve saha dışı prenslerinin ise pek bir şey yapmasına gerek yoktur çoğu zaman.

Aslında bu yazı tamamiyle Culio'ya teşekkür yazısı olarak tasarlanmıştı. Geçtiğimiz sezonun en güzel şeyine bir teşekkür. Evet bu konuda pek itiraz olacağını sanmıyorum. Geçtiğimiz sezon başımıza gelen en iyi şey Culio'ydu. Üstelik, bana kalırsa yeniden oluşturulacağı söylenegelen 200 ruhununun oluşturulması sürecinde de çok önemli rol oynayabilirdi. Daha doğrusu ben kafamda Culio'yu hep o resmin içine yerleştirmiştim.

Culio'da beni şaşırtan en önemli özelliklerden biri de, ilk günden itibaren takıma alışmış olmasıydı. Hagi'nin bir yansımasıydı belki de (yetenek açısından söylemiyorum) saha içinde ne yapılması gerekiyorsa yaptı ve kenara çekildi. Tökezlemek üzere (belki de çoktan tökezlemiş) olan bir takımın düşmemesi için devre arasında gelmiş ve elinden geleni yapmıştı. Sıra yeniden yürümeye ve belki de koşmaya başlayacak olan aynı takımda yer almaya gelmişti ki önceleri rotasyonda yer bulacağına inandığım Arjantinli, giderek gözden düşmeye başladı. Halihazırda şişkin olan orta alana (Selçuk, Ceyhun, Melo, Ayhan, Sabri, Yekta, Culio) istenilen transferin de gerçekleşeceğini düşünürsek, Culio'nu gerek yabancı kontenjanına gerekse de yeni transferlerin heyecanına takılarak, sezonun çoğunu en iyi ihtimalle kulübede geçireceğini söyleyebiliriz.

En fazla 5-6 kez canlı izledim Culio'yu. Bana hep çok çalışkan ve skor üretebilen iyi bir sol iç imajı verdi. Bir de topu saklarken kalçasını çok iyi kullanırdı ki kalçasını kararınca kullanmayı bilen topçular gözümde ayrı bir klasmandadır. Bitirirken; o topu kontrol etmeden kaleye sokabilen bir sol ayak, o'nun onda biri olsa bile, çok büyük bir futbolcudur.

video

29 Tem 2011

"Netti Lan Bu Romantikler Size?"


İzninizle Sırrı Süreyya'dan ödünç alarak "netti lan bu romantikler size?" diye bodoslama girmek istiyorum konuya. Zira böylesi bir konuya girizgah yapmak, duygularımı haklı çıkarmak için gösterdiğim çabayı yansıtır nitelikte olacak. Oysa hissettiklerimi neden hissettiğimi açıklamak zorunda olmadığımı biliyorum.

Öyleyse gelelim konumuza. Bir kez daha soralım önce: "Netti lan bu romantikler size?", özellikle twitterdan sonra neredeyse tamamen çekildik bu işten, ayda bir belki yazarız. Onlar da taşanlardır. Onu da yazmasak olmaz anlayacağınız. Bloglardaki paylaşım serüvenimiz içimizden gelenlerin yönlendirmesiyle zamansız, aniden ortaya çıkar ve biter. O andan sonra ne bir transfer haberi ne bir maç analizi... Yani ortada diyelim ki bir pasta var. Lan bu pasta zaten kremasına kadar sizin. O zaman oturun pastanızı keyfinizce bölüşün. Benim amacım sadece Galatasaray'ım ile Liverpool'umu bir arada izleyebilmek. Tıpkı geçtiğimiz senelerde Adanademirspor'la Livorno'yu birlikte selamladığımız gibi, futbolun güzel yüzlerinden ikisini temsil ettiğine inandığım, ikisine de büyük aşk beslediğim (Galatasaraylılığımın diğer herşeyden önemli olduğunu ne söylemek ne de ispatlamak zorundayım) Galatasaray ve Liverpool'u tek stattan, şarkılarla izleyebilmek. İyi anlıyor musunuz? Başka hiçbir niyetim(iz) yok. Ne Galatasaray'ın büyüklüğünü tartışmaya açıyoruz ne de hainlik yapıp Galatasaray'a karşı "yabancı" bir takımı destekliyoruz. Tek amacımız, Galatasaray formasının üstüne Liverpool atkısıyla maç izleyebilmek. Üstelik bu bir hazırlık maçı. Yani ortam bu tür şeyler için çok müsait. Bu sizi neden rahatsız ediyor? Neden "kardeşlik masalları", "Anfield'da yapın da görelim", " sözde endüstriyel futbol karşıtları" gibi salaklıklarla içindeki faşisti harekete geçiriyorsunuz?.

Daha bugün Yılmaz Özdil yazdı. Kendi nesli, bir başkasının nesline çok iyi davranıyormuş. Oysa diğer nesil kendi nesline hiç öyle yaparmıymış. Bütün şikayeti bu.

Siz de aynı Yılmaz Özdil gibisiniz. "Anfield'da yap da görelim" derken bu işi Anfield'da yapamayacak olmanın sıkıntısından çok TT Arena'da da yaptırmayacak olmanın keyfini sürüyorsunuz. Yani neresinden bakarsan bak düşmanlık yapıyorsunuz. Sizin suçunuz da değil. Sizden önce zaten bu yeşil saha her türlü pisliği yüksek estetiğinin arkasına gizlemişti. Siz de buna alışmışsınız o kadar. Eminim kıl oluyorsun(sizlerden biri) "futbol asla sadece futbol değildir" lafına. Sana göre fubol sadece futbol olmalı. Oysa futbolu sadece futbol yapmayan bizatihi senin "Anfield'da yapın da görelim" tarzı serzenişlerindir.

Bugün futbol bloglarının yüzde sekseni bir hazırlık maçının iki sayfalık "analizini" yapacak. Ona yüzlerce yorum eklenecek, mevcut Galatasaray büyüklüğü biraz da Fatih Terim büyüklüğü olduğu için Terim övülecek, ne takım yarattı denilecek ve mutlu mesut Galatasaray'ın Liverpool'a nasıl da koyduğu konuşulacak. En başa dönersek bu bir hazırlık maçı. Ve benim bildiğim Galatasaraylılık egosu Galatasaraylılık büyüklüğünden küçüktür.

Sen bildiğini sayfalarca yaz-çiz. Ben yakışık almaz diye "Galatasaray büyüklüğü" adı altında doğru bildiğimden vazgeçeyim öyle mi? O zaman son kez sorayım: "Netti lan bu romantikler size?".

23 Tem 2011

Bertolt Brecht - Beş Paralık Roman



Aslında ilk olarak Oda Yayınları tarafından, "Üç Kuruşluk Roman" adıyla yayımlananını okumuştum. O zaman da çok büyük keyif almıştım. Pardon, düzeltiyorum, acı çekmiştim diyelim. Çünkü Brecht'in herhangi bir metininden dahi keyif alabilmek, yalnız vicdan terazisi bir daha düzeltilemez şekilde ayarından çıkan insanlar için geçerli olabilir ancak.

Walter Benjamin'in de dediği gibi "Brecht, içinde yaşadığımız koşulları hukuki kavramlar örtüsünden soyar. Böylece bu koşulların insani içerikleri, gelecek kuşaklara aktarılacak biçimde çırılçıplak ortaya çıkar.(...) Satirist için, yurttaşına ayna karşısında çıplaklığını seyrettirmek yeterlidir. İşi bundan öteye geçmez.". Yergi dediğimizde, taşlama dediğimizde; aklımıza bu sanatın icracıları olarak Müjdat Gezen ya da Levent Kırca geliyorsa eyvallah. O zaman "güldürebilen" bir satirizmden söz edebiliriz. Yok, Brecht'in satirizminden söz ediyorsak gülebilemeyiz, utanırız. Benjamin'in üstteki alıntısından yola çıkarak, sözgelimi çıplaklığımızdan utanmamamız gerekir tabii. Ve fakat çıplaklığımıza gülemeyiz de. Eğlenceli bir şey sanıp çıplaklığımızdan keyif alamayız. İşte çıplaklığımızdan ne kadar keyif alabiliyorsak Brecht'in yazdıklarından da o kadar keyif alabiliriz. Gerisi hep acıdır. Kendinizin ya da bir başkasının yarası beresi. İnsandan bahsediyorsak muhakkak ki bir de yarası olacak, belki birden fazla. İşte hepsini Brecht'in tuttuğu aynada görüyoruz. Ne kadar sahici olmasını istersek o kadar acı verir. Brecht çok iyi acı verir.

Üç Kuruşluk Roman, Üç Kuruşluk Opera'dan sekiz yıl sonra dönüşmüş, roman olmuştur. Sanırım Türkiye ilk olarak Üç Kuruşluk Roman olarak tanıdı kitabı. 2011'de İletişim, Sevgi Soysal çevirisiyle Beş Paralık Roman adıyla bastı. Brecht'i bir de Sevgi Soysal'ın dilinden okumak için aldım kitabı.

Mekan Londra, İngiltere Güney Afrika'da savaşta. Tommy'lerin savaşa taşınması lazım. Tommy'lerin savaşa nasıl taşınacağı Tommy'lerden çok kodamanların ensesini kaşındırıyor tabii. Dönemin ünlü bir komisyoncusu da aynı hassasiyete sahip, ekliyor: "Her zaman söylerim, hep savaş açmalı, o zaman iş olanakları sonsuz gelişiyor, o zaman yeni hırsızlar gün ışığına çıkıyor. Beklenmeyen sömürülmesi gereken güdüler! Sermayesiz ticaret bile yapılabilir böyle zamanlarda. Harika bir şey!". Bir kez daha görülebileceği gibi, ne kadar çok Tommy kol-bacak kaybederse o kadar çok iş alanı açılacaktır. Sistemin kusursuzluğu her seferinde kendini bir adım daha meşru bir zemine iter ve her adımda düşmanı yeneceğine olan inancı artarken insanoğlunun, bir alay Tommy daha denizin yolunu tutar. Umut arttıkça ölümler artar. Annelerin feryatları hiç dinmesin, dinmesin ki sömürülmedik tek bir alan kalmasın diye beklenir. Hepsi de tutar. Savaş aslında iki ülke arasında değildir. Ülkenin kendi savaşıdır. Birileri ölür diğerleri çıkar. Savaşa konu ikinci ülke bir yanılsamadan ibarettir. Sen o zahiri görüntüye çarpıp kafanı gözünü yardıkça üstüne bahis oynayanlar kazanır. Üstalik sen de, her seferinde aslında olmayan bir düşmana zarar verdiğini düşünerek bir dahaki sefer daha hızlı vurursun kendini o sanal duvara.

Ferhan Şensoy'un Üç Kurşunluk Opera'sında karanlık bir adam olan Mahmut Abi sıkı Kemalisttir. Atatürk'e laf edeni vurur. Normal yaşantısında ise sakat bırakma konusunda ihtisas yapmıştır. Brecht'in Beş Paralık Roman'ında ise savaşın sürmesini isteyenler sıkı vatanperverdirler. Vatanlarını o kadar severler ki, yeni bir tabur Tommy'i Güney Afrika'ya götürmek için can atarlar. Bu uğurda ihalelere fesat karıştırırlar, birbirlerinin canına kast ederler. Yeter ki gemi yetişsin, bir tabur Tommy daha savaşa gitsin.

Savaşın bilançosunu basit bir aritmetik hesabından ibaret görenlere tek tavsiyem olabilir Brecht. Üstelik sözünü ettiğimiz romanda savaş, asıl olaylara eşlik eden bir arka plandan başka bir şey değildir.

9 Haz 2011

Kemal Varol - Jar


Kemal Varol'un şair olduğunu Jar'ı edindiğim vakit gördüm. Ben, onu yine Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan 'Demiryolu Öyküleri" adlı derlemesiyle tanımıştım ilk olarak. O zaman Jar'ı tanıtmaya başlamadan evvel 'Demiryolu Öyküleri'ni tavsiye edelim. Kitapta, Sevgi Soysal'dan Hasan Ali Toptaş'a, Sabahattin Ali'den Oğuz Atay'a uzanan önemli edebiyatçılardan demiryolu, tren, gar ve benzeri temalı öyküler derlenmiş Varol tarafından. Ayrıca, kitaba demiryolunun, bildiğimiz anlamıyla ulaştırma görevinden daha çok insanları ve insanların hikayelerini taşımak o hikayeleri kesiştirmek gibi işlevlerinin üzerinde duran güzel bir giriş/tanıtım yazısı yazmıştı.

Gelelim Jar'a... Öncelikle, bilinmeyen/görülmeyen, bilinse/görülse de ayırdına varılamayan ögelerden kurulu hikayeler hakim kitaba. Zaten kitabın önemli bir kısmını bu hikayeleri anlatmaya ayrırıyor Varol. Ve fakat, hikayelerin hangisi gerçek hangisi kurmaca bilemiyoruz. Romanın ana hatları dışında, bu hikayeleri anlattığı kısımlardaki üslubu, yani hikayeleri anlatmadaki ustalığı akıllara doğrudan Hasa Ali Toptaş'ı getiriyor. Romanın ve içindeki hikayelerin hepsinin taşraya ait olması da bu algıyı kuvvetlendiriyor. Üstüne tekinsiz bir atmosfer de ekleyebiliriz. Fakat ne zaman ne mekan belirli Jar'da. 1980 darbesinin üstünden üç yıl geçmiş diye başlıyor kitap. Olayların geçtiği kasaba ise Güneydoğu'da. Ancak adı Arkanya. Bir anlamda gerçek ile hayal iç içe geçmiş. Karakterler son derece sahici ancak başlarından geçen hikayelere gelirsek; inanılması güç.

Özetle Jar'da iki adam var ve onların hikayeleri. Bir de onları gözleyen bir başka adam. İki adamın birbirlerine kin dolu bakışlarının ardında yatan gerçeği anlatılan gerçek-gerçek dışı hikayeler aracılığıyla çözmeye çalışan bir adam. Üstelik, iki adamın küslüğüne her şahit oluşunda kendi kardeşiyle olan küslüğü ile de yüzleşen bir adam.

1 May 2011

Dirk Kuyt



"When we were really close in 2009 and finished second I had the same feeling – a matter of a few good signings and we will be right up there,"

Kuyt haklı. Zira biz de aynı şeyleri düşünüyoruz. Hissediyoruz. 2009'da kaybettiğimiz havayı, o zamandan beri ilk kez soluyoruz. Ve bunda en çok pay sahibi olanlardan biri de Dirk Kuyt. Bugünkü Newcastle galibiyetinde, penaltı vuruşu sonrası attığı gol ile son 7 maçta 8. golünü atmış oldu ki bu veri, Dalglish sonrası, takımın hücumdaki verimliliğinin nasıl değiştiğinin en önemli göstergelerinden biri. Hücum sürelerimizde gözle görülür artışlar yaşanmadı belki, çeşitli hücum şablonlarına sahip değiliz ya da bu şablonlara alışamadık hala. Ve fakat, bunlar da olacak. Zaten Suarez ve Carrol başlı başına birer hücum seçeneği. İyice ısındıkları takdirde, hücum opsiyonlarımızın çeşitleneceğine şüphe yok. Bu ikiliyi destekleyecek en az 1 kenar oyuncusuna veya uzak forvete ihtiyacımız olacak yeni sezonda. Orta sahaya da, hem kadro derinliğini arttıracak, hem de Xabi Alonso'yu unutturabilecek en az 2 oyuncu ile birlikte, önümüzdeki sezon, 2009'da yoğun olarak yaşadığımız duyguları rahatlıkla yaşayabiliriz yeniden.

İşte söz konusu duyguları yeniden yaşayabiliyorsak önce takımın öz güvenini geri getiren King Kenny'e sonra da bu sezonun en çok yorulan, en çok koşan ve nihayet en çok gol atan oyuncusuna, yani Kuyt'a teşekkür etmek gerekir.

Bitirirken, Kuyt tribünlerin gözüne girmek için çalışan bir futbol dalkavuğu değil. Aksine, Kuyt kendisi için oynuyor. Ruhu, bedeni öyle sabırsız ki dört nala koşmazsa dindiremiyor acısını.

30 Nis 2011

Sasa Ilic



Bir futbolcuyu övmek için çoğunlukla tekniğinden bahsederiz. Kanat oyuncusuysa dribling kabiliyetini, savunmacıysa kesiciliğini veya oyun görüşünün yüksekliğini anlatırız söz konusu futbolcunun. Oysa hep pas geçtiğimiz bir futbolcu tipi vardır. Onu tarif etmek zordur. Çünkü neredeyse hiç bir özelliği diğerlerinden daha fazla sivrilmemiştir. Suntursuzluğu ömrü boyunca layık olabileceği en önemli sıfattır onun için. Bildiğimiz topçudur aslında. Ama gösteriş meraklısı gönlümüz ne yazık ki hiç bir zaman vakur ve sade topçulara meyletmemiştir.

Dar omuzlu, boynu omuzlarına yapışık, postacı yürüyüşlü bu sıska "topçu" Sasa Ilic. Belki de tüm Galatasaraylılara aslında top oynamak için çok da önemli meziyetlere sahip olmak gerekmediğini gösterdi Ilic . Evet, herşeyden önemlisi kafaydı ve unutulmaz bir diğer Balkan efsanesinin de vurguladığı gibi "lazım kafa çabuk düşünüyor" yeterliydi belki de. Yani çabuk düşünebilirsen, doğru yere koşup, doğru yerde topla buluşabilirsen, teknik meziyetlerin kısıtlı olsa da, vasat üstü bir futbolcu olabilirsin demektir. Üstelik haksızlık etmeyelim, Ilic'in eşine az rastlanır bir tek pas yeteneği vardı. İkiye-birlere yatkın, gol vuruşlarında başarılı idi. Tüm bunlara, bana göre olağanüstü sezgileri ve oyun görüşünü ekleyince ortaya 60 dakikalık bir yıldız çıkıyordu. Parlaklığı, utanılacak bir şeymiş gibi gören bir yıldız.

Son 30 dakikaya gelince. Bilenler hatırlar, Ilic'in oynadığı dönem, dakikalar 60-65'i gösterince Ilic kenara alınırdı Gerets tarafından. Bir keresinde, "Az sonra oyundan alınacağını bilerek oynamak çok kötü bir şey." mealinde bir açıklamasını da duymuştum. Bundan rahatsızdı Ilic. Ne ki, Ilic farkında olmasa da, onu ilk 60 dakikanın yıldızı yapan her şeye sahipti. Oysa, son 30 dakika; bırakın yıldız olarak devam etmeyi, maçı iyi-kötü tamamlayabilmesi için sahip olması gereken fizik gücünün yarısına dahi sahip değildi. Üstelik, mücadelelerde inatçı değildi ve kaybettiği ikili mücadeleler moralini bozuyordu. Hal böyle olunca, Hagi sonrası en "verimli", en "üretken" ve belki de en skorer orta saha oyuncumuz bir türlü istenileni veremiyordu.

Hala düşünürüm, onu bu kadar çabuk unutabilmemizin nedenlerini. Tribünlere oynamadı diye mi, sonuçsuz, göstermelik çalımlar atmadı diye mi bilmiyorum. Bildiğim, son on yılın Galatasaray'ında "güldü mü gözlerinin içi gülen" 3-4 oyuncudan biri olduğudur.




video

15 Nis 2011

Paul Scholes


Ortalık El Clasico ateşi ile yanadursun, biz yarınki FA Cup yarı finalinde karşılaşacak olan United-City derbisinden hareketle vakur bir efsanenin muhtemel vedasına değinelim.

Bu lokal derbi büyük ihtimalle Scholes'un son City derbisi olacak. 19 yılın ardından emekliye ayrılıyor. Kesin kararını henüz açıklamamış olsa da takımının yarıştığı tüm kulvarlarda(EPL, FA Cup, Şampiyonlar Ligi) mutlu sona yakın olma ihtimali, Scholes'a emeklilik kararı aldırabilecek kadar büyük bir motivasyon unsuru taşıyor. Şahsi fikrim, United'ın en azından lig şampiyonluğunu göğüsleyeceği yönünde. Sadece bu bile, Scholes'un "benden bu kadar" demesini sağlayabilir.

Futbolun gelişimi veteranlar için pek umut verici değil ne yazık ki. Artan yaş, çoğu zaman sezgileri beraberinde geliştirse de akıl ile ayak arasındaki koordinasyon konusunda sıkıntı yaşayabiliyorlar. Dahası, fizik ağırlıklı mücadelelerde çoğu zaman kaybeden tarafta yer alıyorlar. Fiziki yetersizlik bir süre sonra mental çöküşe yol açıyor ve performans düşüklüğü dongüsüne mahkum kalıyorlar.

Sadece Scholes değil Giggs de bu anlamda çağdaşlarından çok farklı bir yerde duruyorlar. Üstelik yaş aldıkça, oyunları bir yana, saha içinde ve bildiğimiz kadarıyla saha dışında da güzelleşiyorlar.

Scholes ya da Giggs.. artık birbirlerinin yerine kullanabilecek iki ismi ifade ediyorlar. Gösteri çağının allayıp pulladığı ikonların aksine hala aynı saç tipiyle, içinde bulundukları ortama göre son derece mütevazı bir yaşama mensuplar. Ve kim ne derse desin, Scholes'in savunma arkası paslarının da, Giggs'in kör noktaya ortalarının da arkasında aynı gerçek var: Sadelik.





*Resim, Guardian'dan Daniel Taylor'ın Scholes hakkındaki yazısından alınmıştır.

10 Nis 2011

Thatcher the Milk Snatcher


"Thatcher 1970 yılında Edward Heath hükümetinde Eğitim Bakanı olduğu zaman ilk icraatından biri 7-11 yaşları arasındaki ilkokul çocuklarına devlet tarafından bedava sağlanan süt yardımını kesmek olmuştu. Kamuoyundan çok tepki çeken bu kara nedeniyle kendisine 'Süt Hırsızı Thatcher' adı takıldı."



Orhan Kurmuş, Bir Bilim Olarak İktisat Tarihinin Doğuşu, Yordam Kitap

29 Mar 2011

Lucas Leiva


"He wants to stay and has even joked that would like to see his newborn son Pedro Lucas speaking English with a Scouse twang. But he is still waiting for the club's move."

Guardian'dan Fernando Duarte, Lucas'ın ağzından aktarıyor yukarıdaki cümleleri...Lucas bu sezon, özellikle King Kenny'nin gelişiyle birlikte gösterdiği performans sonrası, takımda kalmayı haketmiş olsa da, böyle bir espri hoş görülemez. Zira, "kızımın Scouser aksanıyla konuşmasını istiyorum" diyengillerden Torres kısa bir süre sonra Chelsea forması giymekten çekinmemişti. Hal böyle olunca biz taraftarlar -aslında sadece ben- böyle bir espriye gülmektense, en hafif ifadeyle çemkiriyoruz.

Her şeye rağmen Lucas iyi topçudur. Özellikle Mascherano'nun gitmesiyle birlikte nihayet alternatifsiz kaldı ve neler yapabileceğini -yine nihayet- gösterebildi.

Sen şu topu bütün sezon oyna, oğlun da Scouseca konuşmayıversin.

18 Mar 2011

Yazgımdır Hagi'den Yana Olmak


Beş senedir bilerek, isteyerek iktisat ile ilgileniyorum. Türkçesi, iktisat okuyorum. Aklım başına erdiğinden beri ise, başka bir açlık, başka bir heyecan ile okuyorum her satırını. Analitik düşünebilme yeteneği -tam anlamıyla kazanamamış da olabilirim- başka bir insan yaptı beni, biliyorum. İşte bu yüzden, ilk günden beri olmasa da, bütünü parçalara ayırabildiğim günden beri, sözgelimi x ile y arasında bir nedensellik kurabildiğim günden beri başka bir dünyanın kapıları açıldı önüme. Hocalarımın kimine ağza alınmayacak küfürlerim olsa da kimilerine dualarım sonsuzdur.

Ve fakat bu iktisat mefhumu, özellikle de benim gibi konrol takıntısı olan insanlar için bir açıdan zararlı. Aslında bu tüm bilimlerde böyledir. Bir uğraşın bilim sayılabilmesi için belli özellikler vardır. Gözlenebilir olması mesela, ölçülebilir, iletilebilir olması. Bu ve benzeri bir kaç madde, uğraşını betimlerken kullandığın özelliklerin başında gelir. Sözü edilen maddeleri es geçtiğin an söylediklerin değersiz hale gelmez elbet. Aslında tüm bilmemiz gereken de bu. Kontrol manyağı biri, anlattıklarını, karşısındakinin -tıpkı kendisi gibi- kelimesi kelimesine anlaması gerektiği hissiyatını taşıdığı için, ortaya attığı her düşüncenin dayanaklarını oluşturmaya özen gösterir. Ne ki, artık o bıçak daha fazla kes(e)miyor. Dayanabildiği yere kadar dayandı. Romantizm her zaman beslendiğim bir alandı. Ve günlük uğraşlar bana bunu unuttursa dahi gözlerimle, kulaklarımla şahit olduğum bir başka olay, bu duyguya yeniden sıkıca sarılmamı öğütledi.

"Günümüz hakim iktisatı bir ideoloji midir?" sorusunun cevabı bence gayet açıktır. Evet. Hem de sapına kadar. Açıklaması da kısa ve nettir. Siz, piyasanın olağan uyumu ile işlemesini zevkle seyreden müktedirler, önünüze konan her argümana A.Smith'in bireysel fayda/çıkar ilkesi ile karşı koyanlar. Diyelim ki, günümüz iktisadının ideolojik bir niteliği yok. O zaman nerede "sözüm ona" fikir babanızın bir diğer ilkesi olan empati/sempati ? Öyle ya, topluma nüfuz edebileceğiniz her alanda, "just do it" ya da "nothing is imposible" den hallice bir bireysel çıkar mesajı enjekte ediyorsunuz beyinlerimize. Birinizin mi aklına gelmiyor ideologunuzun aynı zamanda sempati kavramından söz ettiği. Yani, siz kazanacaksınız diye illa bir başkası üzülecek diye bir kaide yok biliyor musunuz? Hatta yeri gelecek, çıkarlarımız başka buyursa da biz toplum içindeki konumumuzu, en önemlisi kendimize yakışanı/yakışmayanı ayırt edip vaz geçeceğiz çıkarımızdan/hazzımızdan. Aksi halde insanlıktan söz etmek yersiz olacaktır. İki ayak üstünde durabilmek, iletişim halinde bulunmak, okur-yazarlık, düşünebilmek... değil, hiç biri değil. Hoşumuza gitmediği, vicdanımız elvermediği için çıkarımıza olan şeyi yapmıyorsak, işte o zaman insanlıktan söz edilebilir.

Nereye gelebilirim hakim iktisat-ideoloji tartışmasından? Şu meşhur "inandıklarımız" meselesine... Benim inancıma göre, birileri kimi olayları, çoğu zaman, düşündüğümüzden daha basit boyutlarda algılamamızı isteyebilir. İşte, ideoloji yok, değer yargısı yok, mekanik bir yaklaşım, görünmez el teorisi denir, oysa ta içeriden bir kavram unutturuluyor yerine bir başkası pompalanıyordur. Gelmek istediğim yer romantizm. Hangi sayı bize hangi gerçeği bahşederse bahşetsin, o sayının oluşturduğu veya oluşturmadığı dünyayı hayal etmek bizde gizlidir. O yüzden " bilmek hiçbir şeydir, sezmek her şey".

Gözlemleyelim, ölçelim, elde ettiğimiz sonuçları bir kenara not edelim... Romantizmi de bir "ama" olarak kenara not edelim. Yoksa kanunlardan, kabullardan başka elimizde ne kalır?

Bunca laf kalabalığı tek bir şey için idi: Romantizm. Ya da Hagi. "Başarısız" olduğu günden beri kaç arkadaşımla aramı bozduğumu, kaç kişinin kalbini kırdığımı unuttuğum Hagi.. Benim aklım almıyor zira, yüreğim kaldırmıyor. Kusacak gibi oluyorum, bir Galatasaray taraftarı nasıl -hele böylesine bir sezondan sonra- "Hagi İstifa" diye bağırabilir?

Şüphesiz, onlarca gerçek vardır istifaya çağırabilmek için Hagi'yi. Benim ilgilendiğim bu değil oysa. Aynı "objektif" yargılar Kalli'yi de, Rijkaard'ı da, Skibbe'yi de, Korkmaz'ı da yem etti. Şimdi de Hagi'yi yem ediyor. Peki Hagi kim herşeyden önce. Ya da Rijkaard kimdi, Bülent Korkmaz kimdi? Sanırım taraftarlık olgusu, nicel olarak büyükçe kitlelerin içini doldurduğu bir olgu olduğu için, Hagi ya da Bülent hiçbir zaman istisnasız bir Galatasaraylı olamıyor söz gelimi. Çünkü her zaman her koşulda Galatasaraylı'lar bizleriz(taraftarlar). Bu kesin. Bir de hepimizin -iyi ki- değişen yargılarına göre değişen bir taraftarlık tanımı var. Onun emrettiğince, keyfimize göre istediğimizi gerçek Galatasaraylı yapıp, istemediğimize "siktir git artık" diye bağırabiliriz.

Sahi Hagi ne yaptı? Öncelikle, kafası basmayanlar-evet, romantizm iddiasıyla yola çıkan biri için uygun sözler olmasa da- için söylemek gerekirse Hagi'nin başına gelenler, faturayı, tanıdık-bildik bir isme çıkartmaktan başka bir şey değildir. Burada tutup, Hagi başarılıydı, aslında her şey iyi gidiyordu demiyeceğim tabii ki. Ve fakat, benim inancım, Hagi'nin kafasındakilerin, üzerinde düşünülmesi gereken şeyler olduğuydu. Dahası, nispeten genç bir yaşta öğrendim "sabır"ın hemen her şey için elzem olduğu gerçeğini.

Evet fatura Hagi'ye kesildi. İstediğiniz gibi siktirip gidecektir. Hepsinden öte emanetçidir zaten takımda. Tıpkı Rijkaard'a, Skibbe'ye hatta Kalli'ye kesildiği gibi..Kapitalizm krizlere gebedir klişesine girmeden, 6 yılda 7 teknik direktör değiştirenYıldırım Demirören ve başkanlığı boyunca 6 teknik direktör ile( Kalli, Cevat Güler, Skibbe, Bülent Korkmaz, Rijkaard, Hagi. Bilmem var mı başka unuttuğum..) çalışan Adnan Polat'a ağzının kenarını yakın zamana kadar açamayan geri zekalılara sorunun nerede ve kimde olduğunu anlatacak sabra ne yazık ki hala sahip değilim.

Teknik meseleler, takımdaki kalitesizlik, kalitesizlikten öte, yerli çıtasının düşüklüğü ve tüm takımın zeka problemi, ardından Hagi'nin yanlış hamleleri, tercihleri vesaire. Bunların hepsini tartışabilirdik, lakin çiğliğiniz hiç birine müsade etmiyor. Size karşı Hagi'yi savunmak, uğrunda ağlamak; çocukluğumu, çiğnediğim topları, yaralı dizlerimi, uykusuz, Hagi'li maçları bekleyen çocuksu hevesimi, 21:45'teki maçı izleyebilmek için okul dönüşü odada anneme 2 saat uyuyormuş numarası yapmanın tüm sıkıntısını bu satırlara taşımak demektir, ki yüksek "yargılarınız"bunu gerektiriyorsa o'nu savunmak benim "yazgımdır" kabul edin.