30 Nis 2010

O'Neill'in Adımları


Villa son 5 maçtır yenilgi yüzü görmese de 7-1'lik Chelsea mağlubiyetinin unutulduğunu söyleyebilmek güç...Zira böylesi bir yenilgi en başta Martin O'Neill'in karakteriyle bağdaşmıyor.Zaten mağlubiyetin ardından,Kuzey İrlandalı'nın sezon sonu görevi bırakacağı üzerine yapılan tahminler daha yüksek sesle dillendirilmeye başlandı.Doğrudur,O'Neill özellikle martın son haftasından beri ciddi bir motivasyon sorunu yaşamaktadır ancak ilk dörde bu kadar yaklaşmışken pes edecek kadar da değil...


Bir maç fazlasıyla City'nin bir puan önünde beşinci sırada yer alan Villa,yarın City ile karşılaşacak.Bilindiği gibi City,kalesinde yaşadığı sakatlıklardan sonra Premier Lig'den aldığı özel izinle Sunderland'in kalecisi Martin Fulop'u sezon sonuna kadar takıma çağırmıştı.Harika bir sezon geçiren Given'in yokluğunda kale kime emanet edilirse edilsin sorun yaşanacaktır.Ayrıca Ada'nın "problem çocuğu" olmayı kafasına koymuş Tevez ile hocası Mancini arasında yaşanan gerginlik de büyük ihtimalle City'nin ritmini bozacaktır.Çünkü,şu ana kadar City maçlarının büyük ölçüde,Tevez'in aldıkları ve alamadıkları olarak sonuçlandığını biliyoruz.Dolayısıyla cumartesi akşamı oynanacak karşılaşma,Villa'nın herefleri açısından ne kadar kritik bir maçsa City'nin takım içi dengeleri için de o kadar kritik bir maç olacaktır.


Aston Villa'da kara bulutların tam anlamıyla dağılması bu maça bağlı.Chelsea hezimetinden sonra ilk defa dördüncülük adaylarından bir takımla karşılaşacaklar.Olağan üstü geçirdikleri kış aylarından sonra baharla birlikte düşüşe geçtiler ve bu bahar yorgunluğuna çare olabilecek isimler olarak ise şimdilik yalnızca Ada'da yılın en iyi genç futbolcusu ünvanına layık görülen James Milner ve son haftalarda takımının gol yükünü sırtlayan,muhtemel Afrika yolcularından Agbonlahor gözüküyor.Bakalım son 8 güne 3 galibiyet siğdırmayı başaran O'Neill'in iki ileri-bir geri adımlamaları cumartesiden sonra,son maçına çıkmadan evvel nasıl şekillenmiş olacak?

29 Nis 2010

İnandıklarımız Bizi Esir Alınca...


Uzun uzadıya eleştirisini yapacak değilim sahadaki futbolun.Zira Inter adına yorumlanabilcek fazla bir şey yoktu sahada.Ancak,burada daha önce de söyledim,futbol matematik değildir diye...Yani,bir değişkeni çıkarıp,yerine daha yüksek değerli bir başka değişken koyduğunuzda sonuç daha büyük çıkmayabiliyor futbolda.Söz konusu hata henüz sezon başında yapıldı.Belirli bir düzen içinde parlayabilen Eto'o,Katalanların estetikle harmanlanmış,gösterişli futbol merakına kurban gitti ve yerine Ibrahimovic alındı lakin,sonuç -hiç abartısız- fiyasko olarak değerlendirilebilir.

Bunun dışında,Guardiola'nın sezon başı kadroyu 21-22 kişi ile sınırlı tutma sevdası da Katalanların vedasında etkili olmuştur bana göre.Birbirinin aynısı hücum oyuncuları arasındaki (Jeffren,Bojan,Pedro) değişiklikler yarı alanının hemen her metrekaresini forse edebilen bir takıma karşı işlemez hale geldi.

"Total futbol" -ya da adı her neyse- oynayacağım diye 90+4'te korneri paslaşarak kullanmanın futbolumuza nasıl bir katkı sağlayacağını da çözebilmiş değilim açıkçası.İhtiyaçlarımızı göz önünde bulundurmaksızın.inandıklarımızı bir saplantı haline getirdiğimizde yaptığımız işin de bir anlamının,önemininkalmadığını düşünüyorum.Tüm dünyayı pasla devirmiş olabilirsiniz fakat yine de son uzatma dakikasındaki korneri paslaşarak kullanmamalısınız.

27 Nis 2010

Oliver Bierhoff ve Ümit Karan




1996 yazı ömrümün en unutulmaz yazlarından biriydi.Koskoca bir yazı Sarımsaklı'da geçirmiştim ve artık yaşım itibariyle mahalle maçlarına da alınır olmuştum.Hatta bir maç için evden çağırdıkları anlar bile oluyordu.İşte o anlarda çocuk aklımla,ömrümün en mutlu,en gururlu dakikalarını yaşıyordum.Maça çağrılan kişi olmanın gururu,benim için Nobel alan bir fizikçinin yaşadığı gururdan daha büyüktü...O yaşlarda,taş toprak demeden atlayan bir kaleci,dizi daima kanlı bir defans oyuncusu ya da hırçın bir forvet olmanın hiç bir getirisi yoktu fakat dünyada sizin de olduğunuzu,top rakip kaleye doğru hareket ederken,sizin de dönen topla birlikte evrildiğiniz,değiştiğiniz hissini yaşıyordunuz ki sizi temin ederim-futbol oynayanlar bilir- o his hiç bir maddi değerle ölçülemeyecek kadar büyüktür.

İşte öyle bir yazdı Bierhoff'u bana sevdiren.Almanya'dan kuzenim gelmişti.Bizden 10 yaş kadar büyüktü.Tam gençlik çağlarındaydı yani.Evin içindeya da sokakta,abim ve diğer kuzenlerimle birlikte top oynardık ama hiç birimiz Hakan Şükür ya da Romario,Bebeto değildik.Birmiz Ziege,birimiz Müller,birimiz Sammer,birimiz de Klinsman olurdu söz gelimi.Yalnız her bir oyunda yerine geçtiğimiz isimler değişirdi.İşte ben bu yüzden hep o turun bitmesini isterdim.Bierhoff olabilmek için...

Televizyondan izlemiştim Euro 96 finalini.O zaman Bierhoff olmaya karar vermiştim.Çek Cumhuriyeti karşılaşmayı 1-0 önde götürüyordu ve 68. dakikada oyuna giren Bierhoff,attığı iki golle kupayı Almanya'ya getiriyordu.O gollere öylesine vurulmuştum ki artık her oyunda Bierhoff bendim.Küçücük aklım,öylesine yükselip,havada asılı kalıp,kafasıyla topu ağlara gönderebilmesini çözemiyordu.Bu işte bir iş vardı.Demek bunu ancak Bierhoff yapabiliyordu...Ne Romario,ne Klinsmann ne de Stoichkov...Benim yıldızım Bierhoff idi.Çünkü kimse onun kadar yükseğe zıplayıp,onun kadar güzel kafa vuruşları yapamıyordu.Tabii bu kafa vuruşlarını,zihnimde ilahi bir figürün arşa çıkması gibi resmetmemin ardındaki en büyük sebep benden 10 yaş kadar büyük "Almancı" kuzenimin dönüp dolaşıp bu golleri bana anlatmasıydı.Öyle ki,artık arkadaşlarıma Bierhoff'un izlemediğim gollerini anlatırken buluyordum kendimi.

Buna benzer bir şekilde sevdim Ümit Karan'ı da...Aynı kuzenim,bu sefer biz Almanya'da onun yanındayken,artık abimle bana Bierhoff'u değil de Ümit Karan'ı anlatıyordu...Almancıymış,tıpkı Bierhoff gibi kafa vuruşları varmış,koyu Galatasaraylı'ymış,Neo-Nazilere karşı çok dövüşmüş(kuzenim bunu da anlatıyordu.),öyle inanmışçasına anlatıyordu ki kafamda ikinci bir Bierhof resmi oluşmuştu bile.Türkiye'ye döndükten sonra,onu Gençlerbirliği formasıyla izledim ve yaşadıklarımın,duydukalarımın etkisinde de kalmış olacağım ki onu biraz Bierhoff'a,biraz kuzenime ve nasıl olduysa biraz da kendime benzetmiştim.Daha doğrusu,Ümit'i izledikçe Bierhoff'u taklit ettiğim dönemlerin kokusunu alıyordum ve zamanında Bierhoff olabildiğime göre şimdi de Ümit oluyordum.

Son defa aynı duyguyu dün akşam oynanan Eskişehir-Trabzon maçında tattım.Aslında maç boyunca Şenol Güneş'in takımını destekliyordum ne var ki,top Ümit'in ayağına her geldiğinde kendi ayağımın sanki Ümit'in ayağıymışçasına hareket ettiğinie,bir anlamda seyirdiğine tanık oluyordum.Nihayet son dakikadaki o enfes kafa golü geldi.İşte o an babama sarılırken,aynı anda,Ümit'in Galatasaray'a geldiği ilk gün sanki biz Galatasaray'a gitmişiz gibi sevindiğimiz abim,Ziege'nin Bierhoff'a açtığı ortayı ve Bierhoff'un o doğa üstü sıçrayışını dakikalarca anlatan,bizlere taklit ettiren kuzenim ve tabii ki çocukluk kahramanım Bierhoff'un ta kendisi olduğumu hissettim.

Çocukluk kimi anıların en saf haliyle korunduğu,saklandığı bir dönemin adı ise,ben çocukluğumda en çok Bierhoff ve ardından Ümit Karan'ı sevmiştim.Ve hala bu iki isim kadar güzel kafa vurabilen bir başka futbolcuya daha rastlamadığıma yemin edebilirim.


video video

25 Nis 2010

Hunter Becomes the Hunted : United - Tottenham



United - Tottenham : 3-1

Öncelikle Redknapp'ın United karşısında galibiyeti haketmediğini söyleyerek başlayalım.Yalnız bu,63'lük dehanın bu sezon ilk dörde girmeyi haketmediği anlamına gelmesin.Bilakis,ne O'Neill,ne Mancini ne de Benitez onun kadar istemiştir dördüncülüğü.White Hart Lane'ye çıktığı ilk günden beri,sanki elinde sihirli bir değnek varmışçasına,vakit kaybetmeden değiştirdi birçok şeyi.Bugün gelinen noktada,Spurs artık tam anlamıyla "olmuş" bir takımdır ve bunun arkasınaki en önemli etken Redknapp ve onun cesur hamleleridir.

"Deli" kaleciler sınıfının en ele avuca sığmazlarından olan Gomes'ten vasat-üstü,istikrarlı bir kaleci yaratabilmek ve yanına dünyanın en iyi ikinci kalecilerinden Cudicini'yi koymak Kuzey Londra'daki umut verici gelişmelerin ilkini oluşturuyordu.Bu hamlesini,geldiğinden beri istenileni veremeyen Pavlyuchenko'yu düzenli bir ilk 11 oyuncusu yaparak ve Rus forvetin skorer kimliğini ortaya çıkararak,parlatarak devam ettirdi.Danny Rose ve Gareth Bale gibi genç yeteneklere güvenerek formayı vermesinin de ayrı bir incelik ve deha göstergesi olduğunu düşünüyorum.Bir anlamda kumar sayılabilecek,Gudjohnsen-Keane değişikliğini de düşünecek olursak,Redknapp'ın ne kadar kararlı olduğunu ve hamlelerinin ne kadar radikal olduğunu rahatlıkla görebiliriz.Dolayısıyla,bu sezon izlediğimiz Tottenham "üzerine düşünülmüş bir Tottenham'dır" ve elde edeceği hiçbir başarı tesadüfi değildir veya şans olarak kabul edilemez.Redknapp'ın White Hart Lane'de kalıcı olacağını düşünüyorum,yani bildiğimiz,ne batan ne çıkan Spurs devri sona ermiştir diyebiliriz.Gelecek sezonlar onları çok daha iyi şeyler bekliyor olacaktır.

Maça gelirsek;her iki takım da inanılmaz kontrollü başladı.Redknapp kanatlarda klasik çizgi oyuncularını kullanmak yerine,içeriye katedebilen daha teknik,daha oturaklı iki ismi seçmişti(Modric,Bentley).Son haftalarda sol önde oynayan Bale ise arkaya geçmişti.Nedeni muhakkak Valencia'yı durdurabilme düşüncesiydi.Zira Valencia gibi bir oyuncuyu Bale'den başkasıyla savunmayı denemek,yanılgıların en büyüğü olacaktır.Klasik 4-4-2'ye göre sürdü oyuncularını Redknapp ancak ne Defoe-Pavlyuchenko,ne Modric-Bentley,ne de Palacios-Huddlestone ikilileri varlık gösterebildi maç boyunca.Buna rağmen,son haftalardaki performanslarıyla Güney Afrika daveti bekleyen-hak eden- defans ikilisi Dawson ve King gayet başarılılardı.İngiliz teknik adamın oluşturduğu takımın,yerleştirmeye çalıştığı anlayışın tamamen arkasındayım ancak,yine de günümüz hızlı bek sevdasının kimi zaman yarardan çok zarara yol açtığını düşünenlerdenim.Assou-Ekotto örneğinde olduğu gibi.Şu an Tottenham kadrosunun en zayıf halkasıdır bana göre ki iyi şut çeker,iyi bindirmeler yapar.Ama dediğim gibi,benim bek tercihim Corluka,Abidal gibi oturaklı,güçlü ve mental yönü kuvvetli,hücuma çıktığı kadar savunmada da etkili olabilen isimlerden oluşuyor.Belki hem hücum hem de savunma özelliklerinin bir arada bulunması bakımından,Pantsil,Baines ve Konchesky gibi isimleri diğerlerinden ayrı tutabiliriz fakat genel olarak beklerin Dani Alves-Corluka ekseninde yer aldığını ve daha çok tecih edilenin Dani Alves tipi bekler olduğunu biliyoruz.Ne var ki,Assou- Ekotto hiçbir zaman iki bek sınıfınında içinde yer alamayacaktır.Ez cümle,Tottenham artık "iyi" bir takımdır ancak Redknapp'ın önünde hala bir kaç zaruri hamle gözükmektedir.

Ferguson hakkında uzun uzadıya cümleler kurmak istemiyorum aslında.Çünkü eninde sonunda, söyleyeceklerimiz,onun dünyanın en büyük hocası olduğu gerçeğine varacaktır ki böylesi bir hayranlık ,onun dizilişini,tercihlerini veya maç boyunca yaptığı yanlışları görmemizi engelleyebilir.Manchester bir sistemin üzerinde temellenen,kimlik kazanan,gelişen takımların başında gelir.Bunu Cantona,Beckham,Roy Keane veya Ronaldo sonrası gösterdikleri direnç ve stabil oyun yapısıyla da anlatabiliriz.Ancak şu an için aynı cümleyi Rooney'in yokluğunda yazmak zor.Onsuz takım gerçekten zorlanıyor.Tabii böyle düşünmemizde,Berbatov'un normalde çok rahat yaptığı hareketleri dahi yapamamasının payı da var.Berbatov'un üzerinde bir baskı olduğunu düşünüyorum ama yine de Bulgar golcü Rooney'in alternatifi değil,sadece partneri olabilir.Bunun dışında,zorlandığı televizyondan dahi belli olan ve King'in attığı golde -bana göre-çok büyük bir hatası bulunan Rafael'i oyundan çıkarıp Macheda'yı oyuna alması ve Fletcher'ı da Rafael'in boşalttığı sağ arkaya alması,Ferguson'un maçı United'e getiren hamlesi olmuştur.Zaten Fletcher sağ beke geçer geçmez,koridordaki pas trafiğini hızlandırmış,bindirmelere ve ikiye birlere başlamıştı.Skoru 2-1'e getiren,Nani'nin enfes dokunuşu da bu sayede gerçekleşti.Nani'nin boşalttığı alana topla Fletcher girdi,Macheda ile üçgenin iki ayağını oluşturdular ve koşusuna devam eden Brezilyalı'yı golle buluşturdular.Gelişi güzel,spontane bir atak değil de öğrenilmiş,çalışılmış bir hücum organizasyonu gibi duruyordu ki Manchester'a dair en güzel şeylerden biri böylesi derslik golleri sık sık izleyebilmektir.

Maç öncesi düşüncem,taktik savaşına dönüşecek olan mücadelede,bitime 10-15 dakika kala bulduğu golle United'ın maçı "hissetirmeden" alacağı yönündeydi.Zira istatistiki olarak da baktığımızda,United son 15 dakikaların takımıydı.Ancak Giggs gol perdesini nispeten erkenden araladı.Vitesi yükseltmek istediğinde yükselten,düşürmek istediğinde düşüren sisteme Ledley King bir an için çomak sokmaya kalksa da devamı gelmedi ve önce Fletcher-Macheda-Nani üçgeni ardından da Giggs'in penaltısı United'ı rahat bir galibiyete ulaştırdı.Ferguson belki de ilk defa şehrin "öteki" takımı City'e bir iyilik yaptı-yararlanamadılar tabii-.Futbol böyle bir oyun işte,geçen hafta United'in tekrar şampiyonluk hayalleri kurmasını sağlayan Tottenham,bu hafta hayallerini canlandırdığı takım tarafından vuruluyordu.Neyse ki,City Arsenal ile berabere kaldı.Redknapp hala dördüncülüğün en büyük adayı.

21 Nis 2010

Fellaini : Moyes'in Yeni İlham Kaynağı


Sene başından beri Moyes ve Everton hakkında karalıyoruz.İskoç teknik adam,Jagielka,Cahill,Arteta gibi eksiklerle başladığı sezonun ilk yarısından sonra,sakat oyuncuların da katılımıyla hak ettiği sıralara doğru yükselmeye başlamış ve kadroyu nispeten stabil bir hale getirme konusunda başarı sağlamıştı.Ancak özellikle bu sezon Goodison Park ve istikrar kelimeleri hemen hiç aynı cümle içerisinde anılmadı desek yanlış söylemiş olmayız.Chelsea,City ve United'i yenip,Arsenal ile berabere kaldıkları Aralık-Şubat ayları arasında tüm sezon boyunca belki de ilk kez ideale yakın bir kadro vardı sahada.Ancak uzun sürmedi,önce Fellaini ardından da Gosling sezonu kapadı.Bu kayıpların yanına oynadığı 10 hafta içerisinde çok önemli işler yapan Donovan'ın gidişini de eklediğimiz de böylesi eksiklerin,iyimser bir bakış açısıyla,Moyes'in,orta sahayı Pienaar,Arteta veya Osman gibi fiziki güçleri düşük ancak top teknikleri,topla oynama becerileri yüksek,klasik orta alan oyuncularından farklı isimlerle kurmasına ön ayak olan yeni bir "aşama" yarattığını söyleyebilmek mümkün.Fakat buna rağmen,hiç bir hocanın,yeni bir diziliş,anlayış yaratırken dahi Fellaini gibi bir oyuncuyu aramayacağını söyleyemeyiz.

İşte o Fellaini,Faslı bir kaleci olan babasının çocuğu olduğunu doğrularcasına sergilediği hava hakimiyetiyle ve 7 yaşından beri yer aldığı Anderlecht Akademisi'nin tüm teorik,pratik eğitimini almış olmanın getirdiği görgü ve özgüvenle,aslında çift taraflı oyun stiline elvermeyecek kadar uzun boyu ve gelişmiş fiziğine rağmen,çok kısa bir dönemde İngiltere'de adından sıkça söz ettiren bir box-to-box orta alan topçusu olmuştu.Ne var ki,herşey sürekli olarak istediğiniz şekilde gitmeyebilir.Herşeyin aynı kalması fikrinin tabiata aykırı olduğunu zaten biliyoruz.Ancak mesele insan olunca,davranışların aklın denetiminden geçerek biçimlendiğini ya da biçimlenmesi gerektiğini düşünenlerdenim.Sanırım Fellaini iç güdülerini kontrol etme konusunda Anderlecht Akademisi'nde yeteri kadar fazla şey öğrenememiş.Genç yıldızın Londra'daki bir gece kulübünde sabah karşı 04.00'te bir kadına saldırdığı daha doğrusu vurduğu sanılıyor.Kadın şikayetçi olmuş,polis soruşturma başlatmış...Evertonlu yetkililer ise bir yargıda bulunmadan önce soruşturmanın sonuçlanmasını beklemenin doğru olduğunu söylüyorlar.Hadisenin doğruluğu yanlışlığı bir yana,bu durumdan en çok zararlı çıkacak kişi yine Moyes olacaktır.Daha önce de aynı sorunları Pienaar'da(alkollü araç sürmekten göz altına alınmıştı) yaşayan İskoç teknik adam,sakatlar ve disiplinsiz futbolcular konusunda en şanssız hocaların başında geliyor.Dileyelim,sakatlıklarda olduğu gibi,bu tür sapkınlıklarda da hoca problemden kurtulurken başka çözüm yolları denesin ve futbol ufkumuzu biraz daha genişletebilsin.Kolay bir istek olmadığının farkındayım ancak isteğin muhattabının Moyes olduğu düşünüldüğünde umutsuz olmak için herhangi bir neden yoktur...

Yeni Sinema Hareketi


Reha Erdem,Semih Kaplanoğlu,Yeşim Ustaoğlu.Alper Özcan ve daha niceleri...Şüphesiz bu yönetmenler ülkemiz sinema kültürünün gelişmesine -daha doğrusu yetişmesine -ön ayak olacaklardır.Ancak gerçek şu ki,bağımsız filmler-böylesi bir ayrım yapmak yanlış da olsa- izlenmiyor.Dolayısıyla yeni projeler de gerçekleşemiyor.Fakat sinemacılarımız bu zinciri kırmak üzere insiyatif aldılar ve "Yeni Sinema Hareketi" adlı bir oluşum başlattılar.Bu kapsamda Ortaköy Feriye sinemasında festival tadında,ama asıl amacı sinema icra eden yalnız ve cesur insanlar arasındaki dayanışmayı,iş birliğini ve iletişimi sağlamak,geliştirmek olan bir seri gösterim projesi düzenlediler.23 Nisan-9 Mayıs arasında gerçekleşecek olan etkinlikte bilet fiyatlarının da normalden ucuz olduğunu belirtelim.Özetle,Yeni Sinema Hareketi'nin,sinemayı bir sanat dalı olarak icra eden yönetmenlerin ve yapımcıların bir türlü kıramadıkları zincirlerini kırmaları için ve sadece sinema yapabilmek amacıyla başladıkları serüvenlerine aynı parola ile devam etmeleri için,destek verilmesi gereken bir oluşum olduğunu düşünüyorum.Toplu gösterim etkinliğine de katılmanızı ısrarla tavsiye ediyorum.


not:Resmin üstüne tıklayarak festival programını büyütebilirsiniz.

20 Nis 2010

Scholes : Vakur Prens


Ülke kavga-gürültü tartışa dursun,biz o efsanevi golün etkisiyle kendi gündemimizi Scholes ile sınırlı tutmaya çalışalım.Zira böylesi herkes için daha yararlı olacaktır.Şu an golün ardındaki çabayı anlayabilmek,bir başka model orta saha oyuncusunu keşfedebilmek içinde bulunduğumuz tartışmaların tümünden deha değerli görünmektedir.


Gurdian'dan Daniel Taylor uzun uzadıya açıklamış,kayıp zamanın son dakikasında gelen golün talihin güzel bir oyunu olmadığını -ki topu şişrmeye alışmış,stoperi ön bölgeye yollamayı adet edinmiş bünyelere inandırıcı gelmeyecektir muhtemelen bu argüman-.Gerçekten Taylor'un da belirttiği gibi,Scholes'in golü kesinlkle bir şans ürünü,uzun toplara bel bağlamış bir takımın son dakika çırpınışı ya da topun sekmesi veya şans eseri önünde kalmasıyla gerçekleşmiş bir mucize değildir.Bilakis 36'lık bir futbol emekçisinin,takımının pas trafiğini düzene sokup,rakip takım ataklarını püskürttükten sonra,ceza sahasına doğru yaptığı dikine koşuyla rakip savunmanın dengesini bozması ve bir anlık boşluktan faydalanarak takımının şampiyonluk umudunu tazelemesi sonucunu getiren çabasının bir mükafatıdır.Golü izleyin,daha doğrusu yalnız Scholes'i izleyin,hepsini göreceksiniz.


Bu blogda da sıkça adını andığımız,oyun anlayışını takdir ettiğimiz ve bir anlamda Scholes'in halefi olarak değerlendirebileceğimiz Fletcher de Kızıl Kurt'u takdir edenlerdenmiş.Takım arkadaşı hakkında uzun uzun konuşan İskoç,deyim yerideyse yere göğe sığdıramamış ve "onun gibisi bir daha gelmez" diyerek Kızıl Kurt'a duyduğu minneti anlatmış.Açıklamalarında bir çok önemli kısım var ancak en çok dikkatimi çeken bölüm,Scholes'in yaşantısının günümüz futbolcularının yaşamlarına oranla çok daha sade,basit olduğu ve belki de bu yüzden medyada hak ettiği değeri görmediği yönündeki açıklamalarıydı.Skandallarla,şiddet ve seks düşkünlükleriyle gündeme gelen Premier Lig yıldızlerından çok daha farklı bir portre çiziyor Scholes(G.Neville ile yaşadıkları gol sevincinin gördüğümüzden daha fazlası olduğunu düşünmüyorum).Yani Britanyalı'nın vakur,gösterişsiz karakterinin saha içine de oyun karakteri olarak taşınmış olduğunu görüyoruz.


Peki sahalarda görmeye çok alışık olmadığımız bir karakter olarak Scholes'in bize öğütlediği nedir? Basit ve net: Bırakalım Barcelona gibi oynama hayallerini,şimdilik Manchester gibi sistem içi unsurların parlamasına izin veren,inatçı,sabırlı,olgun bir takım yaratma hayalleri kuralım.Orta saha oyuncularımıza topla gerektiği kadar ama kesinlikle hadlerini aşmadan oynamaları gerektiğini,tek taraflı bir oyun yapısının takımın hücum gücünü eninde sonunda kısırlaştıracağını ve sadece topu kesmek üzerine kurulu,statik bir müdaafa anlayışından sıyrılmaları gerektiğini öğretebilelim.



18 Nis 2010

Popülizm ve Açılım

Mesele Kürt açılımına ya da doğrudan Kürtlerin "haklarına" karşı olmak meselesi değil,aksine tutarlı olduğumuz ölçüde destekleriz de.Ancak asıl mesele belki de gözden kaçan toplantıların,buluşmaların altında yatan "popülist zihniyettir".Demokrat Parti'nin,Ecevit CHP'sinin popülizmi üzerine sadece İletişim Yayınları tarafından basılan yüzlerce makale,onlarca kitap var belki de.Peki böylesi örnekler mevcutken nasıl olur da bu popülizm görülmez? Nasıl olur da görmezden gelinir? Demek ki,iki sihirli söze kananlar var.Tartışmanın içine girmek istemiyorum.Muhakkak değerli insanlar da kendi bildiklerini söylemek,inandıkları şeyler uğruna somut bir şeyler yapabilmek için katılmışlardır.İnanıyorum.Ancak en çok hatırlanması gereken sanatın,edebiyatın ya da başlı başına yazmak eyleminin kendisinin "muhalif" bir uğraş olduğudur.Konuyu yeri gelir,vaktimi olursa,ilerde elimden geldiğince ayrıntısıyla ele almaya çalışacağım.Yalnız şimdilik kısaca “Acı çeken bir halkın toplantısını ballı börekli saraylarda yaparsan böyle popülist bir toplantıya katılmam”(Kadir İnanır) anlayışının insanlığımıza en yakışır anlayış olduğunu savunuyorum.

Ayrıca yaklaşık 80 davetli yazardan 3-5'inin toplantıya(bakın açılıma veya Kürt sorununun çözümü yolunda atılacak adımlara demiyorum) inanmadıkları gerekçesiyle katılmayacaklarını belirtmesi edebiyat dünyamızın bağımsızlığını,samimiyetini tartışmaya açmıştır.Ötesini düşünmek istemiyorum,bir yazarın siyasal iktidarla,otoriteyle el sıkışması,çay içmesi,oturup dertleşmesi pek hayırlı bir iş değildir.

Kızıl Kurt # 2


Maçı izleyemedim.İzlemediğim maçı yazacak değilim tabii ancak bu yazıyı yazmamın sebebi,maçın tek golünün "o"na ait olmasıdır.Wolwes deplasmanında takımını ipten aldıktan sonra "Belki de Manchester sene sonu bu gol sayesinde şampiyon olacak." (Kızıl Kurt : Paul Scholes) diye yazmışım.Önceki gün takımını bir kez daha şampiyonluk potasına soktu ve "şampiyonluk getiren golller"den bir tane daha atmayı başardı.Gol nasıl meydana geldi,nasıl oldu hiç bir fikrim,haberim yok fakat ceza sahasına girmiş bir Scholes her zaman çok büyük bir tehlikedir.

Sir Alex,bu sene çektiği kalp ağrılarının karşılığını fazlasıyla alan Harry Redknapp'a mı yoksa "Kızıl Kurt" Scholes'e mi teşekkür etmeli bilemiyorum.Doğrusu böylesi kötü bir periyottan sonra takımı tekrar şampiyonluk yoluna sokabilmesiyle asıl övgüyü ve teşekkürü kendisinin hak ettiğini de söyleyebiliriz.Sezon sonu ligin zirvesinde kimin olacağı hala belli değil,yalnız Ferguson ve tayfasının umut tazelemek konusunda rakipsiz oldukları aşikar.

15 Nis 2010

ŞAMPİYON "OM" GİBİ


Bu akşam, Fransa'da maç eksikleri bulunan iki takım Bordeaux ve Marseille maçlarını büyük bir ölçüde tamamladılar(Bordo'nun 1 eksik maçı daha bulunmakta.). Tabii ki Marseille bu dönemeçten en karlı çıkan takım oldu diyebiliriz. 5 maç üst üste kazanarak(bunların 4'ü iç saha maçıydı.) ikinciyle arasındaki puan farkını 5'e çıkardı ve şampiyonluk yolunda büyük bir yol katetmiş oldu. Tabii Bordeaux'un son 3 maçını kaybetmesi de, şampiyonluğun en büyük adayının, bir anda 5.'liğe kadar gerilemesine sebep oldu. Bu arada Şampiyonlar Ligi maçları da oynayan Bordeaux, iki kulvarı da domine edecek kadroya ve vizyona sahip olmadığını da gösterdi. Şampiyonlar Ligi'nde Lyon'a elenen Bordeaux, ondan sonra oynadığı son 2 lig maçından da mağlup ayrıldı. Bu akşam Fransa 1. Ligi'nden düşmesi kesinleşen Le Mans'a da yenilmesi, hala herkesin Şampiyonlar Ligi'nden elenmiş olmanın üzüntüsü ve negatif etkisi içinde olduğunun bir kanıtı diyebiliriz. Şampiyonlar Ligi içerisinde yer alan takımların bir handikapı da, şampiyonluğa giden yolda oynanan kritik maçlarda bile yaşanan konstrasyon eksikliği.Bordeaux da bugün bunun sıkıntısını çekti büyük olasılıkla.Böylelikle, uzun bir aradan sonra Lyon'un Fransa Ligi'ndeki şampiyonluk serisine geçen yıl son veren Bordeaux, bu yılda 2'de 2 yapma şansını elinin tersiyle itmiş oldu. Çok yazık tabii ki de. Ayrıca şunu da eklemek isterim ki, Lyon'la Şampiyonlar Ligi'nde oynayacağı o kritik ilk maçın, 3 gün öncesinde Marseille ile oynadığı Lig Kupası final maçını da kaybeden Bordeaux, aslında bir bakıma Şampiyonlar Ligi rüyasına, büyük kayıplar eşliğinde veda etti.


Marseille ise Şampiyonlar Ligi gruplarını 3. sırada bitirip, Uefa Avrupa Ligi'ne katılma hakkı kazanmıştı 2009'un Aralık ayında. Sonrasında 2010'un Şubat ayı içerisinde Fc Cobenhagen'ı kupanın dışına itmiş ve Portekiz'de şampiyonluğa koşan Benfica'nın rakibi olmuştu. Benfica'ya, deplasmanda 1-1 gibi avantajlı bir skor elde etmesine rağmen, elenmekten kurtulamamıştı Marseille. Çok büyük bir beklenti içinde bulunmayan camia da bu elenmenin şokunu üzerinden çabuk atıp, lige kanalize olmuştu bile bu dönemde. Son Benfica maçından sonraki 5 lig maçını da kazanması bunun en büyük göstergesi olsa gerek. Ve gelinen son durumda Marseille, son dönemde kafa olarak daha rahat ve fizik olarak daha zinde olmanın verdiği avantajı iyi kullanmasını bildi. Son maçlarını izleme imkanı bulduğum Marseille evinde telaş yapmadan rahat galibiyetlere imza attı. Orta alanda Kabore, Lucho Gonzalez ve Hatem Ben Arfa gibi tecrübeli isimlerle ayağa, sakin bir top oynadı. Maçlarda nispeten erken gelen goller de, Marseille'nın bu rahatlığında ve sakinliğinde büyük bir rol oynadı. Son 6 haftada Marseille'nın şampiyonluk için oldukça elverişli bir fikstürü de var. Bu 6 haftada tek zor maç olarak sadece Lille maçı öne çıkıyor. Takıma sakat Niang'ın da dönüşüyle, Marseille hatalar trenine binmediği takdirde finişi ilk sırada görür. 91-92 sezonunda yaşanan son şampiyonluktan beri Marseille taraftarı da şampiyonluğa hasret. Bunu izlediğim maçlarında da açıkça gördüm.Büyük bir taraftar desteği,Marseille'nın arkasına aldığı kuvvetli bir rüzgar adeta. Bunu iyi de değerlendirdiler kanımca.


Lyon'sa artık gözünü Şampiyonlar Ligi'ne dikti gibi. Ligde en son, belalısı Lille'le 1-1 berabere kaldı. Şampiyonluk uzak görünse de, bari Şampiyonlar Ligi biletini alalım diye uğraşıcaklar bu saaten sonra.

Fransa 1. Ligi'nde son görünüm bu şekilde.Son olarak zaman ayırıp okuyan herkese ve en başta Kieran'a çok teşekkürler.


"by Xiksvelie "

12 Nis 2010

Laws,Gudjonsson ve Burnley


Kariyerinin ilk Premier Lig deneyimini yaşayan teknik direktör Brian Laws,göreve geldikten 3 gün sonra Lancashire ekibi evinde,Arsenal'i ağırlıyordu .1-1 biten karşılaşmanın sonunda Burnley lig sıralamasındaki 13.lüğünü koruyor,Laws da düşme hattından uzak olmanın verdiği rahatlıkla görevine başlıyordu.

Ne var ki Brian Laws'ın rahatlığı uzun sürmedi.Takımının 3 puan alabilmesi için tam 2 ay beklemesi gerekecekti.Göreve geldiğinden beri,7 maçta yalnızca 2 puan alabilmişti,yine de West Ham karşısında ilk kez kazandığı 3 puan dahi onları düşme hattının üstünde tutmaya yetiyordu.Ancak,güzel başlayan Şubat ayının devamını getirememiştiler.Tam iki aydır,3 puan alamıyorlardı ve bu 9 maçlık süreçte sadece 1 puan alabilmişlerdi.Özetle,Burnley'de işler yolunda gitmiyordu.

Geçtiğimiz hafta sonu Hull City'i deplasmanda 1-4 mağlup eden Bordo-Mavililerde işler hala yolunda gitmiyor.Haliyle,eleştirilenlerin başında da Brian Laws geliyor.Göreve geldikten sonra yalnızca iki maç kazanabilmiş olması da elinin güçlü olmadığının dolayısıyla kendini savunmakta zorluk çekeceğinin bir göstergesi gibi.Son olarak oyuncusunun gazabına uğramış Laws.Bu sezon kadroda pek şans bulamayan İzlandalı Joey Gudjonsson tüm takım arkadaşlarının hocasına olan güvenlerini kaybettiğini ve aslında hocanın maçları bir anlamda soyunma odasında kaybettiğini çünkü oyuncuları kendine inandıramadığını belirtmiş.İzlandalı bu açıklamayı 1-6'lık City hezimetinden sonra yapmış fakat Burnley yönetimi Gudjonsson'un açıklamaları hakkındaki soruşturma kararını 1-4'lük Hull galibiyetinin ardından alımış.Sezon sonu kontratı bitecek olan Gudjonsson'a kesilecek ceza henüz belli değil ama bundan daha da önemlisi,eğer geçtiğimiz hafta sonu Burnley Hull City karşısında galip gelemeseydi İzlandalıya aynı yaptırım uygulanır mıydı?Bu sorunun cevabı neredeyse Laws'ın geleceği kadar belirsiz...

11 Nis 2010

Blackburn - Manchester Utd. : 0-0


Ewood Park'ta güzel şeyler görmeyeli çok oluyor.Sanırım,en son Mark Hughes döneminde organize bir futbol oynuyordu Lancashire ekibi.Sam Allardyce ile birlikte sanki özüne dönmüş;organize,derli toplu bir futbol oynamak onların haddine değilmiş gibi renksiz,kısır,golü sadece kişisel hatalar ve şanslı dokunuşlara bırakan bir hüviyete bürünmüş Mavi-Beyazlılar.Oysa "The Riversiders"ın bir Premier Lig ikinciliği bir de şampiyonluğu var.Tamam,belki şu an kadrolarında Tim Flowers gibi efsanevi bir kaleci,Henning Berg gibi hem ayağına hem hava toplarına hakim bir stoper,David Batty veya Tim Sherwood gibi daha o zamandan günümüzün o meşhur "box to box"unu yapabilen,dinamik orta saha oyuncuları ya da en basitinden forvette Alan Shearer gibi bir golcüleri yok fakat yine de,en azından milli takım referansı olan bir Paul Robinson,stoperden santrafora çok geniş bir alanda kullanılabilecek bir Christopher Samba,en kötü haliyle bile Premier Lig'de adından söz ettirebilecek yetenekte bir David Dunn ve genç yıldız Kalinic var elinde Big Sam'in.Geçmişe saygın yoksa bari futbolcularına olsun...Maçın başladığı skoru alınabilecek skorlar içerisinde en optimumu olarak değerlendiren ve bunu muhafaza etmeye yönelik bir anlayış şüphesiz ki elinde "iyi" futbol oynayabilecek bir malzemesi olan,daha da önemlisi bu ligde daha önce yukarılarda oynamış bir takımın kimliğine,geçmişine yakışmamaktadır.Kuşkusuz,Allardyce'nin kendi gerçeklerini,koşullarını değerlendirmeksizin,puan ihtiyacını göz önünde bulundurmaksızın,estetik kaygılar taşıyan,bol varyasyonlu bir oyun anlayışı sergilemesini bekleyemeyiz.Ancak klasik İngiliz futbolunun basit kanat organizasyonlarını dahi göremez olduk Blackburn'da.Bu anlamda en iyi yaptıkları şey sıkı disiplinli ve ciddi bir savunma anlayışlarının olması.Onun dışında,bu sezon Chelsea'den,Liverpool'dan son olarakta United'dan puan almayı başardılar fakat buna rağmen sanıyorum kimse Blackburn'un ilk 8'i ilk 6'yı zorlayabilecek bir takım olduğuna inanmıyordur.İşte asıl mesele de bu.

Ferguson hafta içindeki Münih bozgunundan belli dersler çıkarmış olmalı ki Carrick,Fletcher,Rafael ve Evra'yı yanında oturtmuş,orta alanı biri 37(Giggs) biri35(Scholes) yaşında olmak üzere iki veterana bırakmıştı.Hafta içi yapılan pas hataları ve yanlış top tercihleri değerlendirildiğinde,bu ikilinin soğukkanlı ve kontrollü bir ikili olabilecekleri için oyunun temposunu her zaman düşük tutmak isteyen bir takıma karşı doğru seçim olduğunu söyleyebiliriz.Bu değişikliğin yanı sıra,sakatlıktan kurtulan ve Münih karşısında da son yarım saat görev alan O'Shea sol beke çekilmişti.Sol bekin esas ismi Evra ise kulübedeydi.Son olarak forvette,alternatifsiz Berbatov'un yanına genç İtalyan Macheda'yı koymuştu Ferguson fakat Macheda'nın etkisiz kaldığını,daha doğrusu işinin ehli Blackburn savunması tarafından kısa sürede etkisiz hale getirildiğini gördük.

Maç tahmin edilebileceği gibi yavaş,temposu düşük bir şekilde başladı.Zamanla United oyunun kontrolünü ele alsa da bir türlü istediği fırsatları yakalayamadı.Bu dakikalarda,Berbatov'un orta saha çizgisine kadar gelerek top alması,top dağıtması ve bu sayede diğer takım arakdaşlarının demarke olmasına fırsat tanıması United'ın en büyük hücum silahı gibi duruyordu.İlginçtir,elverişli fiziğine rağmen,fiziğinin getirdiği avantajları ceza sahasında değil de daha çok orta alanda kullanmayı seven tipte bir futbolcu Berbatov.Topu o kadar düzgün kullanıyor ki,kimi pozisyonlarda gol vuruşlarında yetersiz kalmasını anlayamıyorsunuz...

Blackburn'un ilk yarı boyunca rakip yarı alana,gelişi güzel paslar dışında bir kere dahi iki-üç pas sonunda gelebildiğini hatırlamıyorum.Tabii bunda oyunu kurup,yönetebilecek olan tek ismin,David Dunn'un yedek kulübesinde olmasının da payı büyüktü.Zaten Dunn ikinci yarı oyuna dahil oldu ve Blackburn nispeten derli toplu oynamaya başladı.

United'ın uzunca bir süredir,şu son 3-4 maçlık periyotta zorlandığı kadar zorlandığını hatırlamıyorum.Aslında bugün belli dakikalarda topu çok iyi kullandıkları da oldu ne var ki topa çizgiyi geçirtebilecek kadar inatçı ve özgüven sahibi bir isim yoktu sahada.Zorlandıkça oyunun yönünü bir kanattan diğerine çevirdiler ki çevirilen toplar genelde tehlike yaratacak organizasyonların hazırlayıcısı olmaktan uzaktı.Bu özgüven eksikliği tüm Unitedlı oyuncularda görülüyordu.Öyle ki maçın 77. dakikasında United kalesine gelen etkisiz bir top dahi Ferdinand'ın paniklemesine yol açacak,aceleci davranıp topu kornere yollayan savunmacıyı kalecisi van Der Sar adeta fırçalayacaktı.Söz konusu motivasyon eksikliği maçın son dakikalarına doğru,skor arayışına bağlı olarak daha çok göze çarpmaya başladı.Anlaşılan Unitedlılar maç boyu iyi savunma yapan Blackburn'e gol atamayacaklarına inanmıştılar.Oysa,Ferguson'un maç kadrosunu "veteran" ağırlıklı oluşturmasının ardında yatan düşünce de buydu :oluşabilecek her türlü motivasyon kaybını engelleyebilmek ve sakin oynayabikmek için orta sahada Giggs ve Scholes'i kullanmıştı.Ama olmadı...

Big Sam Chelsea ve Liverpool'dan sonra United'dan da puan aldı.Ligde de çok rahat bir durumda.Ancak dediğim gibi,Big Sam'in Blackburn'u ile Kenny Dalglish'in Blackburn'u kesinlikle bir değil...

9 Nis 2010

İstanbul Film Festivali Notları #2 : Petit Indi


İspanyol,Katalan,Fransız ortak yapımı "Petit Indi",son yılların "popüler" şehirlerinden Barcelona'nın banliyölerinde yaşayan genç Arnau'nın hayata tutunma serüvenini anlatıyor.İspanyol yönetmen Marc Recha kamerasını şehrin dışında yaşayan,günlük,angarya işlerle geçimini sağlayan ufak bir aileye tutuyor ve yalnızlığını,umutsuzluğunu,kederini çeşit çeşit kuşlarıyla unutmaya çalışan Arnau'nun sıkışmışlığını gözler önüne seriyor.

Kent-kır ayrımı ve hiç bir zaman tam olarak şehirli veya taşralı olamama durumu son dönem Türk sinemasının sıkça işlediği bir konu.Avrupalı bağımsızların da böylesi bir konuyu işlemeleri aslında aynı sancıların,bir takım subjektif ögeler barındırsa da,genel hatlarıyla coğrafya ayırt etmeksizin dünyanın çoğu yerinde,özellikle gelişimini geç tamamlamış ya da hala gelişmekte olan ülkelerde de yaşandığını gösteriyor.Bu anlamda "Petit Indi" her ne kadar Barcelona'nın eteklerinde geçiyor olsa da kent-kır meselesinde,Semih Kaplanoğlu'nun filmlerini andırıyor dersek yanılmış sayılmayız.

Arnau yaşıtlarına göre çok daha hassa bir yapıya sahiptir.Her hafta sonu şehir merkezine,cezaevindeki annesini görmeye gider.Annesini cezaevinden kurtarmak için iyi bir avukata ihtiyacı vardır.İyi bir avukat içinse hatrı sayılır bir paraya.İşte bu uğurda,bir anlamda dert ortağı sayılabilecek sakasıyla şampiyonaların yolunu tutar ve kuşu Katalunya Şampiyonası'nda en güzel sesli kuş seçilir.Artık yeterince parası vardır ancak haylaz dayısı sayesinde alıştığı köpek yarışlarına her geçen gün daha fazla para yatırmaya başlamıştır ve bahis hayatında önemli bir yere sahip olmuştur.Arnau hayatındaki tüm kötü gidişleri para ile düzeltebileceğini düşünmüştür ama bu büyük bir yanılgıdır.

Barcelona gibi büyük bir metropolün yanıbaşında hayata tutunmaya çalışan Arnau'nun hikayesi aslında bildiğimiz ama kesinlikle kayıtsız kalamadığımız bir hikaye.Kent ve kır arasındaki sıkışmışlığı yalın ve gerçekçi bir dille anlatan film Barcelona'nın "köşelerini" perdeye yansıtma konusunda da çok başarılı olmuş.

8 Nis 2010

Şampiyonlar Ligi'nin Öğrettiği...


Şampiyonlar Ligi'nde son bir kaç haftadır izlediğimiz futbol sayesinde, pek Süper Ligimiz'de oynanan, daha doğrusu oynanmaya çalışılan, 90 dakikanın sonunda bırakın Almanları, neredeyse ilahi bir performans sergileyen, buna karşın doğası gereği yenmek-yenilmek nedir bilmeyen "kas"ların ya da özünde iyi mücadele edenin kazanmasıyla ya da maçın centilmence geçmesi dileğiyle hiç bir ilgisi olmayan, yalnızca kazanmayı isteyen "ruh"ların dahi kazanamadığı top oyununun(adına futbol denirse!), aslında hakettiğimiz oyun felsefesi olduğunu bir kez daha gördük. Öyle ya, her türlü toplumsal, siyasal olayda kaostan beslenen bir ülkenin futbolcularının da doğabilecek her türlü kaostan medet ummasından daha doğal bir şey olamaz herhalde. Yoksa henüz geçtiğimiz Pazartesi tanık olduğumuz, Barış Özbek'in "kasti" tekmesinin kaos yaratma isteğinden başka bir açıklaması olabilir mi? Sorun kuşkusuz toptan bir zihniyet sorunudur.Peki Vassel'inden Sapara'sına, Tigana'sından Del Bosque'sine onca "profesyonel"in görev yaptığı ülkemizde söz konusu zihniyet devriminin gerçekleşmemesini nasıl yorumlayabiliriz? Oysa ülkemizin genel tercihidir, "tepeden inmeci" modernleşme. Pekala futbolda zihniyet değişimi de bu sayede gerçekleşebilirdi. Ama her zaman öyle kolay olmuyor tabii. Eleştirdiğimiz Cumhuriyet modernleşmesinin bile köklerinin Tanzimat'a kadar uzandığını biliyoruz. Öyleyse,Gökçek familyasının, "tepeden inmeci", Lemerre'li, Geremi'li, Vassel'li girişimleri ya da İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin taratftarsız bir kulüp yaratıp , ülkeyi Avrupa'da temsil etme noktasına kadar getirme amaçları ne yazık ki nafiledir.

Amacım "beylik" laflar etmek değil. Ancak tek işi futbol oynamak olan, profesyonel bir futbolcunun sözleşme imzaladığı kulübü 24 saat geçmeden terk ettiği bir ülkeden bahsediyoruz.Dolayısıyla, takımının, top salt kendi takımındayken değil karşı takımın ayağına geçtiğinde de nasıl pozisyon alacağına kafa yoran futbol adamlarının karşı karşıya geldiği arenalardaki randevular, biz izleyicilerin sözü geçen icra edicileri sanki başka bir gezegenden gelmiş gibi görmemize sebep oluyor. Oyuncularının eğitiminde bilgisayardan yani istatistiki verilerden faydalanan bir teknik adamı, öteki "golü bilgisayarlar değil,futbolcular atar" diyerek küçümsemeye çalışıyor. Üstelik bu söylediğine inanıyor da. Şampiyonlar Ligi'nin öğrettiklerinin önemi de burada ortaya çıkıyor : salt oyun oynama niyetinin ötesinde, oynadığı oyuna bir isim vermek, onu biçimlendirmek, zaman içinde kendi tarzını oluşturmak gibi sanatsal kaygılar öne çıkıyor. Hangi işi yaparsanız yapın, yaptığınız işi güzel kılan da budur zaten. Ona kendinizden bir şeyler katabilmek ,ona şekil vermek, gerektiğinde üzerine imzanızı atabilmek...Hepsinin dışında, tek isteğim, ülkemin futbolunda da bir kanat akınını bir yanılsamayı izlercesine büyüyle, ardındaki gizemi çözmeye çalışarak izleyebilmektir.

7 Nis 2010

Manchester United - Bayern Münih : 3-2



Böyle bir maçı anlatmaya nereden başlanır? Sahaya çıkan koridorda Rooney'in görünmesi gecenin şölen gibi geçeceğinin bir göstergesiydi adeta. Bunun dışında, van Gaal ve Ferguson'un karşı karşıya gelecek olması da, benim açımdan, maçı unutulmaz kılan detaylardan biriydi.

Üst üste iki maç kaybeden bir United ve haftasonu deplasmanda,Bundesliga'nın lideri Schalke'yi yenen bir Münih vardı maç öncesinde. Sir Alex, ilk sakatlandığı günden beri Rooney hakkındaki soruları yanıtsız bırakıyor,hatta maç öncesine kadar Rooney'i riske etmeyeceğini anlatıyordu. Ancak maç başladığında Rooney santrayı yapan ikiliden biriydi. Bunun sebepleri arasında düşük bir ihtimal de olsa Ferguson'un,İngiliz golcüyü maç öncesi taktik savaşının bir parçası olarak oynatmayacağını söylemiş olabiliriz. Ya da,Rooney kolayca tahmin edebileceğimiz üzere, tam olarak hazır olmasa da, böylesine önemli bir maçta takımını yalnız bırakmak istememiş olabilir ve bu yüzden sahadaki yerini almıştır. İkincisi daha kuvvetli bir ihtimal gibi görünüyor. Çünkü, Rooney'in oyun içinde zaman zaman aksadığını,zorlandığını gördük.

Manchester adına sürprizler sadece Rooney ile bitmiyordu tabii...Hafta sonu Chelsea karaşısında orta alanda Fletcher-Scholes-Giggs üçlüsünü görevlendirmişti Sir Alex. Dün akşam ise aynı bölgede Fletcher-Carrick-Gibson üçlüsünü kullandı. Fletcher-Carrick ikilisi alışıldık isimlerdi ancak bu ikilinin yanında Giggs veya son haftalarda form düşüklüğü yaşayan Scholes'i değil,genç İrlandalı Gibson'u kullanıyordu. Bu değişikliğin sebebini Giggs veya Scholes'in form düşüklüklerinin dışında Gibson-Fletcher-Carrick üçlüsüyle hem orta alanı forse edebilme, hem de orta sahada fiziki üstünlüğü ele geçirme düşüncesiyle açıklayabiliriz. Ayrıca,sağ bekte emektar Neville'nin yerine genç Rafael'i tercih etmesi ve takımın "oksijen tüpü" görevini gören Koreli yıldız Park'ı yedekte başlatıp, ön bölgeyi üçleyen kanat tercihlerini Nani ve Valencia'dan yana kullanması Ferguson'un önemli değişikliklerinin sonuncusunu oluşturuyordu.

Maç beklenildiği gibi hızlı başladı. Aslında United sabrıyla bilinir, gol atmak için sabırsızlanmazlar, önce topu rakip takımın gardını düşürene kadar ayaklarında tutarlar, sağdan sola çevirirler ve nihayet maçın son bölümlerine doğru vitesi yükseltip istedikleri skoru elde ederler. Ancak bu sefer öyle olmadı,alıştığımız United'in aksine ilk 6 dakikaya 2 gol sığdırmayı başarabilen bir United gördük sahada. Önce Gibson'un orta bölgedeki mevkidaşlarına(Fletcher,Carrick) taş çıkartırcasına attığı şut ve ardından Nani'nin enfes dokunuşu skoru 2-0'a taşıyordu. Münih'in sahadan adeta silinmesine sebep olan bu iki golden sonra United oyunu domine etmeye devam etti ve ilk yarının sonlarına doğru Nani harika bir şutla durumu 3-0'a getirdi. Böylesi bir skoru sanıyorum ne Ferguson ne de van Gaal tahmin edebilirdi. Ne var ki,van Gaal umutlarını ikinci yarıya taşıyabiliyordu,onu ikinci maça avantajlı taraf olarak çıkartan "prens" Olic,ilk yarının son dakikalarında attığı gol ile hocasını bir kez daha umutlandırıyordu. Hem de ne umutlandırmak...

İkinci yarı Rafael'in kırmızı kartıyla başladı desek yanlış olmaz sanırım.Ferguson'un bu karta karşı aldığı önlem ise Rooney'i çıkartıp sağ bek mevkiine O'Shea'yi almak oldu.İlerleyen dakikalarla birlikte Münih orta alandaki hakimiyeti eline almış, oyunu istediği gibi yönlendirmeye başlamıştı.Aynı dakikalarda United cephesinde ise Carrick ve Gibson oyundan düşmeye başlamıştı.Yanlış top tercihleri, pas hataları ve 10 kişi kalan takımın direncinin düşmeye başlaması da ibreyi Münih lehine çeviren etkenlerden olmuştu. Nitekim,United'in hücuma çıkarken kaptırdığı bir top korner olarak United kalesine geri dönüyor ve Hollandalı yıldız Robben turun kaderini belirliyordu. Öyle bir gol atıyordu ki Robben, uzun yıllar unutulmayacak, United ve Münih kelimelerinin geçtiği her cümlede bahsi geçecek türden bir anın öznesi oluyordu.

Sir Alex yıllara yenik mi düşüyor bilinmez ama van Gaal'in kazanma hırsıyla yıllara meydan okuduğu kesin.İskoç teknik adamın ekibi topa daha çok sahip olmak ve daha etkin oynamak zorunda. Yani, alışılmış United şablonuna geri dönülmesi şart. Öte yandan, Olic ve Robben'in Münih'e turu getiren isimlerin başında olduğunu söylememiz gerekir.Gününde bir Olic'in,Inzaghi'nin daha üstün yeteneklerle donatılmış hali olarak neler yapabileceğini görmemiz açısından da ilginç bir geceydi. Old Trafford'da yeşil-sarı kaşkollar belki de ilk kez bu kadar hüzünlü salınırken, van Gaal ve talebeleri kitap olacak bir destanın ilk sayfalarını yazıyor gibiydiler...

6 Nis 2010

Hüyükteki Nar Ağacı


Tarımda makinalaşmanın başladığı yıllar.Massey-Ferguson marka traktörler,biçerdöverler ve işsiz kalmış onca ortakçı,yarıcı,ırgat...O yıllar sıtmadan kırılan Çukurova'da,ağaların verimlilik artışı sebebiyle,"dağlı",mevsimlik ırgatların yerine tercih ettiği traktörler Çukurova'yı bir kez daha sarsmış,sineğinin yanına,sapsarı kesilen suyunu,kuraklığının yanına işsizliği eklemiş,tüm halkı perişan etmiştir.

Yaşar Kemal "Hüyükteki Nar Ağacı"nı 1951'de İstanbula gelmesinden hemen önce Kadirli'de kaleme almış.Roman,yazıldıktan uzun bir süre sonra yazarın annesinin sandığında bulunmuş ve böylece aslında unutulan romanın yayımlanmasına karar verilmiş.

İnsanı bildiği,konuştuğu Türkçeden utandıracak kadar zengin dili,kendi hırslarından,çıkarlarından uzaklaştıracak kadar saf karakterleriyle bambaşka bir kimliğe bürünüyor "Hüyükteki Nar Ağacı".Bu kadar yarıda kalan,bu kadar insanın içini burkan,insanın doğa karşısındaki halini,tavrını bu denli safça,çaresizce anlatan bir roman daha var mıdır bilmiyorum.Yalnız,Yaşar Kemal'in Çukurova'yı dile getirip,kapitalizmin üzerine düşen acımasız gölgesini,sıtmalı Yusuf'u,umutsuz Hösük'ü,umut etmekten bıkmayan Mehmet'i düşürdüğü halleri son derece yalın ve etkileyici bir dille anlattığı muhakkak.

Hüyükteki Nar Ağacı,Çukurova'ya iş aramaya gelen "dağlıların",bir an olsun ümitlerini kaybetmeden köy köy,kapı kapı dolaşıp iş ararken,diğer yandan arkadaşlarını ölümcül sıtma hastalığından kurtaracak,kimisine bir öküz,kimisine bir iş verecek o kudretli,Hz.Ali'nin emri ile Akhoyük'ün tepesini kendine yer edinen nar ağacını bulma maceralarını anlatıyor.Bu hikaye bir film olsa muhtemelen türü "yol filmi" olurdu.Bir roman olarak türünü ise,mevsimlik işçilerin dramını anlatan bir yolculuk hikayesi diye özetleyebiliriz fakat söz konusu yolculuk o kadar dramatik ki yutkunurken zorlanmanıza sebep olabilir.

Zeki Demirkubuz ve Ahlak

Zekâyı, manipülasyon ve kötülükle özdeşleştiriyor gibisiniz sürekli...

"Evet, tabii. Bu benim hayatımda, daha gençken sezdiğim, sonra anlamlandırdığım bir şey. Entelektüellerle, aydınlarla, akıllı insanlarla aramda hep bir mesafe olmuştur. Benim onlardan hoşlanmamam, onların benden nefret etmesi için de hep bir vesile olmuştur bu. Ahlaktan bağımsız akıl, dünyanın en tehlikeli ve aşağılık şeyidir. Bu yüzden, ahlaki olarak sorumluluklarını almayan bir zekâya ya da akla asla inanmam. Yaradılış itibariyle, doğa itibariyle, kötülüğün, karanlığın kaynağı herkeste mevcuttur. Sadece, ahlak dediğimiz şeyin, bunu dışarıya yansıtırken neyi öne çıkaracağımız iradesini belirleyen şey olduğunu düşünüyorum. O yüzden, elbette ahlaka bu kadar vurgu yapan biriyim. Bunların hiçbirinden bihaber olmadığım gibi, zekâ yüzünden, bütün bu kötülüklerin, bütün bu aşağılık yanların hepsi potansiyel olarak bende, belki birçok insana göre fazla fazla mevcut. Ama irademi, ahlaklı yanımı kullanmaya çalışarak bunlara engel olmaya çalışıyorum."

"Altyazı" dergisinden aynen alınmıştır.Üstüne laf edip zihinleri kurcalamanın bir anlamı yok.Zaten her şey tüm berraklığıyla ortada duruyor...

5 Nis 2010

İstanbul Film Festivali Notları #1 : The Trotsky


Film festivalini Kanada yapımı "The Trotsky" ile açmış olduk.Gösterimin yapıldığı Yeni Rüya salonuyla ilgili bir yorumda bulunmayacağım çünkü ne desem eksik kalır.Sadece,daha önce hiç bu kadar kötü bir salonda festival filmi izlemediğimi belirteyim yeter.

Trotsky ya da ülkemizde bildiğmiz üzere Troçki,Kanada'nın Quebec eyaletinde yaşayan lise öğrencisi Leon'un "devrim" serüvenini konu alıyor.Leon kendisini ünlü Sovyet sosyalisti Lev Troçki'nin reenkarnasyonu olduğuna inandırmıştır ve hemen her hareketini Troçki'nin yaptıklarıyla karşılaştırarak biçimlendirmektedir.Kısa süren "devrimciliğine" babasının fabrikasında başlattığı boykotla başlar.Soluğu nezarette alır ancak,bu onu yıldırmaktan çok sevindirir çünkü devrimci eylemleri cezalandırıldıkça kendini Troçki'ye daha da çok benzetmektedir.Tipik burjuva alışkanlıkları gösteren ailesi ise Leon'un bu tavırlarına bir anlam verememektedir ve babası son çare olarak daha disiplinli bir eğitim alıp deyim yerindeyse törpülenmesi amacıyla oğlunu bir devlet okuluna yazdırır.Oysa bu Leon için bulunmaz bir fırsattır zira uğruna mücadele ettiği halk ile aynı çatı altına girme fırsatını elde etmiştir.İşte bu andan sonra maceramız başlar : Leon,okulundaki katı hocalara rağmen öğrenciler arasında örgütlenmeye başlamıştır ve okulu ele geçirmeyi kafasına koymuştur.

Trotsky,lafını esirgemeyen bir film ancak kesinlikle sıkıcı değil.Aksine çokta neşeli.Sanırım,bu kadar"suya sabuna dokunup" da can sıkmayan,üstelik gülümseten bir film daha bulmak zor olacaktır.Leon'un kısa devrim hayatında gördüğü gibi,devrim kesinlikle bireysel fedekarlıklardan daha fazlasını gerektiriyor,hatta bireysel çabalardan çok toplumsal bilinç ve özveriye ihtiyaç duyuyor.Ancak kitlesel bir hareket haline geldiğindeyse neredeyse elzem oluyor.Ezcümle,inanılmaz komik ve bir o kadar da düşündürücü bir film "The Trotsky"...

Oyunculuklara da ayrı bir paragraf açmadan bitirmeyceğim yazıyı.Özellikle Leon tiplemesiyle Jay Baruchel ve izleyenleri liseli bir ergene de aşık olunabileceğine ikna eden Emily Hampshire olağanüstü bir performans sergilemişler.

2 Nis 2010

Fulham-Wolfsburg (Maç Sonu)


Maç öncesi kısımının son bölümünde yaptığımız güzelleme ne yazık ki tam olarak yerini bulamadı.Aslında oyun son dakikalara kadar tamamen Fulham'ın istediği şekilde ilerledi,ancak bitime iki dakika kala Hangeland'ın son ikramını nihayet değerlendiren Madlung,çok şık bir kafa vuruşuyla durumu 2-1'e getirdi ve takımını tur için avantajlı konuma getirdi.Kuşkusuz 2-0'lık bir avantajdan sonra Hodgson bu golu kalesinde görmek istemezdi fakat Siyah-Beyazlılar fazla yaslanınca golü yemek kaçınılmaz hale gelmişti.

Fulham için maçın güzel tarafları da vardı tabii.Öncelikle alıştığımız şablonun ve oyun sisteminin başarıyla sahaya yansıtıldığını gördük.Ayrıca gollerin ikisinin de çalışılmış,üstüne düşünülmüş goller olduğu açıktı.Zamora "komple" bir forvet olma yolunda hızla ilerlediğini bir kez daha gösterdi.Attığı gol Dzeko'nun yapamadığıydı.Topu güzel sakladı ve köşeye,kalecinin uzanamayacağı yere hafif şiddette yuvarladı.İkinci golde yine Zamora başroldeydi topu sakladı,kendiyle birlikte Wolfsburglu savunmacıları kale önüne kadar çekti ve topu Duff'a çıkarttı.İrlandalı da düzgün bir vuruşla Craven Cottage'deki masala kendi adını yazdırmayı başardı.

Hangeland'ın belki de en kötü Avrupa sınavıydı ve skorun son halinde Norveçli stoperin katkısı büyük oldu.Yine de,bu gece Craven Cottage'de güzel şeyler daha fazlaydı.Olağanüstü atmosferin yanı sıra,Dempsey,Duff,Konchesky ve Zamora "öğrenilmiş futbol"un güzel bir örneğini sundular,lakin masalın devamı için Almanya'yı görmek zorunda kalacaklar...

1 Nis 2010

Fulham-Wolfsburg (Maç Öncesi)

Craven Cottage'deki 4-1'lik Juventus zaferinin DVD'si Fulham Store'larda satışa çıkmış,İngiliz teknik adam Roy Hodgson geçtiğimiz hafta sonu Hull karşısında sahaya Duff,Murphy,Etuhu,Zamora,Hughes gibi 5 as oyuncusundan yoksun bir kadro sürüp West Ham'ın şimşeklerini üzerine çekmişken Fulham'ın Avrupu Ligi'nde ulaşabileceği en üst noktaya kadar mücadele etmekten vazgeçmeyeceğinin teminatını verebiliriz sanıyorum.Zira Hodgson da bunu kabul etti ve Hull karşısında takımı isteyerek yedek ağırlıklı oyunculardan oluşturduğunu çünkü Wolfsburg sınavı öncesi belli oyuncularını dinlendirmek zorunda olduğunu belirtti.

Hodgson'un oluşturmaya çalıştığı taktiksel şablonu ve oyun kurgusunu Fulham'ın bu sezonki maçlarına bakarak tahlil etmek şüphesiz ki tek başına yeterli olmayacaktır,lakin belirli ölçülerde de olsa önümüze bir tablo sunduğunu kabul etmemek de yanlıştır.Öncelikle,Fulham'ın bu sezon en fazla gol attığı maçın 4-1'lik Juventus karşılaşması olduğunu belirtelim.O maçın kendine has özelliklerini de düşünecek olursak,kaydedilen gol sayısını istisnai diye nitelendirebiliriz.Üstelik yine bu sezon,3 gol buldukları maç sayısı da sadece dört.Yani bu sezon yaptığı neredeyse 40 maçın sadece 5'inde 3'ten fazla gol atabilmiş bir takım Fulham.Ancak,bu veri Hodgson'u genel hatlarıyla tarif etse de kesin olarak anlatamaz.Çünkü Hodgson'unki basit bir "öncelikle gol yemeyelim,nasıl olsa 1 tane atarız" düşüncesi değil.Aksine,Hodgson'un takımı o kadar ciddiyetle oynuyor ki bazen asıl amaçlarının gol atmak olduğunu unutuyor!Topun kaybedilme ihtimalinin en fazla olduğu sağ ve sol arka kenarlarda bile ısrarla pas yapıyorlar,deyim yerindeyse topun suyunu çıkarana kadar paslaşıyorlar.Pas trafiği,olumlu 3-4 pastan sonra mantıklı,önceden çalışılmış bir set oyununa dönüşüyor ve topun doğru zamanlarda kenarlardaki Duff veya Davies ile buluşturulması amaçlanıyor.Böyle bir şablonda pek tabii kenar oyuncularının ve beklerin dahi oyunun merkezine yakın konumlanmaları gerekiyor ve ortaya "kompakt" bir orta saha çıkıyor.Hal böyle olunca,kimi zaman gol yollarında az sayıda futbolcuyla kalabiliyorlar fakat bu problemi de Zamora ve hemen arkasındaki Gera'yı oyundan nispeten uzak tutarak,ön bölgelerde konuşlandırarak çözmeye çalışıyorlar.Tüm bunların sonucunda da ortaya az gollü fakat sürpriz koşuların,sürpriz pozisyonların meydana geldiği hücum organizasyonları ve iç içe oynayan,set oyununa yatkın ve kanat oyuncularını etkili kullanabilen bir çizgi oyun anlayışına sahip bir felsefe çıkıyor.
The Cottagers tarihinin en iyi günlerini yaşamakta ve bu masalı onlar için gerçek kılabilecek tek hoca da şu an için Craven Cottage'de.Eğer çeyrek finali geçerlerse rakipleri Hamburg-Standart Liege eşleşmesinin galibi olacak.Hodgson daha önce 1997'de Inter ile UEFA finali oynayıp kaybetmişti,bu sefer neden olmasın?Kısa Kuzey turunda yaptıklatıyla adını tarihe yazdıran,ardından Ada'ya temelli dönüş yapan Britanyalı,neden bir de Fulham'ın başında tarihe geçmesin?